Toru Okada
Thursday, August 28th, 2008beni balkona çağırıyorsun. elinde yivli bir çivi var. gözlerimin içine doğru şöyle diyorsun: “coco bak, hayatta bazen zihni japon romantizmi dışında şeylere yormak da gerekiyor.” yivli çiviyi ve onun gireceği yerleri ve tutacağı şeyleri bana anlatmaya başlıyorsun.

ama benim gözlerim görmüyor. beraber yaşıyoruz, etrafımızdan insanlar geçiyor, binalarda, yollarda, gökyüzünde, sürekli bir şeyler oluyor, ben bunları görmüyorum. hotel costes’da burnumun dibindeki john malkovich gibi önemli tesadüfleri bile fark edemiyorum. dikkatimi her şeye birden veremiyorum, yolda giderken kimseyle göz göze gelemiyorum. böyle yapmaya kalkarsam dayanamam, yabancı biriyle kazayla göz göze geldiğimde gözümden içeri bir çengel atılıyor, çengel içime doğru uzuyor. beni karnımdan tutup o ana ve o yere tutturuyor. tamam, ama çok canım yanıyor benim, yaralanıyorum.
bu dünyada olmama şaşırıyorsun. sana hak veriyorum. iki yılda gelen 16,000 email okunmadan uçtu. bütün kaybolan şeylerin gittiği yere… yapacak bir şey yoktu. kaybolanlar konusunda yapacak bir şey olur mu? sen, benim görmediğim onca yüzü, hareketi, sesi, geçişi görürken benim aklım kaybolanların gittiği yerde, gündelik hareketlilikten yorgun düşüyorum. o kadar çok insanla, sözle, jestle, etkileşimle nasıl başa çıkabilirim? bir de bunların permütasyonlarını düşün. bunların beni değiştirip çoğaltan birbirleriyle çarpıştıran binlerce permütasyonunu düşün. lunaparktaki aynalar gibi binlerce başka coco ve onlara rol verilen, benim, birincinin asla bilemeyeceği hikayeleri. bu yüzen evde kalıyorum. evde her şey kontrol altında:
“senin annen kim?”
“sensin”
“ben kimim?”
“annemsin”
insan birbirini tanıyabilir mi? insan kendini tanıyabilir mi? tanıyamaz. bir akis meydana getirir ve onu benimseriz. yalnızlığın ve ölümün kusursuzluğu bundan. kurumuş kuyular bu yüzden var. bu yüzden hep birilerini ve bir şeyleri kaybediyoruz. pek azımız, akislerimizden kaçıp kaybettiklerimizi düşünmek, 1 numarayı aramak için kuyunun dibine iniyoruz. karanlıkta biri ip merdiveni çekiyor. gece yıldızlar kuyuya doluşuyor. insan burda kendini hiç göremiyor. bu iyi. ellerinle gözlerini, burnunu, dudaklarını, kulaklarını, ayaklarını, ellerini yokluyorsun. varlığından emin olmak için. sonra biri kuyunun kapağını kapatıyor. zifiri karanlıkta, tam sessizlikte, dar ve derin kuyuda sadece 1 numara var. dışarıda, onun yokluğunu kim fark ediyor?
kaybolanların olduğu yerde sabırdan başka şey işe yaramaz. işin kötüsü kaybolanlar ne kaybolduklarının bilincindeler, ne de birbirlerini tanıyorlar. tek ortak noktaları 1 numara ama bunu da bilmiyorlar ki. kuyunun dibinde gözlerimi açmamla kapamam arasında hiç fark yok. kocaman olmalı gözbebeklerim şimdi, hiç küçülmüyor olmalılar. bu karanlık benim için iyi, söyledim ya sana dışarda bir şey görebildiğim yoktu benim.
burdan sana söyleyebileceğim bir şey varsa o da bu dar ve derin kuyuda hiçbirşeyin olmadığı. kapağı kenarından kaldırıyorsun. korkunç bir ışıkla körleşiyorum. “orda mısın?” diye bağırıyorsun. hemen gözlerimi kapıyorum. kuyunun duvarında biriken çiğ taneleriyle dilimi ıslatıyorum.
insan sadece yoklukla terbiye oluyor.



