Online Dating

Archive for December, 2008

cennet

Wednesday, December 31st, 2008

jeff bark - still life

hastayım. buna memnunum, hasta olmak bana iyi geliyor, çaresiz ve muhtaç olmayı beceremeyen birine en güzel yeni yıl hediyesi. yeni yılı ve noel babayı önemsiyorum. yeni yıla bu yıldan istediğim gerçekleşmiş olarak gireceğim. bu yıl çok ölüm oldu, acı düştüğü yeri kötü yaktı, yaşayanlar her zamankinden daha sıkıcılaştı, ama önümüzdeki yıl çok hayat olacak. göbeklerimizde sabırsızlıkla takla atan ufak kahramanlar var.  şimdi kitaplarımı raflara diziyorum. daha 15 koli var ama bunlar bile bir süreliğine nefes almama yeter. bazılarını çöpe atıyorum, içlerinde adıma imzalanmış olanlar da var. yeni hasta ve ümitliyim çünkü dedim ya bu yılki dileğim gerçekleşti. bu gece kırmızı halıdan dikkatle geçeceğim, üç elmayla üç kişiye teşekkür edeceğim. 3. dr. gregory marinis, hastane odalarının kötü ruhundan kurtardığı için. 2. haruki murakami, zarafetteki dikkati ve kaybetmenin güzelliğini hatırlattığı için. 1. sen, çünkü coleridge şöyle diyor: biri rüyasında cennetten geçerse ve ruhunun orada gerçekten bulunduğunun ispatı olarak ona bir çiçek sunulmuşsa ve uyandığında bu çiçeği avucunda bulursa – ee, sonra?

lament for my cock

Thursday, December 25th, 2008

sağa baktım olmadı
sola baktım olmadı
ilk kanı böylece akıttınız

lament for my cock/ahmet güntan/1983

alex prager - crystal

eskiden hepsi başkaydı. sadece kendimizden ibarettik, sadece bulunduüumuz yerdeydik. paralel evrenlerin olmadığı yekzamanlı, yekkimlikli, yekmeşgaleli, yekaşklı bir zamandan bahsediyorum. biri telefon ettiğinde erişilebilmenin tek yolu evde oturmaktı. bazen sırf eve dönüp de “beni arayan oldu mu?” sorusunun cevabını/telesekreterdeki mesajları dinlemeninki akşam çıkmayıp, çıkmamanın esas nedeninin beklenen telefon olduğu bilgisiyle boş boş oje sürmenin azabını aştığı için evde oturur ve gene de telefona yetişemezdim. zaten iki türlü de pek bir şey fark etmezdi, evde kalmışsam daima başkaları arardı, inatla dışarı çıktıysam telesekreterde 5 tane sessiz mesaj bulur, ya da babam ismi yanlış hatırlardı, bazen de ben yanlış hatırlardım. çünkü hayata, özellikle geceleri katlanmanın yegane yolunun alkol olduğunu sanırdım. telefonlarda “meşgul” ya da “sessiz” tuşu yoktu. alternatif sayısı daima olması gerektiği gibiydi: 2. kimin aradığını gördükten sonra karar alma kaypaklığına alan yoktu, telefonu açar mertçe sesini duyurur ya da açmaz ve açmadığın telefonun kimden geldiğini asla bilmezdin. bir randevu verdin mi mutlaka giderdin ve mutlaka vaktinde giderdin çünkü yoldan iptal edip, gecikeceğini söyleyip sıyrıldığına inanma şansın yoktu. bu yüzden onu orda gördüğünde gerçekten sevinirdin. ilişkiler kesin ve netti, çünkü çok efor gerektirirdi. şimdi kaypak bir çağdayız, bu yüzden elediğim una, astığım eleğe bakıp ekmek yapma makinesinin düğmesine basıyorum.

çünkü inanmıyorum. kopya çekmenin, saklanmanın, ifşa etmenin, kaşarlığın, sahteciliğin bu kadar kolay olduğu bir zamanın insanlarına ve davranışlarına hiç inanmıyorum. artık benim için sözlerin ve davranışların anlamı yok. ben artık sadece imal edileni ve feda edileni önemsiyorum. benim için hala sadece 2 alternatif var, tam olması gerektiği gibi. ya herru, ya merru… yoksa bu arafta, bu B planlı dünyada nefes almayı dahi beceremem.

Gece Sineği

Saturday, December 20th, 2008

helena kvarstrom

akşam çırağan’da davetteydik
payetli sanatçı izledik alkolsüzdük
sarı bir peruk, siyah bir peruk
bense saçlarımı sıkı bir topuzla
ensemde birleştirmiştim
şimdi elimde kan dolu bir kese var
pardon saç
üstelik cehennem kadar ayığım
geceyim

bugün günlerden neydi çarşamba
çarşamba üstelik hafta başı telefonlarım gelmemiş
rüyalardan dolayı kaçınılmaz uykuyu geciktirmekteyim
herifin düşüncesi kafama hapsolmuş bir sinek
bazen dayanılmaz oluyor inşallah
geberir bu edepsiz sinek
üstelik cehennem kadar ayığım
geceyim

dolapta bir şişe şarap duruyor
geçen gün tirbüşon yoktu ondan duruyor
dolap dolu kafamdaki sinek boş
vızıldıyor saat gecenin bilmemkaçı olmuş
şimdi pek çok kadın bacaklarını aralıyor
üstelik cehennem kadar ayığım
geceyim

bu müzik de nedir allahın belası
bu sallanmak ve boşluğa bakmak sevdası
hafif bir eşcinsellik de söz konusu
ekoseli terlikler sonucu belirsiz mide röntgeni
ansiklopediler dolusu bir ev burası
kadının sesi keskin bir gülkurusu
üstelik cehennem kadar ayığım
geceyim

kimi sevdiysem şimdi çöplükte
gofreti hem yiyip hem çöpe
atmak imkansız gibi görünse de
bunlar öyle değil
hem yenip hem çöpe atılabiliyor bunlar
üstelik cehennem kadar ayığım
geceyim

mademki bugün günlerden güz
adına bahar desek de fena halde kış
madem ki el ve ayaklarım gövdeme ufak
dudaklarım büyük ve başım kocaman
orantı hesabıyla bu kedere dayanamayıp
her an tepetaklak olabilirim
üstelik cehennem kadar ayığım
geceyim

kederle ilgisi yok bu yalın bir uykusuzluk hali
önemli olan düşmeden
bir andan ötekine varabilmek
sırat köprüsü dedikleri bu olsa gerek
bense cehennem kadar ayığım
belki de cehennemdeyim

oyma

Wednesday, December 17th, 2008

dana lauren goldstein - margaret

üzerinde seviştiğimiz bu taş gibi kanepenin
bu fetişist işkenceci kanepenin
beyin delen oymaları
bilmemne ağacından
kim oydu sizi kim oydu?

CİNAYET KIŞI

Tuesday, December 16th, 2008

harley-v-w-flickr-2.jpg

I

Bir kereye mahsus yaşanan her an
kendi hatasını bir daha düzeltilemeyecek biçimde
içinde barındırır.

Bana kanatlarımı bıraktırdılar
Bana ihaneti öğrettiler.

Başka haber yok.

II

İkiye bölünmüş bir bütün gibi yaşadım
Bir yanım öbür yanıma düşman
Sağımda kızgın kunlar gezdirdim
Solum üşüyor eski bir andan.

III

Mum: alıngan. Kendi ateşiyle
kendini yok eden yumuşakça.
Erimek üzere varsın, kaderine inanırsın.
Ölürken fark edilmez, ışığın solduğu zamansın.

Hiçbir aşk titremez sonsuza değin
Bütünlüğünü yitirişinden ölür bir mum
ve insan acıdan ölür bir gün.

IV

Yüzümde taşıdığım kuyu
soğuk iklim,
ağır yaprak tenimde
durup dönüp dokunduğum
yük.

Yağmurun aramıza çektiği perdeyi yırtıyorum
geçiyorum göğsümdeki uykunun sarmaşığından
birazdan dünya beni unutacak, ben onu anlamıyorum.

Soğuk iklim,
durup dokunduğum
dönüp seni
ben de unutacağım.

V

İnsan ölüyorsa acıdan ölür bir gün
kendine bir daha uğrayamadığından
koyduğu yerde durmayışındandır hayatın
hatanın dönüşsüz oluşundandır.

Hiçbir aşk titremez sonsuza değin,
Bütünlüğünü yitirişinden ölür bir mum
ve insan kanatlarından
ayrılır bir gün.

Birhan Keskin - Kim Bağışlayacak Beni

marx on viagra

Friday, December 12th, 2008

gunars binde - antonija

çağan ırmak gibi kendi yönettiğim dizide kaldırıma oturup berbat sesimle boat on the river söyleyemem, sebzelerin seslerini dinleyen karakterler yaratamam ama kötü mutfağımda kendinden uzaklaşma tarifi verebilirim. gene de en azından tırnak işareti kullanmamayı beceririm:

elektrik süpürgesi ve diğer eşyalar, hayatı içeriği üzerinden kuran eski arkadaşlar ve diğer komşular arasında öldürücü bir kas çalışması: arkadaşları, çocukları, yardımcıları, akrabaları, eşyaları, elemanları, evi, günü yönetme becerilerinizi geliştirin. hastaneler, yapı marketleri, alışveriş merkezleri, hamburgerciler, bu tip öbeksel kapitalizm mabedlerinde uzun süreler geçirin. hayat idamesindeki manasız istekler o kadar gözünüzü dağlasın midenizi bulandırsın içinizi ezsin ki, onları istememekten sonunda hiçbir şey istememeye başlayın. istediklerinizden korunmak için dua ettiğiniz bir uzak zamanın hatırası gözlerinize yaşlar doldursun ama isteksizlikten ağlamak bile mümkün değil ki artık. kitaplarınız kutularında kalsın. kırk mukavva kutuyu sıkıca bağlayan kırk iple parmaklarınız parçalansın. bu olsun burjuvazinin öze laneti.

bu oldu. yeniden istemem lazım. en zor yerden, vücudumdan başlamam lazım. istekler dünyasının isteksiz bir ferdi olduğum fena halde anlaşılıyor artık vücudumdan. her gün, ortalığa çıkmam gerekiyor ve başkaları, hakkımdaki düşünceleriyle iyice isteksizleştiriyor beni. keşke görünmez olsam, özüne benzemeyen bir suretten feci ne olabilir? vücudumu yola getirmek içinvücuduma hizmet etmem lazım vücudumu memnun etmem lazım. çabuk olmam lazım. vücudumu hayatını vücuduyla kazananların arasına karıştıracağım. ki adım attığımız o çağdır, işte buraya yazıyorum, kim ki vücuduyla iş yapmaktadır, bu zaman onun zamanıdır. bu masayı kim yonttuysa, bu binayı kim diktiyse, bu kazağı kim ördüyse, topu kaleye kim gönderdiyse, pastayı kim yaptıysa mana ondadır. eskiden paradan para kazananlar şimdi alkolik olmuşken, çocuklarından para kazananlar çocuksuz kalmışken, hayattan ve ölümden korku içinde, titreyerek sahip olmadıkları şeyleri sarf edip duran çükü düşükler arasında bir şeye tapacaksam bu, iş gören bir vücut olacaktır. nasıl empotanlaştığını bile fark edemeyen bu gafil cemaatten hayır gelemez. bu iş, güç, okul, para, arabalar, alkol, kokain, kadınlar arasında çükleri giderek anlamsızlaşan adamlar ve kadınları ibadeti bilemez. çünkü hayatın ulaşamadıkları bir yeri var. oraya ben, ancak senin ellerinle ulaşabilirim.

ve başka şeyler.

gardrobu boşalttım. hepsi kocama küçük memelerini gösteren dadının olsun. yolculuk ormana. hallelujah.

delik

Friday, December 5th, 2008

jessica craig-martin - cancer benefit 2006 (air kiss)

emine sevgi özdamar’ın iki pantolonu ve iki ceketi varmış. ikişer taneye sahip olmaktan utanırmış. ben bu kadar eşyayı ne yapayım? eşyalar görünmek, saklanmak ve bulunmak için yeni eşyalar gerektiriyorlar. otel odalarını geçiciliğine ihtiyacım var.

ana hotel’de kaküllerimi tarayıp ağlıyordum. babamın hiçbir zaman bitmeyecek kooperatife ödediğimi sanarak verdiği paraları depresyonla değersizleşen anılara harcıyordum. geceleri herkes eğlenmeye çıkıyordu. ben şehir ışıkları arasındaki aksime şaşırıyordum. şimdi eşyalara yenilmemek için ikea müşteri hizmetlerine çatıyorum. “çözeceğiz” diyorlar “expedit ek ünite” gibi korkunç kelimelerle konuşuyorlar. içlerine hiç bakmadan atsak bütün bu ağır kolileri, daha huzurlu insanlar olurduk. bunun yerine, birbirimize ömür boyu taşımak zorunda kalacağımız armağanlar ediyoruz.