Online Dating

Archive for September, 2009

(fake can be good too)

Monday, September 28th, 2009

Sen benim yanlışımsın, bir yanlışlık olmuş!

Birbirine benzeyen her yabancı, yanlışlık..

- Haydar Ergülen, Sokak Prensesi

clay-gardner-missing-persons-5

çantamı yere bıraktığım sırada, çakır çukur kapıyı üzerime kilitledi. otel odası kadar kimliksiz, terk edildiği an unutulabilecek kadar belirsiz yeni yer. süper! ait olmadığımı bilmek iyi bir his. perdeleri aralıyorum. sanki yabancı bir şehirdeyim. arkaları boş gibi görünen, pis, büyük pencereli eski binalar. dönüş yolunu bilmiyorum. gelirken gözlerim bağlıymış gibi. veya uyumuşumdur. acı baki tabii, uyuyunca bile geçmiyor, ama ben zaten ilk ve yegane olandan başkasına inanmıyorum. gerisi tekrar. beceriksiz, acımasız kopyalar. türevin türevinin türevine yönelik imkansız girişimler. ama şunu da hatırlatmak isterim: zaman organik, kronolojik değil. o halde, ilk için daima şansımız var mı demektir? bara soralım. bar gemi şeklinde. vernikli ahşaptan bir dümeni bile var. rolümü benimseyebilsem viski ve sigara içmem gerekir, ama kokularına dahi dayanamam. gidip televizyonu açayım: var mısın, yok musun? banyoya giriyorum. (bu yerlere basamam. burada kaldığım süre boyunca ayakkabılarımı çıkarmayacağım, yatakta bile, asla) aynadaki yüzüm, iyi tanımadığım bir yüz. aynalar ne kadar gösteriyorsa, o.

yolda, ona dedim ki: mümkünse bana aşık olmayan biriyle sevişmek isterim. güldü. toplam nüfusa oranladığımızda şansın oldukça yüksek, dedi. ama onlar buraya gelmezler ki, diyemedim. iyi ya, dedim. bir bildiğin var senin robot. seni de kafan iyi, dedi. yok canım, dedim. bu sefer ben güldüm. müziğin sesini biraz açmasını rica ettim. gözlerim kapalı, ardıç yağı koklayarak, başımı suni deri koltuğa ittim: zaman, içimden geçen su.

çantamdan kağıt kalem çıkarıyorum. canım bir mektup yazmak istiyor. cevap almayacağım garantili bir mektup. fakat anlatacak bir şey bulamıyorum. ne yazmaya başlasam sanki altından başka manalar çıkıyor, mektup gönderdiğimiz kişiyi irkiltmemeli. onun yerine listeler yapıyorum: bugüne kadar yaşadığım apartmanların, okul sıralarında yanımda oturmuş çocukların, yarım bıraktığım kitapların, eskiden tanıyıp da son 5 yılda hiç görmediğim kişilerin isimleri… sonra da rakamlara başlayacağım. bir eşyayı pencereden aşağıya bıraktığım en yüksek kat, hayatımdaki önemli tarihlerde en sık rastlanılan rakam, vücudumda kaç yara izi, gemi barda kaç şişe içki bulunuyor… bütün listeler tamamlandığında tek bir cevaba ulaşacak kadar bozuk bir aklım var. hava kararıyor: zaman, içimden geçen su.

bir kağıdın üzerine ‘bakalım kim gelecek?’ yazıp, şıkırtılı çekmece anahtarlarıyla birlikte kapıya asıyorum. merak etme, diyorum, hiç de zor olmayacak. vakit kaybetmeden baki acılarımıza dokunmaya başlayacağız. kendimizinkileri hafifletme gayretiyle öbürününkilere bastırarak, bu şekilde birbirimize tutunacağız. ben her zamanki gibi, sevişmemiz bitince herkesin çoktan unuttuğu bir şeye (I) duyduğum hasretle ağlamaya başlayacağım. misafirim bu sırada banyoda. bir de ıslık çalıyor olursa, mükemmel.

votka, gazoz, buz, limon, howling bells, the death of bunny munro, tuzlu fıstık. sonra zaten uyku. acı geçmiyor ama uykuda en azından mücadele yok. rüya ne derse onu yapıyoruz. şimdi, mecbur olduğum için burda değilim. istesem duvarlardan bile geçer giderim. kendime bir söz verdim, bu yüzden biraz daha kalacağım. şartım yerine gelmezse bırak ayakkabıları çıkarmak, gözlerimi bile açmam.

özü belirsiz bir şeyin taklidi. teklif için teşekkür ederim.

varım. (alkışlar)

death wash

Saturday, September 26th, 2009

nan-goldin-valerie-axelle-and-joanna-in-pulp-paris

yaz bitti. söylediğim gibi… ama tam da değil, (ne zaman olur ki?) içerde organik (çürüyebilir) hiç bir şey bırakmadım. kalan biraları bir japon yarışmacı gibi aralıksız ama rakibim olmadığı için de fazla acele etmeden, pencerenin dışındaki, her zamanki binalara ve içindekilere bakarak içtim. açılmamış cipsleri, ton balıklarını, çikolata paketlerini bir torbaya koyup dış kapının önüne bıraktım. kavanozdaki iki kırmızı balığı da… bilmiyorum biri alır mı onları, artık kediler mi yer. başka hiçbir şeye dokunmadım. şortun çıkardığın yerde, tokam lavabonun kenarında, senin diş fırçan fıskiye gibi açılmış, benimki nefes aldıran kutusunda, buzdolabında civardaki market, pizzacı, çin lokantası mıknatısları. zaman kopmuş olmasa, hepsi her zamanki işlevlerine devam etmeye hazır vaziyette. kağıtlarda isimsiz telefon numaraları, yanında, çeşit çeşit ayak-ayakkabı karalamaları… birbirimize hiç not yazmamışız. ben geldiğimde sen hep evde oluyordun zaten. bu da bu yazın sevinci olsun. hayatımın değil, hayır hayatımın değil, hayat…

aslında her şeyi toplayıp tasnif edip birilerine verebilirdim. böylece, organ bağışı gibi, başka yerlerde, vücutlarda yaşarlardı, değişim mümkün olurdu. yapamadım. kıyafetleri de bıraktım. boyundan bağlı elbisemi, güneş gözlüklerini, dudak koruyucuları, parfümü, küçük dantel külotlarımı, yarım kalmış barton fink dvd’sini, 118. sayfadan kıvrılmış vahşi hafiyeler’i… zaman bunlara ne yapacak? beton duvarlar sakladıklarını yavaş yavaş zehir ve rutubet üfleyerek mi harap eder? bir kaç sene sonra ben artık seni kesinlikle unutmuş olduğumda, bir kavramsal sanatçı kırsa kapıyı fotoğraflasa, bir zamanlar yaşanmış bu hayatın işaretleri neye dönüşmüş olacaklar kaldıkları yerde? izleyiciler bu bozuk hatıralara şöyle bir bakıp geçsinler, hemen ileride dev bir pentür var, oraya yönelsinler.

son olarak fişleri çektim. kapıyı kapattım. anahtarları yanıma aldım. içerde bırakırsam yeniden başlamam iyice imkansızlaşır gibi geldi. anahtarları ne yapacağımı bilemeden yürüdüm, geriye kalan hayatımın uzunluğu gözümde çok fena büyüdü. ağlamakla geçmeyeceğini, öğrendiğim pek çok yöntemin yetersizliğini hatırlayıp, şuradan patlatılan bir kaza kurşununa kurban gitmem dışında, içerde kalan bütün o eşyalar gibi zamanla, yavaş yavaş içten içe kurumak dışında bir şansım olmadığı düşüncesiyle kavruldum. sahile kadar öyle yürüyüp anahtarları denize attım.

kavgalı kahkahalı gitmeli gelmeli dairemiz. artık ölüevi. kimsesiz. bir daha hiç ziyaret edilmeyecek, mağlubiyet müzesi.

şanslıyım: bu akşam kalacak bir yerim var. her akşam kalacak bir yerim var. ölene kadar ve öldükten sonraki bütün uykularım kapıldı. herkes gibi olabileceğime inanmam lazımdı, bunu engelleyen şeylerin (büyük derin hassas şeyler-çürüyebilir-çürüyecekler) son ibaresini de yok ettim bak.

işte burdayım.

zaman, içimden geçen su.

where i end and you begin

Thursday, September 3rd, 2009

bill-henson-untitle1
şöyle oldu:

zayıf düşmüştüm. takatsiz. sence sevilmek, bence zedelenmekten. parçalarımın kime faydası dokunabilir? kah kah kah/gülüyordum ama sonra, beni kendimden başka şey olmak zorunda bırakmayan kuvvetli bir kadının yanından ayrıldığımda, yığılmak üzere olduğumu fark ediyordum. oksijeni kısıtlı herkes gibi, asgari nefes ve hareketle yapabileceğimin en fazlası, hayatta kalmaktı.

halbuki pek çok ihtimal bana hazırdı: her şeyi yerli yerinde bir yaşam, bonus olarak sevilmelerden hangisini seçersem o, istersem üçü bir arada. hatta çekinmeden söyleyelim artık, nasılsa anlamını kaçıracağımız kadar kaçırdık: aşk. permütasyonlarını da düşünürsek: yavru kedi, uykuda boşalmak, karamela sepeti. ne istediğini bilen bir kadın, daha ne isteyebilir? tek yapmam gereken ayakta kalmak, bir tebessüm ‘evet’ manasında, yumruğumu sıkmayı bırakmak, bu kadarcık. ben kendi zorluğuma dayanamazken, ‘bak zorluğu sevenler de varmış’ diye gülümsüyordu kuvvetli kadınlar, bu çılgın kalabalıkta, bu oburlukta, bak herkes nasıl paralıyor kendilerini, böyle sabırla bakılmak inan ki ikramiyedir.

ama ben yığılmak üzereydim. bıçağı ensemde hissediyordum, belki vurulmuş bile olabilirim, ılık bir şey akıyor içime.
düştüm.

maşuğu denememeli insan, hele böyle ölüm kalım meselelerinde. ama düşüşte mutabakat aranmıyor ki. düştüm ve düşerken oh dedim, veya ah. zemin yakaladı sırtımı. dedim ki: işte buraya kadar. ama biri gelir de elini uzatırsa, yeryüzünden aldığım bu güçle onu gebertirim. eğer düştüysen düşenin ne beklediğini bilirsin, toprakta, yerdeki küçük otlar, böceklerle yan yana, büyük gökyüzüne karşı. böyle denedim, senin aşk, benim yamyamlık dediğim şeyi. gözlerimi yumdum. dizlerimden itibaren hissetmeyerek, ’al’ dedim. ben aşkı uğruna feda edilenlerle ölçerim.

gözlerim yumdum ama uyumadım. sabaha karşı çiğle kaplanmıştı üzerim. üşüyordum. birazdan hayvanlar ortaya çıkardı. hiç kımıldamadım, nasıl düştüysem öyle. ama bir şey değişmişti sanki. alemin kökünden gelen, çok önemli. 100kaplangücündeyim. yeryüzü ve gökyüzü dinleyin: ben aşık oldum. katiyetle, kusursuzca. ilk ve son defa. sade ve kendisinden derin. istesem uçabilirim. hızla, çok yükseklere. yapraklar ve omuzlar ve gece ışıklarına bu mucizeyi söyler, herkesi iyileştiririm. bütün ihtimaller geride kaldı. etrafta ne görüyorsan bunun için oldular. aç hayvanlar birazdan kutlamaya gelecekler. içimden ılık bir şey akıyor. yeryüzü ve gökyüzü anlatın: insanlar mucizeye inansınlar. ıslak, serin, korkunç ormanda kımıltısızım. çok parlağım, çok açığım, müteşekkirim.

güzel hayvanlar. işte ben. güzel ziyafetiniz. afiyetle yiyin.

müzedeki hayalet

Wednesday, September 2nd, 2009

anoush-abrar-realdolls-2

canım acıdığı zaman, ırgat gibi çalışmak istiyorum, dışarıda gece mi gündüz mü bilemeyecek kadar, telefona bakamayacak, çişimi yapmaya gidemeyecek kadar… yönümü göreyim, düşüncelerim terbiye olsunlar… canım acıyor çünkü: mümkünse kimse beni sevdiğini iddia etmesin. inanmıyorum bunlara, bu kadar avuntu, dikkat dağınıklığı, bu kadar kalabalık geçmişler varken… eyleme inansam, sevilen ben değilim ki, zihinde bütün bunlarla şekledilen gene bir başka muhteşem ucube. büyük sevgi: bütün renklerin karıştığı pis gri. geceleri göğsümün ortasını tutarak uyuyorum bu yüzden. çok acıdığı için, orası vurulduğum yer.

bunu böyle büyük harfle yazayım: bana pek çok ayna tutuldu. hiçbirinde tutanın gözlerinden başka şey görmedim.

şimdi bir gün daha geçirmem gerek, sonra üzerine kimbilir daha kaç tanesi. bir gün ne uzun şey, ne kadar çok tünel ve kuyudan, dalga ve delikten geçiyorum bir günde. kenarlara tutunuyorum ilerlerken. halbuki her şeyden, herkesten vazgeçebilirim. bunu defalarca yaptım. her şeyden kolayca vazgeçebilen, bir günü dengesi bozulmadan geçirmeyi nasıl beceremez?

gözlerimi siliyorum, saçlarımı topluyorum. biri çalıştırsın beni, kırbaçla, geberterek. araftan koparsın fırtına, fırlatsın. vazgeçmeme izin verilsin. hayatın bir yerine konulup, sadece gitmeye kalkıştığım an yerime sabitlemek için ellenmekten rengim kaçtı, eskidim, soldum. masumiyet müzesi’ni bırakmak istemiştim, ama şimdi Füsun oluyorum, türk romanının en zavallı kadını. kafeste. kimse çekmiyor ve itmiyor, ben artık okuyamıyorum işaretleri, söz ve hayat başka şeyler söylüyor.

göğsümden bir şey çıkacak mı? bence çıkmayacak. yaratıcılık dediğin kakofoninin kardeşi. daha binlerce tatile, barbeküye, kucağa gitmem, binlerce defa daha güleryüz göstermem, kur yapmam, konfirme etmem, irtibata geçmem, idare etmem, itiraz etmem, kabul etmem gerekecek. seven, beni sevdiği o yüce yerden gözlerini kısarak bakarak, sevimli, şöyle diyecek: ‘senden bir şey istemiyorum ki’ paslı bir kulp gibi bıraktığı yerde durduğum müddetçe kendini iyi hissedecek, herkesin tek isteği bu: kendini iyi hissetmek.

sabret oku: ben bu silik, bulanık, belirsiz alemde, kesinliğim, keskinliğim, kapladığım ve karşılığı olmayan yer yüzünden duyduğum azapla gaza basacağım, frene değil.

hiç korkmuyorum.