Online Dating

Archive for June, 2008

GECİKMİŞ BİR YALAN ESKİZİ

Friday, June 20th, 2008

 nicola ranaldi

bil ki hep seni düşündüm
iş görüşmesinde kendimi bir yazılım programı gibi anlatırken,
televizyon karşısında mastürbasyon yaparken
ve hatta yüzümde çıkan
iltihaplı bir sivilceye baktığımda…
aklımda sadece sen vardın
danimarkalı aşığımın öpücükleriyle uçurduğu yatakta,
deli doktor küçük, karanlık bir odada
bacaklarımı ısırdığında,
ve bir gece kollarımdan bağlı
korku ve çaresizlikle titrerken…
seni hiç unutmadım, bunca zamandır,
şarkılar, sinemalar, soğuk
ve yalnızlık olmasaydı da,
birlikte onca dans, kahvaltı; kavga etmemiş olsaydık da,
ve hatta seni o garip kadınla görmemiş olsam da fark etmezdi.
yine de çıkmazdın aklımdan,
her an seni düşündüm,
sana hep sadık kaldım inan.

 

14 Şubat 94

tokyo monogatari II - aslında bir konu var

Thursday, June 19th, 2008

seni unutalı çok oldu. senden sonra başkalarını unutalı çok oldu. seni ve üstüne başkalarını unuttuğumu bile unutalı çok oldu. bu yüzden tokyo’ya yeniden gitmek zorundaydım. haklı çıkarılamayan bir kaybın acısını çıkarmalıyım. ama şu var ki, aynı tokyo’ya iki kez gidilemediğini artık hepimiz biliyoruz. bu yüzden tokyo’ya bir daha, bu defa kabukicho’yu, murakami’yi, kinbaku’yu, teslimiyeti, zevki, acıyı ve sessizliği tanıdıktan sonra gitsem de, ana hotelin elimde sadece no smoking işareti kalan odasında bıraktıklarımı bulamayacağım belli. gene de o çiviyi sökmeye kararlıyım ben, kerpetenle… 

jim o’connell - club destiny

1.
kizuki beni bekliyor. aramızda belli bir mesafe koruyabilmek için “proje” diyoruz. gizli arzular inşaat projesi, damlatan yaşam musluğunu tamir projesi, geçmişle geleceği lehimleme projesi… evim çok küçük, diyor. ingilizcesini anlamak zor. daha az konuşmalıyız. küvetinde hayvan beslemediğin sürece sorun yok, diyorum. küvetim yok, diyor. aklıma kabukichodaki tabelada yazan sake içme sebepleri geliyor: 1. bir yerin kuruluğunu almak için. 2. geleceği reddetmek için… ikimizin de üçüncü bir sebebi var. duty-freeden aldığım votkayı buzdolabına koyuyorum. sana spaghetti yapacağım.diyor.  uykum var.  kizuki kaç yaşında bilmiyorum. japon erkeklerinin yaşı olmuyor. burada seksin standardize edilmiş olması beni rahatlatıyor.

2.
duş yaparken aklıma külotsuz barda çalışan külotsuz kız geliyor. önümde eğilip, düşen rujumu alıyor. nars, red lizard. kapağını açıp ona uzatıyorum. dizini koltuğa dayayıp, dudaklarıma sürüyor. hafifçe, taşırmadan… beni bu renk ve ses ve şekil ve temas taarruzundan koruyacak gözlüklere ihtiyacım var.  hem artık gözyaşlarımı silip, kizuki’yi serbest bırakmalıyım. suyu kapayıp hemen dışarı atıyorum kendimi. spaghettiyi iki çıukur tabağa pay etmiş. iki kişilik koltuğun bir köşesine oturmuş bekliyor. yanına sokuluyorum. elini tutuyorum. donup kalması beni tahrik ediyor. bir dakika daha bu odada kalırsak boğulacağım.
 
kazuki sadece fahişelerle birlikte olabiliyor. hoşlandığı bir kadınla ilk kez birlikte olmanın heyecanına dayanamayan penisi, parayla temin edilen bedenlerin koşulsuz teslimiyetine alıştıkça duygusal sekse hiç cevap vermemeye başlamış. sonunda zihni de pes etmiş, mesleği bu olmayan bir kadınla sevişmeye girişti mi uyuyakalıyor. hüzünlendiğim zaman paniğe kapılması beni güldürüyor. burada neden hostlar dışında hiçbir erkeğin benimle göz göze gelmediğini soruyorum. sosyal baskılar diyor. bastırdıkça çiçeklenir ve rayihalı bahçemizin çiçeklerini toplama zamanı şimdi…

3.
saat 04:48. burası son durak olsun diyor kizuki. beni içeri almazlar. sen birini şimdiden seç, ben bir saat sonra kapıda olacağım. saçlarını kabartmış, güzel elmacık kemikli gençler arasından göz göze geldiğimizde alt dudağını ısıranın yanına yaklaşıyorum. kizuki, benim yerime konuşuyor. ingilizce bilmezler ama bu sorun olmaz diyor. titizliği karşısında kahkahalar atıyorum, topuklu ayakkabılar üzerinde zor ayakta duruyorum. kizuki’nin beni almak için kapıya geldiği saatte ben söylediğim tek kelimeyi anlamayan kanji’ye o geceyi anlatıyorum. “ne saçma! ” diyorum. sarhoştum. tanaka kulağıma eğilip erkek misafirleri birazdan başka türlü bir eğlenceye götüreceklerini söyleğince gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. ağladığımı görür görmez yanıma gelip ‘istemiyorsan gitmeyiz. sen sakın üzülme’ diyerek gözyaşlarımı sildiler hepsi. sonraları soğuk bir ıstırapla donup kaldığım pek çok defa, nasıl çaresizce o geceki gibi aniden ağlamaya başlamak istedim, ama olmadı, artık gözyaşlarım yok ve erkeklerin kalbi başka türlü yumuşamıyor. “neden ağladın?” diyor kanji. bilmiyorum. belki de gezinin tek orospusu olmak istediğim için, diyerek gülüyorum. bardağıma içki koyuyor.

kanji’nin odası kizuki’ninkinden bile küçük. bir sürü japon kadınla, kendi gibi kabarık kafalı oğlanlarla, ailesiyle fotoğrafları var… dışarısı karanlık. ben uyurken bütün gün bilgisayar oyunu oynamış. odada kalmaya dayanamıyorum.

1.
kizuki’nin dairesinde hiç fotoğraf yok. “çok bekledin mi?” diyorum evet demeyeceğini bilerek. “bu gece beni arkadaşlarınla tanıştırsana.” “arkadaşlarım yok,” diyor, “çok çalışıyorum.” sigara ve viski içiyoruz. seni serbest bırakacağım, diyorum. yarın osaka’ya geçiyorum. yüzü küçülüyor. kuvvetimi kötülükten alıyorum, sana karşı bu kadar bu kadar zayıf düşmem bu yüzden… hemen çıkalım, kendi karnavalımıza koşalım kizuki gel… küçük berrak gözleri dimdik gözlerime bakıyor, bana bilmediğim bir lisanda bir şey söylüyor belki. benim içinse bütün gözler ve bacaklar ve odalar aynı. istese kalırım. kuvvetimi kötülükten alıyorum ve dağılmaya hazırım.

“seni trene kadar bırakırım” diyor, şimdi çıkalım.

tokyo monogatari I - kinbaku

Wednesday, June 18th, 2008

jim o’connel 

ana hotel, tokyo. kaldığım yüzlerce otel odasından farkı olmayan, insan kokmayan, taşıdığı izleri sinsice inkar eden bir oda. pencerenin dışında neon ışıklar, başucumdaki çekmecede bir incil. minibarda her zamanki küçük ama etkili şişeler, küçük ve etkisiz yiyecek paketleri. daha gencim. kaküllerimin arkasında ayakta durabilmeye, işimi kusursuz yapmaya, seni aklımdan ve hayatımdan çıkarabilmeye uğraşıyorum. boşuna. başka hiçbir yere ve hiçbir şeye benzemeyen tokyo dağılmak için en uygun yer ama ben kendimi tutmak için büyük, kesin, anlamsız bir çabayla gençliğimden, kadınlığımdan şehrin bana göstermeye hazırlandıklarından kaçınıyorum. herkes erkek. bir tek ben, 70 yaşındaki gayretkeş büyükelçi eşi mihmandarımız ve vesilesiyle burada bulunduğumuz dev fuarda topuklu ayakkabılarının üzerinde parmak uçlarındaymış gibi seken, eteklerini çektiklerinde küçük memeleri, memelerini örttüklerinde küçük götleri gözüken daracık neon elbiseli, cırlak sesli ve sinir bozucu bir süreklilikte gülümseyen hostesler hariç… poleni alınmazsa ölecek dev bir egzotik çiçek gibi merakla çevrelenmiş olmaktan nefret ediyorum. her akşam bizi bir başka restoranın bir başka odasına alıyorlar. bazen ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. şef önümde adlarını bilmediğim, tuhaf doku ve renklerdeki yiyecekleri keserken elleriyle meydana getirdiği  müzik başımı döndürüyor. en az  bu küçük erkekler kadar sake içiyor ve  hiç devrilmiyorum. yemekten sonra herkes daima üst katlarda bulunan barlara giderken ben tereddütsüz odama dönüyorum. bu şehrin, benim şimdi içime kapanarak sessizce yok etmekte olduğum geleceğim, odanın o an gözlerimi açmazsam bir daha asla göremeyeceğim öteki hayatım olduğundan habersiz, her akşam aynı kesinlikle odama dönüyorum, çünkü seni unutamıyorum. pencereden neon ışıklara, naçiz bedenimi kolayca yiyebilecek kocaman binalara, kat kat otobanlara, başdöndürücü uzaklıktaki zemine bakıyorum. ben nerdeyim? bu şehrin bir merkezi, insanların ancak tarihi dönüşüm anlarında doldurabildikleri kocaman bir meydanı yok mu? otelin kapısından çıksam geri dönebilmek için yoluma ne serpeceğim? halbuki bunların hiç önemi yok, seni aklımdan çıkarabilmek için bu kadar nefretle çırpınarak takatsiz kalmasam, dışarı çıksam, kendimi tokyoya, geceye, neonlara, üzeri rengarenk mahremiyet vaatleriyle dolu çıkartmalarla kaplı telefon kulübelerinden birine atsam, burası, amla buluşmuş külot kokusuyla beraber teslimiyetin, zamanın ve yerin anlamını bulduğu kayıp şehir, beni alacak, kaküllerimi geri itecek, korktuğum ama kötülük olmayan karanlığına saklayıp dokunacak bana, zevk alacağım, acı duyacağım, sessiz kalacağım ve kabul edeceğim, çok geç olmadan, cinsiyetim ve hafızam hürriyetlerine kavuşacaklar. ama o sırada bunu bilmeme imkan yok. kuvvetimi deneyimsizlikten alıyorum. sana karşı bu kadar zayıf düşmem bu yüzden. upuzun saçlarımı tarıyorum. birazdan başlayacak binlerce paralel karnaval umurumda değil. kaküllerin altından her an çıkıp gidebilecek yeşil gözlere bakıyorum. bunlar benim değil. bunlar senin. meraklı bacaklar deneyimlerine koşsunlar, benim için bütün yorganların altı aynı.

bambi

Friday, June 6th, 2008

Gece yaktığı muma biriken kanatlardan duyduğum ses
“Ormanın taa içi sensin, oraya vardığında kimse olmayacak.
Sadece sessizlik ve hakkı verilmiş hayat” diyordu.
Ürperdim… döndüm uyuyordu.

Bejan Matur/Ormanın Taa İçinden

 miranda lehman

gecenin ağırlığı, eşyaların suskunluğu, kafamın şişkinliği, yaşamanın yorgunluğu, uykunun tedirginliği. bir bitki bulsam onu kaynatsam çayını içsem ve o çay beni sana soksa, uykunu kaplayan kontrolsüz düşüncelerinde gezdirse. sonra büzülmüş ağzından içeri süzülüp sindirim sisteminin dehlizlerinde dolaşsam. madem var olduğumuzu ancak tüketerek kanıtlayabiliyoruz ve artık sevmek, yiyip yutmak ve yok etmek isteğinden başka şey değil, bu zehirli çay senin içinde bir nirvana bahşetsin bana. ne saçma! bu gerçekdışı düşünceleri savıyorum. kalkıyorum. uykunun arasında geç geldin, dedin bana, halbuki sex and the cityyi bile kesmişlerdi.  özelde pringles-bira genelde msg-alkolden müteşekkil diyetime devam etmek üzere mutfağa giderken samantha’nın ‘i eat not to cheat’ repliğinin iki ucundaki boklardan birine sürünecek olmaktan dolayı gerginim. boktan bir filmin arkasından boktan bir gece. biraz sıkıntı, biraz sivrisinek, biraz hanif kureishi. şimdi seni uyandırıp sorsam, cevap vermezdin ki: erkekler neden terk etmezler? aramaz, soğuk durur, aldatır, ihmal eder, susar, döver, kıskanır, gider ama terk etmezler. sadece bazen bir kadın gelir alır -ki bu daha da utanç verici. bu yüzden ilişkiye girmek için uygun değilsiniz. sonunu getiremiyorsunuz. sen de beni terk etmeyeceksin ve mükemmel eğitimim sırasında  hiç daima yukarı doğru giden bir grafik görmedim ben. öyleyse ben çekip gitmediğim takdirde, muhtemelen bir kötü bir iyi ama medianı düşüre düşüre, çıldırtıcı bir süreklilikte devam edecek.  evlilik, asla ağza alınmayan akdi içinde kaldığım müddetçe bütün mahvetme girişimlerimi  abzorbe edecek.  uykusuzluk ve kötü yeme-içme alışkanlığı, kabul edilebilir yan etkiler olarak göz ardı edilecek. mutfağa gitmişken bir çay yapacağım. bu çay içimde göğüs kafesimi patlatacak kadar büyüyen bir hiçlik meydana getirecek. baskısı dayanılmaz olsa da patlamayacak. bir varoluş sıkıntısı, nedensiz bir memnuniyetsizlik ve insan bıkkınlığı olarak televizyon reklamlarındaki deterjanlar gibi bana ve rengarenk lekelerime, molekülleri zedeleyerek nüfuz edecek. çayı bitirir bitirmez seni uyandırmak ve acele etmeni söylemek üzere harekete geçeceğim ama öylece oturacağım yanında sen depremde bile uyanmamış birisin hele benim dürtmelerimi hiç önemsemezsin. demek istediğim, artık ilişkimizde daha aktif olmaya kararlıyım, mesela şimdi büzülmüş ağzından içine girip küçük sinekler gibi yiyebileceğim kadarını emmek, merak etme bu seni öldürmeyecek. sen sakın gelme, uyu, bundan sonra içine girecek de dışına çıkacak olan da benim. böyle devam et kifayetsiz bir hayalet, gölgesi kendinden menkul bir ağaç, bakım onarım gerektirmeyen bir demirbaşmışım gibi varlığıma belirlenen alanda hapis, farkımda olunmasın benim… sakın gelme uyu kontrolsüz düşüncelerin kendi süreksizliklerinde kaybolsunlar, dudakların uyandığın an toparlanarak bize hayattaki yerimizi hatırlatsınlar, istersen donuna sıçmış çocuklar gibi oturduğun yere yapışabilirsin, çünkü sen gelmeye niyetlenip bir gün uyansan, kalksan, hazırlansan ve yola çıksan bile oraya vardığında kimse olmayacak. sadece sessizlik ve hakkı verilm

 

kayboluş ve özlem

Thursday, June 5th, 2008

justine kurland - untitled

bir insana bırakılmış olan keder
ve kelimelerin kalbi…

insan, kendini özler mi?

özler! bizler ilinekleriz,
                   bizler,
yol sefilleriyiz…
uzakta, kendimin hayali,
bölük pörçük ve paramparça;
bir daha görse miydim?
          kendine akıyor denizler…

insan kendini özler mi?

özler! nerdesin ben?
bulsam da bir mühür gibi
hayatımın eski defterinin
soluk, lekeli, özürlü,
çizgili ve saman
       kağıdına geçirsem…

benim sanki ben şimdi ne değilsem…

Hilmi Yavuz / kayboluş şiirleri
 

2 many consonants in this world

Tuesday, June 3rd, 2008

 dana lauren goldstein - pittsburgh

now i just need to take a bath put on some make up wear my heels and the tiniest blouse to show my tits take a quick photo and then define my world in too many meaningless consonants that will maybe provide me with the smoothest back i ll claw with my bitten crimson nails in trembling lust and even a couple of long arms to hold me up when i am so drunk that i can t stand straight on these heels and maybe even a weird mind that s big enough to accommodate me and knows what i mean to say when i m so drunk that i have a hard time pronouncing words with too many consonants so i usually don t speak and walk barefoot don t get carried away c mon define your world and meanwhile maybe get another drink nowwwhadddo these tooo many consonnantts mmmean lettmme lie downn and relax for a whillle and then get on wth the lauundry how s this d   m lndry gt blwjb bby and I giggle soo effortlesslyooooooooooopppsssss?????ummm i guesss i hd one drnk tttoo mny and i m ggggllnng i wonddrr ifff yyu ear mme

best of craigslist : Do my laundry, get a blowjob - w4m
Do my laundry, get a blowjob - w4m Originally Posted: Mon, 3 Oct 23:35 PDT. email this posting to a friend. Do my laundry, get a blowjob - w4m
www.craigslist.org/about/best/sfo/101753746.html - 5k - Cached - Similar pages- Duly noted

FWB Products Limited - specialising in tools, fasteners, pipeline …
FWB industrial supplier. FWB specialising in tools, fasteners, pipeline, electrical, workwear. FWB sell products from manufacturers including 3M, Bosch, …
www.fwb.co.uk/ - 42k - Cached - Similar pages - Note this

City of Ft. Walton Beach , Florida
Official city site. Rated as #10 in the top 100 cities to live in the US Located on the Emerald Coast of northwest Florida.
www.fwb.org/ - Similar pages - Note this

National Association of Free Will Baptist
National offices information. Based in Antioch, Tennessee. Convention schedules and registration deadlines, links and contacts for denomination ministries.
http://www.na/ fwb.org/ - 1k - Cached - Similar pages - Note this

LMK Enterprises, Inc. “Breaking New Ground without Breaking any …
LMK® Enterprises, Inc. located in Ottawa, IL was founded in 1993 by … T-Liner® by LMK is the ONLY lateral lining system that is 100% compliant with ASTM …
www.performanceliner.com/ - 16k - Cached - Similar pages - Note this

LMK Resources
A business unity of Landmark Graphics, based in Pakistan. Provides technical services to the Oil industry.
http://www.lmk/ r.com/ - 24k - Cached - Similar pages - Note this

 

I am a 34yo redhead based in India with super hot tits and a lovely pair of feet but I haven’t yet had the nerve (or the proper designated e-mail account) to post a w4m experiment. I may not be the one for you in the sense of TLC but I would love a FWB specialised in tools, fasteners, pipeline, electrical, workwear. Your whip gets mine.

***Please no one under 28yo or larger than 11″.***

 

(bizim başka konumuz yok mu neden sürekli senin penisinden bahsediyoruz? diye sordum ama onunki yerine taner’in oya gibi ince ince resmettiği çıplak vücutların ucundaki sadece kıç deliklerine isabet eden pembe sarkıntılardan veya ekranımda boş boş uzaklara bakarak seçilmeyi bekleyen kirli sakallı mankenin pantalonundaki kocaman belki pamuk takviyeli şişkinlikten de konuşmak istemiyordum. herhangi bir konuda konuşmak yerine boğazımın acısı beni bayıltana dek BENİ SEVEN ÖLSÜN diye bağırmak istiyordum. fakat genel olarak önemsiz insanların ölmesinin mutluluğuma hiçbir faydasının dokunmayacağını da biliyordum. pek çok sonuç odaklı deneyden sonra ancak ”bana sevenini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” lafının anlamını kavrayabilm free nude chubby girls penis fungas adult diaper in male mommies wanting solitaire adult cock tales nina hartley celeb a z amateur war movie google video dailymotion massage nude asia dick norris fl dick clarke productions will your dick grow brachial plexus adult arab girls sex tranny licking inail sex asian beauties a photoset on flickr family fakes pee wee herman st thomas virgin island real estate georgia third degree sodomy law cheney dick shooting site penis enlargement plil hattiesburg young teen movies tgp ricky white pornstar book r kelly usher the same girl contacts glasgow fuck dating nj site creampie cum on pussy deaths of adult film stars mother and father having sex guide to dating a married man camo girl material gay father cum fired for being gay cambodia sex tourist busty fuck kentucky pornography laws marine corps uniform policy womens hosiery and sexy lingerie cant stop fucking female little girl playing with herself beach sex gallerys photos of woman having sex bikini meena nude boy military naughty nude women in free trailers hard times chili herndon virginia gay teen boy pics holy orgasm free live streaming webcam nude wife breeding watch her she they black twins porn fuck my lil sister girl fucks world largets dildo anal sex survey nude woman with big boob gay amature webcam vidieos hoe to enlarge penis excersizes accessory motorcycle vintage vaginal buzzing boney anal gay clubs in tucson arizona midget sex stars diffrent names of pussy great body nude escort cherry hill new jersey ass cheek massive naked cristian million abobise sex offender a long hard ride nude pics of dusten dimond mom wants sex with son free wmv sex indexes moorishgirl muslim women sex publishing bonanza rubber extrusion online information online black girl fingerbanging feet girl whore free hispanic teen porn kurotsuchi nemu hentai mama ta hard disk cloner billabong bandeau bikini barrington teen big tit and boob videos sue sex talk death between gay partners small firm breast junior girl flexible hoop earrings free oral photograph sex free cum in your face trailer naked pics of lisa lampanelli brutal anal rape gay gay toungs free live gay masturbation yasmine bleeth lingerie bibi pantyhose cheat code that tycoon work zoo bone me sex dayly ayumi motomura naked men having sex in locker room cupless bikini and crotchless performing anal sex raised as girl bangedup horse fucking woman freebie lesbian sex

evet

Sunday, June 1st, 2008

 derrick tyson - a pretest once (k)new of the polite cycles

(bim)

eskimoların uyguladığı burun sürtmenin dudaklarınkinden çok daha  hijyenik ve tercih edilir bir öpüşme biçimi olduğunu tuvalet eğitiminden de önce kafama kazımış ve bu alanda kendisiyle defalarca pratik yapmamı sağlamış olan annem, çocuk sahibi olmanın yolunun annenin bunu çokçokçok istemesinden geçtiğini söylemişti.

bir gün oturdum ve arkadaşımın beni sürekli bir pop yıldızına benzetip duran ama bu yıldızı beğenip beğenmediğini bir türlü anlayamadığım abisinden çocuk sahibi olmak için gözlerimi sıkıca kapayıp çokçokçokçok istekte bulundum. fakat çocuğum olmadı.

anneme gidip “yalan söyledin. bana öğrettiğini yaptım ama çocuğum olmadı.” dedim. o da “ama önce evlenmen lazım.” dedi. çocuk sahibi olmak için birden ikinci bir koşulun ortaya çıkmasından yıldım ve arkadaşımın abisi ile ilişkimi bu aşamada, bir anda onlarca başka erkekle bir araya geleceğim ilkokula bile daha başlamamışken, o kadar ciddileştirmeyi uygun bulmadım.

(bam)

annem yalan söylemişti. hem çocuklar, hem de eskimolar hakkında… üstelik 16 yaşıma gelip de hala dudaktan öpüşmemiş olursam bu korkunç bir başarısızlık, hayat boyu unutulmayacak bir utanç olarak kayda geçecekti. bir kaç ay içinde gerçekleşmesi gereken bu büyük an geldiğinde mahçup olmamak için öpüşen -çoğunlukla da bunun abartıldığı kadar da harika bir şey olmadığını söyleyip duran- arkadaşlarıma başımızı hangi açıyla eğmemiz gerektiğini, dudakların alması gelen şekli, karşımızdaki dilini ağzımıza sokarsa dillerimizi ne şekilde dövüştüreceğimizi defalarca anlattırmıştım ama zaman aleyhime işliyor, öpüşülecek nitelikte bir çift dudak bir türlü benimkilere meydan okumuyordu.

(bom)

16. doğumgünümde evde parti veriyordum. o sıralar anemon’un mimarlık öğrencisi havalı abisi ve arkadaşlarıyla akşamları çıkmaya başlamıştık. grubun en esrarengiz üyesi sendin. çok sessiz ve derindin, hiçbirimiz seni beğenmeye cesaret edemiyorduk. doğumgünü partimin sonuna doğru kapıdan girdin.  bana doğru yaklaşırken, yanımdakine “aa bu da mı gelmiş? ben çağırmamıştım ki.” dediğim sırada eğilip müziği kısmış olduğunu ve evi dolduran herkes bu sözlerimi dinlerken, lacivert gözlerini bana dikip “doğum günün kutlu olsun.” demekte olduğunu fark ettim.

(çatlasın)

sonraki karşılaşmamız havalı abi grubumuzla çocukluktan sıyrıldığımızı herkese ilan etme fırsatı bulacağımız bir açılış gecesindeydi. o gece göz göze geldiğimiz andan itibaren benden ayırmadığın bakışlarınla başa çıkabilmek için kendimi cin mentaya verdim. dans ederken deniz kenarında yürümeyi teklif ettin. “hayır. hazır değilim!” diye bağırdım içimden. ama gözlerinin kuvvetine karşı gelemedim. dalgaların yakınında, bir masaya yaslanıp beni kendine çektiğinde öyle korktum ve heyecanlandım ki, kalbim durdu.

( )

“işte ölüyorum” diye düşündum öpüşürken. “ölmek çok güzel ama birazdan gelip cesedimi bulduklarında ve burada öpüşürken kalbimin durduğunu anladıklarında o kadar güzel olmayacak.” çırpınan ruhumun vücudumdan çıkmasına engel olmam lazımdı. hangisi hangimizin dudağı hangisi kimin bacağı benim tenim nerede sona erip seninki nerede başlıyor, hepsi birbirine karışırken, o güne kadar yaşamak hakkında bildiğim her şeyin ve kendi varlığımın sıfırlandığını,  beni o andan itibaren hissedeceklerime karşı koruyacak hiçbir şeyimin kalmadığını biliyordum.

beni kucaklayıp havada döndürdün, döndürdün, döndürdün. iyi ki ve maalesef ölmemiştim ve dünyaya dönmüş olmakla birlikte, hala uçuyordum işte. yere konunca bu dayanılmaz zevk ve saadet karşısında yaşadığım mağlubiyetten toparlanmaya çalışıp “senin kız arkadaşın olmak istemiyorum.” dedim.

(düşmanlar benim)

ne öpüşmek ne de kıvrana kıvrana acı çekmek insanı öldürmüyordu. o geceden iki gün sonra adını bir daha duymayacağımı sandığım bir yere aylarca dönmemek üzere gittim. ama nereye gidersem gideyim, karşıma çıkan herkes o geceyi ve seni yüzüme vurur gibiydi. seni düşünmemenin imkansız, düşünmenin katlanılmaz olduğu zamanlarda beliren tek ve çok zayıf bir kurtuluş ihtimaline tutunuyordum: bir gün sana hayır diyebilmek.

(de artık bir)

o gün, çok uzun zaman sonra, bir kayak tatilinde geldi. beni görebilmek için uğraşmanı izledim. sonra çok güzel, çok içli, çok derin, neleri sevdiğini, nasıl biri olduğunu birazcık öğrenebildiğim ama o hiç geçmeyen aylar boyunca çektiğim cehennem azabını asla yok edemeyecekleri için sadece parçalanan gururumun yaklaşan galibiyetinin habercileri addettiğim sözler ve anlarla dolu bir gece geçirdik. “yarın.” diyordun sürekli “yarın.” “hayır” diyordum “hayır. hayır. hayır.”

sabaha karşı karda yuvarlana yuvarlana otelime dönerken ikimiz de gülüyorduk. otomatik kapılı asansöre geldiğimizde “buraya kadar.” dedim. içeri girdim. asansörün kapısı kapanmak üzereyken ayağını dayayıp durdurdun. “son defa soruyorum…” dedin. yüzündeki ifadeyi gördüğümde bir defa daha hayır diyemeyeceğimi, bunun ne geçmişte çektiğim ne de sensiz geçirdiğim bütün zamanlar boyunca çekeceğim acıları dindiremeyeceğini anladım. derin bir nefes aldım.

tam o sırada, tam belki söylenmesi için bir saniyenin yeteceği tek kelimeyi sarfedecekken ben, tam seni yanıma alacakken, ayağını çektin. ve öylece, o son bakışının hatırasıyla başa çıkacak kabuktan yoksun olduğum hayatın korkunçluğuna doğru yükseldim ben.

(sevgilim)

o geceden belki 9, belki 10 yıl sonra harika bir yaz akşamı, iskelede bukowski’nin kadınlar’ını okuyarak g noktamı gıdıklayıp durduğum ve sabaha kadar sonradan adını hatırlayamayacağım biriyle öpüştüğüm için uçağı kaçırdığım bodrum tatilinden  dönmüş, mutfağa yemek hazırlamaya giderken, nedense, hiç yapmadığım şekilde televizyonun düğmesine basmıştım. içerden, ali kırca’nın tanıdık sesinin hemen ardından bir ses daha duydum. senin sesin! koştum. yüzün görünmüyordu ama senin sesindi, bizim gibi insanların ancak mesleki konularda bir kaç dakikalığına görünebildikleri televizyonda, çok kötü bir durumda, çok kötü bir şeyden bahsediyordun.

oturdum.

zaman ne kadar kötü olursa olsun, olup bitenler, sesin, flulaştırdıkları yüzün, seni kucaklamamak için direndiğim her sefer, yaralarımız, başına gelenler ne kadar kötü olursa olsun bu defa yenilmeyecektim ben.

pazartesi günü ilk iş sonradan bir suikastle öldürülecek müdürümüzün cadaloz sekreteri nergis hanım’a gidip “psikiyatristinizle randevunuz ne zaman?” dedim. “hayrola?” dedi. “lütfen,” dedim “hastanede tedavi gören cem isimli birinin olup olmadığını ve ne zaman ziyaret edebileceğimi öğrenebilir misiniz?” “tamam” dedi “perşembe günü öğrenirim, merak etme”

sana gelecektim. asansörün yanlış anda kapanan kapısını şimdi açacak, zamanında esirgediğim sevgimi serbest bırakacak, seni bu korkunç hayatımızda daima iyi bir ihtimalin bulunduğuna inandıracaktum. bugüne kadar olanlar ne olursa olsun artık buradaydım ve bu defa seni alacaktım. ben.

(var)

cuma sabahı nergis hanıma gittim. dünyanın en acımasız kadınlarından biri olması muhtemel nergis hanım yüzüme merhametle baktı. “pazartesi atmışlar onu hastaneden. içeri eroin sokmuş.” dedi.

bir ihtimal daha var mıydı gerçekten?