lohusa şerbeti
Wednesday, March 25th, 2009
bebek odasında, alt değiştirme masasının üzerinde kıvrık bir kağıdın köşesine elle “sonsuza kadar yeniden başlayabilirim” yazılmıştı.
“bunu sen mi yazdın?” diye soramadım. yağmurda donuma kadar ıslanmıştım. bırak yeniden başlamayı, ben kalan bütün ocak, şubat, mart ve temmuz aylarını hayatımdan çıkarma kararı almıştım. birbirimize sürekli “mutlu musun?” diye soruyor, sonra soruyu sorana göre “evet” veya “değilim” diye cevap değiştiriyorduk. benim ipim çözülmüştü. hayatıma neden dahil olduklarını anlamadığım ve nihayetinde insanlığın büyük bölümünü temsil ettiklerine kanaat getirdiğim insanlar uygar pençelerini savurup duruyorlardı. bize çok fena şeyler yapabilirlerdi ve talihe bak ki benim ipim çözülmüştü. bir hedefe doğru hareket etme imkanım yoktu. oysa ki hayatın ilerleyişi esnasında bazı şeylere sahip olmak ve onları korumak, hatta arttırmak gerekiyordu. bunun için savaşmak mecburiyeti vardı. sırf bu savaşlar için meydana getirilmiş çeşitli meslek kolları vardı. insanlığın büyük bölümü yaşadığını bu mücadeleden anlıyordu bu yüzden “ne istiyorsan al da siktir git hayatımdan” desen de gitmeye niyetleri olmuyordu. bu yüzden yağmurdan donuma kadar ıslanmış vaziyette işaret ettikleri bütün sayfalara imza attım. bu şantaj savaşında gereken kozlara sahip olmadığım için beni tekrar ayıpladılar ve bütün imzaları atmış, kendilerine milyonlar vermiş olsam da sıırf bu sebeple başıma gelebilecek korkunç durumları bir kere daha hatırlatarak ödemeyi ne zaman tamamlayacağımı sordular.
ödemeyi hemen yaptım. eskiden kimseye hiçbir şekilde borçlu olmamayı rahat bırakılmak için yeterli sanırdım. neyse sana en azından şunu garanti edebilirim: canım yanmıyor. kan kaybından ölsem farkında olmam. işte bu canımın yanmıyor olması insanlığın büyük bölümünün esas sıkıntısı. canımın iyice yandığını anlasalar belki bırakacaklar. son tekmeyi de savurup “hadi bakalım şimdi sonsuza kadar yeniden başla” diyecekler. ben tatlı tatlı inleyerek kendime acıyacağım. insanlığın diğer bölümü dikkatle yaralarımı sararken kendini iyi hissedecek. böylelikle insanlığın tamamı sorumuza hep beraber, hep bir ağızdan “evet” cevabını verecek.
böylece gene en başa döndük. ben bebeğin ayaklarını öpüp kokladım. hediyesini bırakıp “güle güle büyütün” dedim. hayatımdan iptal etmemiş olduğum nisan ayı gelmek üzereydi. nisan ayı geldiğinde ben her zamanki kadar kırmızı ve kusurlu, aynı yerde olacaktım. burada. sonunda benim de canımı yakabilecek bir babayiğit elbet çıkacaktı. ama onun insanlığın büyük bölümüyle uzaktan yakından alakası olmayacaktı.


