derken
Thursday, February 26th, 2009
küçük ve çok feci bir şey oldu. bir kaplumbağa ters döndü. mutlu bir hatıra unutuldu. zaman artık sadece tek yönde ilerliyordu. akşam televizyonda boğaz köprüsünden atlayıp kurtulan adam büyük kelimelerle saçma sapan konuşuyor, okan bayülgen ona bön bön bakarak “neden? sorusunu sormayacağım.” diye geveliyordu.
küçük ve feci bir şey oldu. öldüm ve bu dünyada unutuldum.
burası yapılacak işlerle dolu. sessizliğe imkan vermeyen bir yer. güzel kelimelere kıymet verilmeyen bir yer. birisi “aşk’a!” diye kadeh kaldırdığında bir kıpırtı olmuyor. sayısız karıncalardan biri gibi zamana riayet ediyorum. daha çok acı çekmediğim, perişan vaziyette olmadığım için şükran duymam gerekir. burada, zıplayamam, çığlık atamam, isyan edemem. elimi uzatsam kimseye dokunamam. pek tabii buranın da bir çıkışı var ve herkes kendi hikayesinin kahramanı ya, çaresi de mutlaka bende bir yerde. ama bunun anlam ve önemi olmadığını görmek için televizyona bir kere bakmak, bir defa metroya binmek yeter. herkes kaybetmiş anahtarlarını. öyle ya da böyle…
adı süreyya. beni bekliyor. ben sigortacıyla konuşurken, metroda giderken, öğle yemeğinde aşk’a kadeh kaldırırken, saçımı kestirirken, karamazov kardeşler okurken beni bekliyor. ama ben ölmeden önce de daima geç kalan, bazen hiç gelmeyen biriydim. sevmeyi ve üzülmeyi kendime saklamayı severdim. gene de ona söyleyeceklerimi söylemem lazım. yoksa gidemeyeceğim belli. vasatlığa mahkum edileceğim. terbiye edile edile sonunda gündelik şeylerin uzmanı olmayı öğreneceğim.
kötü bir yokluk. bir sonu belirsizlik hali. haftalarla ölçüyorum. bunu da idare ettik, diyorum. yaz da gelecek. orta karar filmler, televizyon programları, tatminsiz arkadaşlar, doldurulması gerekn buzdolabı, yıkanması gereken çamaşırlar, sürdürülümesi gereken standartlar derken… derken yaz gelecek. ömür fazla uzun, ama geçiriyorsun işte. sike sike.
ben tanrı misafiriyim. birisi yerimi göstersin bana.