girl with one eye

dikkat! diye bağırdım. kaburgalarım kırık, ciğerime saplanacak. ‘biriyle barışmak istiyorsan ondan bir iyilik iste’ demişti hermafrodit bilge. burda işlemiyor söylediğin bok, bilge. kefaret nedir bilmeyen insanlar arasındayım. imdat diye bağıracak kuvveti bulsam, bir tekme daha yerim. ama ölmez de hayatta kalırsam koz elbet bana geçecek. o zaman seni mahvedeceğim domuz, ben kurbanlarımın bilinçaltına oynarım.
bak türkçesini söyleyeyim meleğim dedi: burası dünyanın en büyük ‘deri etkinliği’. ama türkçede hayvanınki de insanınki de, şimdi dağladığın da giydirdiğin çizmedeki de aynı kelime, öküz dedim. bayılırsam hakikaten bitecektim. en iyisi direnmemek. direnmezsem bırakır gider bu göt beni. tadı kalmaz belki. o an kolum çatırdadı. can havliyle haykırdım. artık ölürüm diye düşündüm alışmamış beden bundan fazlasını kaldırmaz. öyle olmadı. götsurat işin piriydi belli.
en az 6 hafta yatak istirahati dedi doktor. ben ilgilenirim dedi pislik. n’oluyo korku filmi mi çekiyoruz be. doktor, dedim bu adam beni bu hale getirdi. imzanız var dedi, buradaki kazalara (kullandığı kelime: casualty) müdahale edemiyoruz. burada öldüğüm takdirde sorumlu tutulmanız için de bir imza atacağım bunu bilin, dedim. sonra hermafrodit şarlatan geldi. ve aynen şöyle dedi: okyanus gibi geniş ve kabul edici ol bebeğim. olayları yönlendirmeye uğraşma. bahar gelince otlar büyümeyi planlar mı? uçmuşsun bilge dedim, bende doğal akışa uygun bir hal görüyor musun?
kaşıkla ağzıma ne verdiyse hepsini suratına püskürttüm. arada ‘çevir beni!’ diye haykırıyordum. burdaysa geliyordu, değilse, katılana kadar ağlıyor, sonra ıslak yastıkta pis ve sığ bir uykuya dalıyordum. şöyle bir hipotezim vardı: günleri saymayı bıraktığımda sona erecek. kalkıp yürüyüp siktir olup gideceğim. kendi sidiğimin, terimin kokusundan bana gına geldi. hiç olmazsa pasiflora yok mu burda, dedim. güldü, konudan sapıyorsun, dedi. saçlarım sapır sapır dökülüyordu. ayrıca sağ gözünü hiç kapatmıyorsun. geceleri bile açık, farkında mısın? acının ihtimali kendisinden de beter, o yüzden, ama tabii cevap vermedim. hala hayattaysam, sağ gözüm sayesindedir.
bütün gün vücut çalışıyordu. yeni bir yarışmaya mı hazırlanıyordu, yoksa bende kıracak kemik kalmadığı için atıl kalan enerjisinden mi bilmiyorum. ilaçlar ve yerime sabitlenmek beni aptallaştırmıştı. iyice sıyıracağımı hissettiğim zaman aklıma frida kahlo’yu getiriyordum. beni güzelleştiren bu fiziksel ağrılar. yalana bak.
pek tabii ardından büyük fetiş geldi: tekerlekli sandalye. sana kalsa beni belden kesip kutulardın, dedim. bedelini ödemiyor muyum? dedi arkamdan bokböceği. o beni iterken bize bakanların bakışlarındaki merhamet en beteriydi. suratımı iğrenç bir ifadeyle buruşturup, hırlayarak, bu katastroftan nemalanmalarını önlemeye gayret ediyordum.
beni arayan soran yok mu? diye sordum bir gün. olmaz mı? dedi. hepsinin içini ferahlatıyorum merak etme meleğim. asıl sen stokholm sendromundan ümitlenme götelek dedim. başına ne büyük bela aldığının farkında değilsin.
bir gün bir hemşire getirdi. hemşire koluma serum taktı. adını soyadını sordum, bunlar hukuki yükümlülükten korkar diye düşünerek. tracy edelstein, dedi. keşke dedeni zamanında sabun yapsalarmış tracy, dedim. tracy’nin deldiği damardan bana artık allah ne verdiyse zerk etti. sonrası flu.
‘saçımı yolmasan’ dedim çırağa. ‘taramaya uçlardan başlanır’.
arkamdan öbürüne kaş göz yaptı.
pek araz kalmadı ama sırf bu yüzden üstüme bir uyarı plakası asmak istiyorum: handle with care!
beni haşat ederek iyi olacaklarını sanan boklar. hepsi aklımda. intikam için değil. onların verdiği güçle ilerleyebilmek için. intikamdan çoktan vazgeçtim. benim işkence aletim zihnim. ne olursa olsun iyileşebilen birini acıtırken dikkatli olmalı insan.
November 21st, 2009 at 9:50 pm
intikam iyidir ama unutmamak daha iyi!
November 29th, 2009 at 4:26 pm
bugün gönlüm yine hüznün orospuluklarında gezdi.
telefonumdaki serbest anyonik maddeler geldi katyonuma yapıştı. hortlamışlar gibi dursalar da hayvan mezarlığına onları gömen benim.
gönülsüz bi gösterişle gökyüzünden yağan damlaları gözümle takip edip güzün artık bitmiş olması gerekliliğini yerleri ve gökleri yaratana onu pek de kızdırmadan kaş göz işaretleriyle anlatmaya çalışıyorum.
takmıyor. zaten ben de onu.
ringin iki çapraz köşesinde iki namağlup karşı karşıyayız. onun atacağı havlu pembe.
resmi internet sitelerinin kurumsal butonlarından hiçbişi elde edilmiyor. resmi olmayanlar ise neyi resmediyor bilemiyoruz?
bir sözlükte kendi sayfamı inşa ettim. bütün kelimeler oklarını bana fırlattılar. b ye bastım bi boka yaramayanlar düştü sözlükten.
yedi kez tavaf et çevremde. daha vücudumun etrafında dönmenden ve bana şiirler okumandan tatmin olmadım.
heykelimi dik. tapın bana. kitap yazıcam. her dile çevirt ve herkese okut anlamasalar da.
refahım/n için bu şart.
November 30th, 2009 at 12:50 pm
gece
en karanlık olan
gündüz
en aydınlık olduğunu sanan
sen
ne gecesin ne de gündüz
sen
en keşfedilmemiş
en lirik
en epik
en pastoral
en…
ve gündüz
aslında ne kadar da aydınlık
December 1st, 2009 at 1:52 pm
stokholm sendromundan stoklanmış bir arzu olamaz mı?
insanlar artık androidlerle sevişiyor bebeğim.
herkese gerçek acı gerek mi?
December 28th, 2009 at 11:14 am
Dostoyevski biliyordu sanatın gücünü ve hem budalalığın…
Sanat inandırır, ikna eder… Budala, her daim ikna edilebilendir ama buna inanmaz.
Sanat karşısında budala sayılırım.
January 4th, 2010 at 2:05 pm
demek şimdi böyle olduk
January 30th, 2010 at 6:14 am
örümcekzehirlacivertevetdudakiplikmelek
June 24th, 2010 at 3:55 am
hüznen bekâr sayılıyordum nüfus cüzdanımda. kemik yaşıma baktılar, “bir yaş yükselticez şimdilik,sonra azar azar arttırırız.” dediler. bekârlık sultanlıktı o zamanlar. yavaşça ve hızla kadınlar geçti otobanımdan. lastik izleri mevcut halâ. ense kökümde, boynumda, dudaklarımda, oramda, buramda.. sakindim.ne de olsa azar azar yükselteceklerdi yaşımı. hüznen de bekâr sayılıyodum. etrafımda uçuşan kelebeklere inat “kayıp”ı bulmaktı niyetim. ne hacet?.. o beni buldu. “uçmayı öğrendim, geliyorum” dedi. uçtum. bağırdım sarayımın balkonundan tüm tebâma..tepindim, zıpladım.. “uyanın ulan,geliyor!” dedim. bütün hizmetkârlar uyansın,bütün şehir hazırlansın istedim. pierre papyonunu düzeltsin, kordon fermuarını kapatsın, sancaklara al bayraklar çekilsin, biri şu masaların üstünü silsin..! geliyor ulan, geliyor!
süzülerek indi sürünerek geldiğim vasıtama. gölgelerinden arınmış peri kızı edasıyla sükûnetini korumak niyetindeydi,belli. . “geldin demek ha?” inanmak güçdü benim için. öyle yada böyle bana verilmiş en kıymetli hediyeydi o ana kadar. havadan sudan meselelerden bahsetmemiştim hiç. havayı kovdum, suyu içtim. o anda bir ışık üzmesi kapladı her yerimizi ve bizi bir zindana attı. her ırktan yaratık vardı burda. dev anaları, gulyabaniler, hortlaklar, iskeletler, kemikler.. ama o aldırmıyordu. yaratıkların iniltileriyle dans ediyordu. gözlerini kapatmıştı. beni de kattı dansına. “ama ben dans edemem ki..” dans etmiyorduk. bu bir ayindi. arınıyorduk.. sonra parlamaya başladı. ışığı kör etti gözlerimi. göremez oldum. uyandığımda morgdaydım. ölülerden göz arıyordum kendime uygun. ah bir bulsam.. o anda biri boynunu kıpırdattı. soğuk bedenini hissedebiliyordum. “ben tanıyorum o’nu, kıymetlimizz o bizim..” dedi. hep bir ağızdan tüm ölüler onay verdi. hepsi tanıyordu o’nu. ben de tanıyordum. ben de ölüydüm. utanıyordum. sırt üstü yattım raflardan birine, örtüyü yüzüme kadar örttüm. yetkililer kemik yaşıma baktılar. “kim yükseltti bunun yaşını?” dedi yaşlı olan. “bilmiyoruz hocam, görünen o ki bir yanlışlık var.”..