müzedeki hayalet

canım acıdığı zaman, ırgat gibi çalışmak istiyorum, dışarıda gece mi gündüz mü bilemeyecek kadar, telefona bakamayacak, çişimi yapmaya gidemeyecek kadar… yönümü göreyim, düşüncelerim terbiye olsunlar… canım acıyor çünkü: mümkünse kimse beni sevdiğini iddia etmesin. inanmıyorum bunlara, bu kadar avuntu, dikkat dağınıklığı, bu kadar kalabalık geçmişler varken… eyleme inansam, sevilen ben değilim ki, zihinde bütün bunlarla şekledilen gene bir başka muhteşem ucube. büyük sevgi: bütün renklerin karıştığı pis gri. geceleri göğsümün ortasını tutarak uyuyorum bu yüzden. çok acıdığı için, orası vurulduğum yer.
bunu böyle büyük harfle yazayım: bana pek çok ayna tutuldu. hiçbirinde tutanın gözlerinden başka şey görmedim.
şimdi bir gün daha geçirmem gerek, sonra üzerine kimbilir daha kaç tanesi. bir gün ne uzun şey, ne kadar çok tünel ve kuyudan, dalga ve delikten geçiyorum bir günde. kenarlara tutunuyorum ilerlerken. halbuki her şeyden, herkesten vazgeçebilirim. bunu defalarca yaptım. her şeyden kolayca vazgeçebilen, bir günü dengesi bozulmadan geçirmeyi nasıl beceremez?
gözlerimi siliyorum, saçlarımı topluyorum. biri çalıştırsın beni, kırbaçla, geberterek. araftan koparsın fırtına, fırlatsın. vazgeçmeme izin verilsin. hayatın bir yerine konulup, sadece gitmeye kalkıştığım an yerime sabitlemek için ellenmekten rengim kaçtı, eskidim, soldum. masumiyet müzesi’ni bırakmak istemiştim, ama şimdi Füsun oluyorum, türk romanının en zavallı kadını. kafeste. kimse çekmiyor ve itmiyor, ben artık okuyamıyorum işaretleri, söz ve hayat başka şeyler söylüyor.
göğsümden bir şey çıkacak mı? bence çıkmayacak. yaratıcılık dediğin kakofoninin kardeşi. daha binlerce tatile, barbeküye, kucağa gitmem, binlerce defa daha güleryüz göstermem, kur yapmam, konfirme etmem, irtibata geçmem, idare etmem, itiraz etmem, kabul etmem gerekecek. seven, beni sevdiği o yüce yerden gözlerini kısarak bakarak, sevimli, şöyle diyecek: ‘senden bir şey istemiyorum ki’ paslı bir kulp gibi bıraktığı yerde durduğum müddetçe kendini iyi hissedecek, herkesin tek isteği bu: kendini iyi hissetmek.
sabret oku: ben bu silik, bulanık, belirsiz alemde, kesinliğim, keskinliğim, kapladığım ve karşılığı olmayan yer yüzünden duyduğum azapla gaza basacağım, frene değil.
hiç korkmuyorum.
September 5th, 2009 at 10:57 pm
ben sana pervaneyim. aynadan baktığında göremediğin tek göz benim.
ayın etrafında döndüğü dünya dünyanın etrafında döndüğü güneş benim. yuvarlağın hiç ulaşamadığı merkez noktası merkezde sonsuz sayıda kesişerek yuvarlağı oluşturan her çap benim.
pi sayısı kadarım. sınırsızım hiçim. pervaneye yaklaştıkça kopan kelebek ışığa yaklaştıkça yanan böcek güneşe yaklaştıkça balmumundan kanatları eriyen bir denek.
etrafında dönüp dolaşmak benim harcım ulaşamamak yapı iskeletim. ihtirasım tuğlalarım sevincim kiremitim. hiçir zamam bitirilmemiş evlerde söylenmiş şiirlerim.
ölüp gittikten sonra bile hatıralarının çetelesini tuttuğum insan aydınlatır gecelerim.
erimiş şekerden cadı evlerim. cebimde geceleyin yol gösterecek tapu senetlerim. minik kırıntılarını yollara döktüklerim. dönüp arkama bakmadan yürüdüklerim.
madem ilk dolunayda eve dönmeyecektim. neden yollarımı aydınlatmak istedim.