Online Dating

Archive for March, 2009

lohusa şerbeti

Wednesday, March 25th, 2009

kristin-oppenheim-headstand

bebek odasında, alt değiştirme masasının üzerinde kıvrık bir kağıdın köşesine elle “sonsuza kadar yeniden başlayabilirim” yazılmıştı.

“bunu sen mi yazdın?” diye soramadım. yağmurda donuma kadar ıslanmıştım. bırak yeniden başlamayı, ben kalan bütün ocak, şubat, mart ve temmuz aylarını hayatımdan çıkarma kararı almıştım. birbirimize sürekli “mutlu musun?” diye soruyor, sonra soruyu sorana göre “evet” veya “değilim” diye cevap değiştiriyorduk. benim ipim çözülmüştü. hayatıma neden dahil olduklarını anlamadığım ve nihayetinde insanlığın büyük bölümünü temsil ettiklerine kanaat getirdiğim insanlar uygar pençelerini savurup duruyorlardı. bize çok fena şeyler yapabilirlerdi ve talihe bak ki benim ipim çözülmüştü. bir hedefe doğru hareket etme imkanım yoktu. oysa ki hayatın ilerleyişi esnasında bazı şeylere sahip olmak ve onları korumak, hatta arttırmak gerekiyordu. bunun için savaşmak mecburiyeti vardı. sırf bu savaşlar için meydana getirilmiş çeşitli meslek kolları vardı. insanlığın büyük bölümü yaşadığını bu mücadeleden anlıyordu  bu yüzden “ne istiyorsan al da siktir git hayatımdan” desen de gitmeye niyetleri olmuyordu. bu yüzden yağmurdan donuma kadar ıslanmış vaziyette işaret ettikleri bütün sayfalara imza attım. bu şantaj savaşında gereken kozlara sahip olmadığım için beni tekrar ayıpladılar ve bütün imzaları atmış, kendilerine milyonlar vermiş olsam da sıırf bu sebeple başıma gelebilecek korkunç durumları bir kere daha  hatırlatarak ödemeyi ne zaman tamamlayacağımı sordular.

ödemeyi hemen yaptım. eskiden kimseye hiçbir şekilde borçlu olmamayı rahat bırakılmak için yeterli sanırdım. neyse sana en azından şunu garanti edebilirim: canım yanmıyor. kan kaybından ölsem farkında olmam. işte bu canımın yanmıyor olması insanlığın büyük bölümünün esas sıkıntısı. canımın iyice yandığını anlasalar belki bırakacaklar. son tekmeyi de savurup “hadi bakalım şimdi sonsuza kadar yeniden başla” diyecekler. ben tatlı tatlı inleyerek kendime acıyacağım. insanlığın diğer bölümü dikkatle yaralarımı sararken kendini iyi hissedecek. böylelikle insanlığın tamamı sorumuza hep beraber, hep bir ağızdan “evet” cevabını verecek.

böylece gene en başa döndük. ben bebeğin ayaklarını öpüp kokladım. hediyesini bırakıp “güle güle büyütün” dedim. hayatımdan iptal etmemiş olduğum nisan ayı gelmek üzereydi. nisan ayı geldiğinde ben her zamanki kadar kırmızı ve kusurlu, aynı yerde olacaktım. burada. sonunda benim de canımı yakabilecek bir babayiğit elbet çıkacaktı. ama onun insanlığın büyük bölümüyle uzaktan yakından alakası olmayacaktı.

batteries not included

Friday, March 20th, 2009

gregory-crewdson-woman-stain

aktim var. ters çalışan bir kafa ve v’leri basmayan klavye sahibi için tehlikeli vaziyet. bu yüzden bu vakitte hayata girmeye çabaladım, gerçek ve ortak olana. mesela işte o bahsettiğim kamusal alanlara. süpermarketlere, bir tanesini seçtim, defalarca. her ziyarette onlarca şaşkın tur atarak, sonunda, defne yaprağının, fındık yağının,  günlük sütün yerini öğrenene kadar… güzel bahçelere yapılan floresan lambalı vinil zeminli çirkin binalar, konuşurken dudakları dışında bir yerleri kımıldamayen öğretmenleriyle okullara. bunlarla nasıl hayal kuracak, hayatı değiştirebileceklerine inanacak çocuklar? yemek kitaplarıma geri döndüm. eve sandalye sayısından fazla misafir çağırıp, ödünç peçeteliklere rengarenk peçeteler yerleştirdim. bir miktar edebiyat, bir miktar hayat: günlerim böyle geçti geçti. günlerin bu kadarcıkla geçebilmesine hayret ettim.

başa döndüm. “neden yaşıyoruz?” diye sordum. ömür dediğimiz, zamanın geçişini kolaylaştırmaya çalışmakla geçen süre midir?  metroda yaşının üstünde yaşlanmış kadına, may kasahara’ya, her gün şöförle spora, kışın kayağa, yazın çeşme’ye giden lise arkadaşıma, yeni bir kartı lanse eden reklam filmine, ajda pekkan’a. yaşadığımızı hissettiğimiz anları, gündelik devamlılığın azaplarıyla geçen zamana oranlarsak dükkanı acele kilit vurmamız gerekmez mi? yaşamamak bir alternatif olmadığı için, dediler, koro. halbuki bütün kadınlar gibi benim kurtuluşum da bir tatlı yalana bakardı, yılda bir defa açtıktan sonra ölen nazlı bir çiçek, hepimizin  karnında parıldayan gizli bir yıldız. kanıt aramazdım.

bir evin her allahın günü binbir kimyasalla baştan aşağı temizlenmesi ve her allahın günü tencereye pişecek bir şeylerin konması mecburiyetine, ve her ay durmadan yapmazsak bu mecburiyetlerin ne olacağı meçhul ödemelere, birbirimizn genzine her allahın günü kriz diye parmak atarken hala arolduğumuzu para saçarak ispatlama gayretimize, gaipten bir fısıltı desin ki: “mana bundadır. bunları yapacaksın. her gün. aksatmadan. ibadet gibi. gaflet arayıştadır. rutinin seni uyuşturmasına izin versen huzura varırsın.”

bütün bu olup biten manasız etkinliklere bir alt metne, derin bir öteki yüze kolayca  inanabilirdim. aynanın sırrını çok bekledim.

bu yüzden gelemedim. hiç olmazsa bunun karşılığını almayayım dedim. ayna kırılsın. arkasında fokus grup müşterileri gibi çenesini kaşıyanlar yok bunun. iki yüzü var, ikisi de yalnız karşısındakini gösterir.  ayna kırılsın ama biz gene de yüz yüze gelmeyelim seninle. sırrımız baki kalsın.

beni anlayan sensin. bu yüzden şimdi bu gece, senin güzelliğin karşısında utanıyor ve önünde secde ediyorum. bir şeye inanıyorsam o sensin, bir tek sen anladığın için. bir tek sen olmadığın için.

Ay ve Ben’in çok özel ilişkileri

Friday, March 6th, 2009

rongrong-and-inri-mt-fuji-series-2

ne kadar sevsem seni ne kadar,
ne kadar açsam sana kalbimi ne kadar zırhsız
ne kadar yanına otursam, gülümsesem
ve sıkı sıkı kucaklasam seni içime almak umuduyla
gözlerim dolsa sen uzaklara bakarken
okyanus gibi derinden çırpınsam
her kavgadan sonra yeni bir doğum sancısından
mahmur uyansam
ne kadar katmerli bir sevince gömülsem
sadece burda, yanımda olduğun için sen
öyle ki bu anı defalarca yaşıyorum sansam
bacaklarımızı dolayıp seninle
bunu hiçbir şeye değişmeyeceğimizi itiraf ettiğimizde
seni bir türlü bensiz düşünemeyip
bensiz kalıp bitmenden korktuğum gecelerde-
Ay beni yüzünde bir felaket ifadesiyle izler.

seni alıp götürmesinden korkarım o zaman
ve hemen ardından başımı kaldırır
Ay beni terk etmesin diye yalvararak
aceleyle bir kez daha söz veririm
ve bu sözün ağırlığı her mutlu ve huzurlu anımızda
Ay sırtıma çıkmış başı omuzumda
içimdeki sesi merakla dinlerken
kendimi sana armağan etmemi engeller.

-14 Şubat 1994

süreyya

Thursday, March 5th, 2009

leora-laor-untitled

sudan çıktım. yeni haber değil. bunu biliyorsun. üstüm burda yaşayabilir. altım yaşayamaz. bu yüzden saçlarım, yüzüm, kollarım dışarda kurur, göbeğimden aşağısı suda kıvrılırken, güneşin altında, kollarımın ulaşabileceği noktada bir kitap ve içki… böyle kalmak isterim. mekan ve zamanı bu şekilde belirleyelim.

suyun altındayken sorsan muhtemelen başka cevap verirdim. şimdi: ne diyebilirim? insan ilişkileri midemi bulandırıyor. kendimi o kadar zorluyorum ki, öyle fena rol yapıyorum ki bir bilsen. bazen partinin, sohbetin, flörtün tavan yaptığı sırada “acaba anladı mı?” diye kasılıeriyorum. anladıysa da önemli olan repliğimin dışına çıkmamış olmam öyle değil mi? hiçbirimiz nasılsa açık vermeyeceğiz öyle değil mi?

yakınlık sıkıntısı çekmiyorum. kediye ihtiyacım yok. anneye ihtiyacım yok. eski arkadaşlarım var. çok şey geçirdik beraber. artık duygularımızın eskisi gibi olmadığını sessizce biliyoruz, bundan hiç şikayetimiz yok. suyun altında onları özlemişim. yüzlerinde eski halimi görüyorum. zamanla ikimiz, ilişkimizi gözden geçiriyoruz.

nefes almayı öğreniyorum. midem bulandıkça nefes almam gerektiğini hatırlıyorum. iyilik ve sevgi açığa çıkınca bozuluyorlar. halbuki burda her şeyi ifade edilişiliyle ölçüyorlar. bense feda edilene bakarım biliyorsun. alışmak sevmekten daha zor.

gördüğün gibi geldim. suyun altındayken bu bir mecburiyetti, şimdi de tercih meselesi değil. dedim ya feda edebilmekle ilgili. bu yüzden beklediğini veremiyorum sana.karşılık veremiyorum.  bu karşılık meseleleleri bu sistemsellik nefesimi kesiyor. bana söylediklerin çok kıymetli olduğu için, saklayıp sustuğum bundan.

zaman o kadar uzun ki. burda geçişini kolaylaştırmak için korkunç şeyler yapıyorlar, görmen lazım. poker oynuyorlar mesela. şöför onları spor salonuna bırakıyor. çocukların büyüdüğünü görüp avunuyorlar. mutlu olduklarına inanıyorlar. biz de bunu isterdik, seninle ben, öyle değil mi?

neyse, benim için önemli olan adını koymaktı. baharda sokaktan bir de yavru kedi alacağız. küçük şeylerle eğleneceğiz. süreyya kaybettiği şeylerin bir listesini yapacak: 1. zara’dan gelen hediyenin değiştirme kartı. 2. komadan kurtulan arkadaşım bahadır’ın telefon numarası 3 . köpeğ… “ben yazmıyorum” diyeceğim, “kendin yaz.” gülecek.

çok güzel bir gülüşü var.