
(bim)
eskimoların uyguladığı burun sürtmenin dudaklarınkinden çok daha hijyenik ve tercih edilir bir öpüşme biçimi olduğunu tuvalet eğitiminden de önce kafama kazımış ve bu alanda kendisiyle defalarca pratik yapmamı sağlamış olan annem, çocuk sahibi olmanın yolunun annenin bunu çokçokçok istemesinden geçtiğini söylemişti.
bir gün oturdum ve arkadaşımın beni sürekli bir pop yıldızına benzetip duran ama bu yıldızı beğenip beğenmediğini bir türlü anlayamadığım abisinden çocuk sahibi olmak için gözlerimi sıkıca kapayıp çokçokçokçok istekte bulundum. fakat çocuğum olmadı.
anneme gidip “yalan söyledin. bana öğrettiğini yaptım ama çocuğum olmadı.” dedim. o da “ama önce evlenmen lazım.” dedi. çocuk sahibi olmak için birden ikinci bir koşulun ortaya çıkmasından yıldım ve arkadaşımın abisi ile ilişkimi bu aşamada, bir anda onlarca başka erkekle bir araya geleceğim ilkokula bile daha başlamamışken, o kadar ciddileştirmeyi uygun bulmadım.
(bam)
annem yalan söylemişti. hem çocuklar, hem de eskimolar hakkında… üstelik 16 yaşıma gelip de hala dudaktan öpüşmemiş olursam bu korkunç bir başarısızlık, hayat boyu unutulmayacak bir utanç olarak kayda geçecekti. bir kaç ay içinde gerçekleşmesi gereken bu büyük an geldiğinde mahçup olmamak için öpüşen -çoğunlukla da bunun abartıldığı kadar da harika bir şey olmadığını söyleyip duran- arkadaşlarıma başımızı hangi açıyla eğmemiz gerektiğini, dudakların alması gelen şekli, karşımızdaki dilini ağzımıza sokarsa dillerimizi ne şekilde dövüştüreceğimizi defalarca anlattırmıştım ama zaman aleyhime işliyor, öpüşülecek nitelikte bir çift dudak bir türlü benimkilere meydan okumuyordu.
(bom)
16. doğumgünümde evde parti veriyordum. o sıralar anemon’un mimarlık öğrencisi havalı abisi ve arkadaşlarıyla akşamları çıkmaya başlamıştık. grubun en esrarengiz üyesi sendin. çok sessiz ve derindin, hiçbirimiz seni beğenmeye cesaret edemiyorduk. doğumgünü partimin sonuna doğru kapıdan girdin. bana doğru yaklaşırken, yanımdakine “aa bu da mı gelmiş? ben çağırmamıştım ki.” dediğim sırada eğilip müziği kısmış olduğunu ve evi dolduran herkes bu sözlerimi dinlerken, lacivert gözlerini bana dikip “doğum günün kutlu olsun.” demekte olduğunu fark ettim.
(çatlasın)
sonraki karşılaşmamız havalı abi grubumuzla çocukluktan sıyrıldığımızı herkese ilan etme fırsatı bulacağımız bir açılış gecesindeydi. o gece göz göze geldiğimiz andan itibaren benden ayırmadığın bakışlarınla başa çıkabilmek için kendimi cin mentaya verdim. dans ederken deniz kenarında yürümeyi teklif ettin. “hayır. hazır değilim!” diye bağırdım içimden. ama gözlerinin kuvvetine karşı gelemedim. dalgaların yakınında, bir masaya yaslanıp beni kendine çektiğinde öyle korktum ve heyecanlandım ki, kalbim durdu.
( )
“işte ölüyorum” diye düşündum öpüşürken. “ölmek çok güzel ama birazdan gelip cesedimi bulduklarında ve burada öpüşürken kalbimin durduğunu anladıklarında o kadar güzel olmayacak.” çırpınan ruhumun vücudumdan çıkmasına engel olmam lazımdı. hangisi hangimizin dudağı hangisi kimin bacağı benim tenim nerede sona erip seninki nerede başlıyor, hepsi birbirine karışırken, o güne kadar yaşamak hakkında bildiğim her şeyin ve kendi varlığımın sıfırlandığını, beni o andan itibaren hissedeceklerime karşı koruyacak hiçbir şeyimin kalmadığını biliyordum.
beni kucaklayıp havada döndürdün, döndürdün, döndürdün. iyi ki ve maalesef ölmemiştim ve dünyaya dönmüş olmakla birlikte, hala uçuyordum işte. yere konunca bu dayanılmaz zevk ve saadet karşısında yaşadığım mağlubiyetten toparlanmaya çalışıp “senin kız arkadaşın olmak istemiyorum.” dedim.
(düşmanlar benim)
ne öpüşmek ne de kıvrana kıvrana acı çekmek insanı öldürmüyordu. o geceden iki gün sonra adını bir daha duymayacağımı sandığım bir yere aylarca dönmemek üzere gittim. ama nereye gidersem gideyim, karşıma çıkan herkes o geceyi ve seni yüzüme vurur gibiydi. seni düşünmemenin imkansız, düşünmenin katlanılmaz olduğu zamanlarda beliren tek ve çok zayıf bir kurtuluş ihtimaline tutunuyordum: bir gün sana hayır diyebilmek.
(de artık bir)
o gün, çok uzun zaman sonra, bir kayak tatilinde geldi. beni görebilmek için uğraşmanı izledim. sonra çok güzel, çok içli, çok derin, neleri sevdiğini, nasıl biri olduğunu birazcık öğrenebildiğim ama o hiç geçmeyen aylar boyunca çektiğim cehennem azabını asla yok edemeyecekleri için sadece parçalanan gururumun yaklaşan galibiyetinin habercileri addettiğim sözler ve anlarla dolu bir gece geçirdik. “yarın.” diyordun sürekli “yarın.” “hayır” diyordum “hayır. hayır. hayır.”
sabaha karşı karda yuvarlana yuvarlana otelime dönerken ikimiz de gülüyorduk. otomatik kapılı asansöre geldiğimizde “buraya kadar.” dedim. içeri girdim. asansörün kapısı kapanmak üzereyken ayağını dayayıp durdurdun. “son defa soruyorum…” dedin. yüzündeki ifadeyi gördüğümde bir defa daha hayır diyemeyeceğimi, bunun ne geçmişte çektiğim ne de sensiz geçirdiğim bütün zamanlar boyunca çekeceğim acıları dindiremeyeceğini anladım. derin bir nefes aldım.
tam o sırada, tam belki söylenmesi için bir saniyenin yeteceği tek kelimeyi sarfedecekken ben, tam seni yanıma alacakken, ayağını çektin. ve öylece, o son bakışının hatırasıyla başa çıkacak kabuktan yoksun olduğum hayatın korkunçluğuna doğru yükseldim ben.
(sevgilim)
o geceden belki 9, belki 10 yıl sonra harika bir yaz akşamı, iskelede bukowski’nin kadınlar’ını okuyarak g noktamı gıdıklayıp durduğum ve sabaha kadar sonradan adını hatırlayamayacağım biriyle öpüştüğüm için uçağı kaçırdığım bodrum tatilinden dönmüş, mutfağa yemek hazırlamaya giderken, nedense, hiç yapmadığım şekilde televizyonun düğmesine basmıştım. içerden, ali kırca’nın tanıdık sesinin hemen ardından bir ses daha duydum. senin sesin! koştum. yüzün görünmüyordu ama senin sesindi, bizim gibi insanların ancak mesleki konularda bir kaç dakikalığına görünebildikleri televizyonda, çok kötü bir durumda, çok kötü bir şeyden bahsediyordun.
oturdum.
zaman ne kadar kötü olursa olsun, olup bitenler, sesin, flulaştırdıkları yüzün, seni kucaklamamak için direndiğim her sefer, yaralarımız, başına gelenler ne kadar kötü olursa olsun bu defa yenilmeyecektim ben.
pazartesi günü ilk iş sonradan bir suikastle öldürülecek müdürümüzün cadaloz sekreteri nergis hanım’a gidip “psikiyatristinizle randevunuz ne zaman?” dedim. “hayrola?” dedi. “lütfen,” dedim “hastanede tedavi gören cem isimli birinin olup olmadığını ve ne zaman ziyaret edebileceğimi öğrenebilir misiniz?” “tamam” dedi “perşembe günü öğrenirim, merak etme”
sana gelecektim. asansörün yanlış anda kapanan kapısını şimdi açacak, zamanında esirgediğim sevgimi serbest bırakacak, seni bu korkunç hayatımızda daima iyi bir ihtimalin bulunduğuna inandıracaktum. bugüne kadar olanlar ne olursa olsun artık buradaydım ve bu defa seni alacaktım. ben.
(var)
cuma sabahı nergis hanıma gittim. dünyanın en acımasız kadınlarından biri olması muhtemel nergis hanım yüzüme merhametle baktı. “pazartesi atmışlar onu hastaneden. içeri eroin sokmuş.” dedi.
bir ihtimal daha var mıydı gerçekten?