girl with one eye
Friday, November 20th, 2009
dikkat! diye bağırdım. kaburgalarım kırık, ciğerime saplanacak. ‘biriyle barışmak istiyorsan ondan bir iyilik iste’ demişti hermafrodit bilge. burda işlemiyor söylediğin bok, bilge. kefaret nedir bilmeyen insanlar arasındayım. imdat diye bağıracak kuvveti bulsam, bir tekme daha yerim. ama ölmez de hayatta kalırsam koz elbet bana geçecek. o zaman seni mahvedeceğim domuz, ben kurbanlarımın bilinçaltına oynarım.
bak türkçesini söyleyeyim meleğim dedi: burası dünyanın en büyük ‘deri etkinliği’. ama türkçede hayvanınki de insanınki de, şimdi dağladığın da giydirdiğin çizmedeki de aynı kelime, öküz dedim. bayılırsam hakikaten bitecektim. en iyisi direnmemek. direnmezsem bırakır gider bu göt beni. tadı kalmaz belki. o an kolum çatırdadı. can havliyle haykırdım. artık ölürüm diye düşündüm alışmamış beden bundan fazlasını kaldırmaz. öyle olmadı. götsurat işin piriydi belli.
en az 6 hafta yatak istirahati dedi doktor. ben ilgilenirim dedi pislik. n’oluyo korku filmi mi çekiyoruz be. doktor, dedim bu adam beni bu hale getirdi. imzanız var dedi, buradaki kazalara (kullandığı kelime: casualty) müdahale edemiyoruz. burada öldüğüm takdirde sorumlu tutulmanız için de bir imza atacağım bunu bilin, dedim. sonra hermafrodit şarlatan geldi. ve aynen şöyle dedi: okyanus gibi geniş ve kabul edici ol bebeğim. olayları yönlendirmeye uğraşma. bahar gelince otlar büyümeyi planlar mı? uçmuşsun bilge dedim, bende doğal akışa uygun bir hal görüyor musun?
kaşıkla ağzıma ne verdiyse hepsini suratına püskürttüm. arada ‘çevir beni!’ diye haykırıyordum. burdaysa geliyordu, değilse, katılana kadar ağlıyor, sonra ıslak yastıkta pis ve sığ bir uykuya dalıyordum. şöyle bir hipotezim vardı: günleri saymayı bıraktığımda sona erecek. kalkıp yürüyüp siktir olup gideceğim. kendi sidiğimin, terimin kokusundan bana gına geldi. hiç olmazsa pasiflora yok mu burda, dedim. güldü, konudan sapıyorsun, dedi. saçlarım sapır sapır dökülüyordu. ayrıca sağ gözünü hiç kapatmıyorsun. geceleri bile açık, farkında mısın? acının ihtimali kendisinden de beter, o yüzden, ama tabii cevap vermedim. hala hayattaysam, sağ gözüm sayesindedir.
bütün gün vücut çalışıyordu. yeni bir yarışmaya mı hazırlanıyordu, yoksa bende kıracak kemik kalmadığı için atıl kalan enerjisinden mi bilmiyorum. ilaçlar ve yerime sabitlenmek beni aptallaştırmıştı. iyice sıyıracağımı hissettiğim zaman aklıma frida kahlo’yu getiriyordum. beni güzelleştiren bu fiziksel ağrılar. yalana bak.
pek tabii ardından büyük fetiş geldi: tekerlekli sandalye. sana kalsa beni belden kesip kutulardın, dedim. bedelini ödemiyor muyum? dedi arkamdan bokböceği. o beni iterken bize bakanların bakışlarındaki merhamet en beteriydi. suratımı iğrenç bir ifadeyle buruşturup, hırlayarak, bu katastroftan nemalanmalarını önlemeye gayret ediyordum.
beni arayan soran yok mu? diye sordum bir gün. olmaz mı? dedi. hepsinin içini ferahlatıyorum merak etme meleğim. asıl sen stokholm sendromundan ümitlenme götelek dedim. başına ne büyük bela aldığının farkında değilsin.
bir gün bir hemşire getirdi. hemşire koluma serum taktı. adını soyadını sordum, bunlar hukuki yükümlülükten korkar diye düşünerek. tracy edelstein, dedi. keşke dedeni zamanında sabun yapsalarmış tracy, dedim. tracy’nin deldiği damardan bana artık allah ne verdiyse zerk etti. sonrası flu.
‘saçımı yolmasan’ dedim çırağa. ‘taramaya uçlardan başlanır’.
arkamdan öbürüne kaş göz yaptı.
pek araz kalmadı ama sırf bu yüzden üstüme bir uyarı plakası asmak istiyorum: handle with care!
beni haşat ederek iyi olacaklarını sanan boklar. hepsi aklımda. intikam için değil. onların verdiği güçle ilerleyebilmek için. intikamdan çoktan vazgeçtim. benim işkence aletim zihnim. ne olursa olsun iyileşebilen birini acıtırken dikkatli olmalı insan.