Online Dating





death wash

nan-goldin-valerie-axelle-and-joanna-in-pulp-paris

yaz bitti. söylediğim gibi… ama tam da değil, (ne zaman olur ki?) içerde organik (çürüyebilir) hiç bir şey bırakmadım. kalan biraları bir japon yarışmacı gibi aralıksız ama rakibim olmadığı için de fazla acele etmeden, pencerenin dışındaki, her zamanki binalara ve içindekilere bakarak içtim. açılmamış cipsleri, ton balıklarını, çikolata paketlerini bir torbaya koyup dış kapının önüne bıraktım. kavanozdaki iki kırmızı balığı da… bilmiyorum biri alır mı onları, artık kediler mi yer. başka hiçbir şeye dokunmadım. şortun çıkardığın yerde, tokam lavabonun kenarında, senin diş fırçan fıskiye gibi açılmış, benimki nefes aldıran kutusunda, buzdolabında civardaki market, pizzacı, çin lokantası mıknatısları. zaman kopmuş olmasa, hepsi her zamanki işlevlerine devam etmeye hazır vaziyette. kağıtlarda isimsiz telefon numaraları, yanında, çeşit çeşit ayak-ayakkabı karalamaları… birbirimize hiç not yazmamışız. ben geldiğimde sen hep evde oluyordun zaten. bu da bu yazın sevinci olsun. hayatımın değil, hayır hayatımın değil, hayat…

aslında her şeyi toplayıp tasnif edip birilerine verebilirdim. böylece, organ bağışı gibi, başka yerlerde, vücutlarda yaşarlardı, değişim mümkün olurdu. yapamadım. kıyafetleri de bıraktım. boyundan bağlı elbisemi, güneş gözlüklerini, dudak koruyucuları, parfümü, küçük dantel külotlarımı, yarım kalmış barton fink dvd’sini, 118. sayfadan kıvrılmış vahşi hafiyeler’i… zaman bunlara ne yapacak? beton duvarlar sakladıklarını yavaş yavaş zehir ve rutubet üfleyerek mi harap eder? bir kaç sene sonra ben artık seni kesinlikle unutmuş olduğumda, bir kavramsal sanatçı kırsa kapıyı fotoğraflasa, bir zamanlar yaşanmış bu hayatın işaretleri neye dönüşmüş olacaklar kaldıkları yerde? izleyiciler bu bozuk hatıralara şöyle bir bakıp geçsinler, hemen ileride dev bir pentür var, oraya yönelsinler.

son olarak fişleri çektim. kapıyı kapattım. anahtarları yanıma aldım. içerde bırakırsam yeniden başlamam iyice imkansızlaşır gibi geldi. anahtarları ne yapacağımı bilemeden yürüdüm, geriye kalan hayatımın uzunluğu gözümde çok fena büyüdü. ağlamakla geçmeyeceğini, öğrendiğim pek çok yöntemin yetersizliğini hatırlayıp, şuradan patlatılan bir kaza kurşununa kurban gitmem dışında, içerde kalan bütün o eşyalar gibi zamanla, yavaş yavaş içten içe kurumak dışında bir şansım olmadığı düşüncesiyle kavruldum. sahile kadar öyle yürüyüp anahtarları denize attım.

kavgalı kahkahalı gitmeli gelmeli dairemiz. artık ölüevi. kimsesiz. bir daha hiç ziyaret edilmeyecek, mağlubiyet müzesi.

şanslıyım: bu akşam kalacak bir yerim var. her akşam kalacak bir yerim var. ölene kadar ve öldükten sonraki bütün uykularım kapıldı. herkes gibi olabileceğime inanmam lazımdı, bunu engelleyen şeylerin (büyük derin hassas şeyler-çürüyebilir-çürüyecekler) son ibaresini de yok ettim bak.

işte burdayım.

zaman, içimden geçen su.





4 Responses to “death wash”

  1. atacamadesert Says:

    bana kapılarını aç. benden önce kimse gelmesin evine. sevişmeden önce sohbet edelim senle. zaten çok konuşurum ben. hele misafirlikte.

    belli olmuyor mu misafirliğe niye geliyim konuşmasam. televizyonu kendi evimde de seyrederim. biliyorum öyle misafirlerin olacak. susun ve açın izlediğimiz dizi var bu gece kaçırmayalım diyen. sen onları bir daha eve almazsın.

    beni de almazdın aslında. ne olduysa. bilmiyorum. belki de hiçbişi olmadı. herşey halen aynı.

    bana kapılarını açmadıysan ben nerdeyim. hangi boşlukta sallanıyorum. kim sallandırdı beni. kim astı beni boynumdan. kim okudu fermanımı.

    sevişmeden az önce koyu bir muhabbete girişmiştik. konusu neydi hatırlamıyorum. mesele zaten oydu. konu olsa da olmasa da hatırlasam da hatırlamasam da ben seninle ağız dalaşına girmeyi seviyordum. sonra ağzımız dolaşıyordu birbirine. dillerimiz diken gibi batıyordu birbirimize. ama acı yok. haz vardı.

    acı yok. az vardı. belki de. sen acı çekerken ben haz almayı sen haz alırken ben acı çekmeyi sen az alırken ben çoğu gelmeyi ben az çekerken sen otuzbirkere çekmeyi yeğlemiş olmaktan dolayı suçlu değildik ikimiz de.

    bu iki kişilik bir oyundan çok seyircili bir horoz dövüşü gibi. birinin elinde kamera var belki de. herhangi bir “close up amateur” sayfasına göndermek üzere içiçe geçmiş sulaklarımızı çekiyor. arada bir de fazla kaba olmayan bir el giriyor gö/z/t/ümüze. kameramanın eli bu.

    katılsana bize dediğimizde böyle daha güzel diyor. iyi sen bilirsin diyip devam ediyoruz koyu muhabbetimize. şimdi hatırladım neden kuru fasülyenin hala pişmediği idi konu. piraye ile de ancak bu kadar ortak noktamız olabilirdi zaten. iki dünya bir araya gelse.

    sevişmeden az önce koyu bir muhabbete girişmiştik. hani nasıl insanlar boğulurken sevişmekten ya da sikilme anında boğulmaktan ya da onun gibi bişi işte zevk alabiliyorlar ki diye incir çekirdeği boyutunda bir konu. kimbilir benim o incir çekirdeğine çıkıp boynuma ilmiği geçirerek intihar edeceğimi.

    sevişme süsü verilmiş intihar. yerde de katilin adı vücut sıvıları ile yazılmış. nasıl bir fışkırma ise. baş harfi ile son harfi arasında tam onüç harf var. uğursuz bir sayı. uğurlu bir güne tekabül etmiş.

    bana perdelerini aç. sen de misafirlikte gibi konuş. ya da bana da uğra. perdeleri taktım. fena olmadı. beğendiler. ama açıkken daha çok beğeniyorlardı. sen gelirsen kapamam zaten.

    bacaklarımı.

  2. hellboy Says:

    kapılar, bacakların gibi ardına kadar açıktılar. kuytu bir köşedeki bir mağranın hazırlıksız ev sahipliği, yosun tutmuş, nemli duvarları ve eşiğinden, bir adım gerisinde davetsiz bir misafir.

    posta kutusu bile olmayan bu mağbetin önünde, uzun uzun içeriden gelen buğulu kokusunda durup bekledim.

    koyu bir muhabbete iştahın olmadığından. kaybettiğin mektuplarını bırakıp gittim…

  3. baypersembe Says:

    büyük derin hassas şeyler-çürüyebilir-çürüyecekler…
    sanırım et mimari olarak bedenin ilişki denen inşa sürecindekialdığı darbelerin bir belgeseli yapılabilir. vücuttaki çürüklerin, diş izlerinin, bir kamera yada şipşak ile çözülecek basit bir denklem gibi duruyor.
    ama bu rasyoneliteyi bozan pis, kirli, artık ve şiirsel ayrıntı şu :büyük derin hassas şeyler-çürüyebilir-çürüyecekler!
    şeytan ile yaptığımzı zinaya günelik hayat dediğimiz bir çağda, ettan garrı ruha dair tınılar taşıyor; siz bayan öykü anlatıcısı

  4. imphotep Says:

    yürüyordum. kalabalık arasında birilerine çarpmamaya çalışarak yürümek, peşpeşe gördüğü vitrinlerin aklını başından aldığı her yaştan kadının üstüme üstüme gelmesi boğuyordu beni. durdum. çarpmadan geçtiler. ama bakarak. elimi arka cebime attım. kek tarifi yazılı bir kağıt çıktı cebimden. “acaba cebinde kek tarifi olan kaç erkek vardır bu sokakta?..”.. yengem kek sevdiğimi öğrendiğinde “ah yavrum, kıyamam. sen ne yer ne içersin oralarda. al bunu, yine yapamazsan ararsın anlatırım.” diyerek vermişti bu kağıdı bana. ödül olarak da ılık süt eşliğinde iki dilim kek..
    belki de böyle böyle oluştu kadına bağımlılığım. biri kucak verdi, biri el, biri kek, biri dil, biri acı, biri ders, biri tatmin, biri hiç.. ben kadınlara hiçbir şey vermedim bu güne kadar. beni üzen kadınlar bile olsa hayatımda, hep tamir eden bir tanesi oldu. hep sevildim. hep istedim. verdiler. istemekten, vermelerinden, ilgilerinden, uysal çocuk olmaktan sıkıldım. kaçtım. saklandım. bu sefer acziyet baş gösterdi. “ihtiyaç” baş gösterdi. kendim hazırladım yemeğimi, kendim yedim. kendi kendime vakit geçirdim. kendim yıkadım, kendim ütüledim. uyurken kendime sarıldım. kendimi aradım, bulamadım. olmadı.. etrafımda beni herhangi bir manâda seven bir kadın olmayınca eksiktim. sakattım. ahmaktım. çıplaktım.. sevgisiz sevişmeler bekleyen kadınlardan kaçtım. çünkü ben sevgiye açtım. yalnız kaldım. elimdekiyle yetindim, elimdekine yetemedim. sancı girdi karnıma, kıvrandım, kıvrandım, kıvrandım.. keşke bir kadın olsaydı yanımda. ananem, babaannem, annem, sevgilim, karım, yengem, teyzem, halam, kuzenim, sınıf arkadaşım, iş arkadaşım, kan kardeşim, can yoldaşım, yoldan geçen herhangi br kadına bile razıydım.. acı çekiyordum. ben acı çekiyorum diye endişelensin istedim. mızmızlık yaptığımı anladığında bile endişeleniyormuş gibi yapsın. kandırsın, avutsun, saklasın..
    yoldan geçen herhangi bir kadına bile razıydım. yanımda soyunmasın, benimle yatmasın, öpmesin, koklamasın. isterse hepsini yapsın, yaptırsın. yanımda kalsın. dizlerini kollarıyla kavrayıp çenesini yaslasın, bir köşeye kıvrılsın, sadece bana baksın. aklında ben olayım. kalbinde ben olayım. onun benliğiyle dolayım. inkâr edilecek bir yanı kalmadı bunun. itiyacım var, muhtacım. müptelayım. çok mu aciz görünüyorum? bana sevecek biri lazım. beni sevecek biri lazım. onun yokluğunda acziyetim. onun yokluğunda serzenişim. içimde patlamaya hazır volkan hep onun için. tüm enerjim, tüm ihtirasım, tüm şevkatim onun için. içimde müebbete hapseğim, belki unuttuğum, belki keşfetmediğim hislerin hepsi onun için.
    geriye kalan her şeyi sezeryanla alsınlar içimden, yıllardır biriktirdiğim irinimle beraber aksın..
    kek mi? kek yapmayı denedim. olmadı. ne tadı, ne kıvamı.. üstelik pişirdiğim tepsiyle beraber attım. ertesi gün üst kattaki teyze yanında birkaç kurabiyeyle üzümlü kek getirdi. güldüm.

    arka planda: led zeppelin - song remains the same

Leave a Reply