Online Dating

Archive for May, 2008

sonsuz ağaç

Friday, May 30th, 2008

amy stein - return 

hummalı histi aşkın
ateşli hastalık gibi,
beni yarı bilinçsiz
uzaklara götürür getirirdi.
gümbür gümbür sarsılır da,
bir türlü haykıramazdım
ateşli hastalık gibi,
karşı koyamadım.

ah o hummalı hissi aşkının
tamamen teslim almak için beni
mutlak karanlığı beklerdi.
düşlerimde devinir durur,
“rüya değil bu, inan” diyen sesine
tutkuyla uzanırdım
gözyaşlarımdan sıcacık
ıslanırdı tenin,
halime ağlardım.

hummalı histi aşkın.
bütün o kızları nasıl öptüğünü düşününce
onları senden çıkartmak için,
ah bütün o kadınlar kızlar-
geçmişi yerinden koparmak için
imkansızca çırpınırdım.

senin belalı aşkın…
belki aşk da değildi
tutku, sevda, ihtiras
bütün o kocaman sözlerden farklı bir şeydi.
ben çözmeye çalıştıkça,
kendine dair bütün tanımları yıkar geçerdi.
dile gelmek için
yeni bir dil gerekti bana o zaman.

hummalı histi aşkın…
yıllarca senden uzak,
yokluğunu bağrıma bastım.
sen kendinden vazgeçtin de
ben o saf, kutsal, küçük şeyler adına
bekleyenlerin nefsindeki
anlaşılmaz şeyler adına
vazgeçemedim.

hummalı hissi aşkının
sönmedi silinmedi.
sadece katı, köşeli durumlara dayanamayan kalbim
yuvarlak, yumuşak bir yalnızlığa bürüdü beni
yok, yakınmıyorum.
artık içimde çiçek, kuş ve çarpıntıdan çok
gökyüzü ve toprağı barındıran
sonsuz bir ağaç var çünkü.

 

the tangled webs we weave

Thursday, May 29th, 2008

 candace meyer

bir insanla öbürünü birleştiren nedir?

yoksunluk ne kazandırır? ordan doyumsuzluğa ne kadarlık yolumuz vardır? beceriksiz ilişkilerin eksik örümcekleri, ne işe yarıyor bu ağlar?

arkadaşlarının sevgilileriyle beraber olan adam ve ana kraliçe, sordular, yok bunları değil, geleceğe dair hesaplar. dedim ki: servet ve sefaletin,  yoksunluk ve sahibiyetin aynı olduğu bir yer var, ben gördüm, bunları geçelim. o zaman, konumuzun istismar olduğu şu sıralarda, oruç ve onur sahte birer sığınaktır, tamam. insanın içini doldurulması zor bir ifrat hissiyle boşaltacak faaliyettnse, olacak olanın olmamasının gizeminden, geriliminden faydalanmak… amerikadan gelen yirmiüç yaşındaki yeğen, bir tek kız arkadaşım oldu, diyor. o da muhtemelen eski sevgilisini kıskandırmak için çıktı benimle. dakikalarca türk kadınlarının küçük ayaklarından ve kızıl saçların güzelliğinden bahsediyor. yoksunluk arzuyu ne güzel besliyor bak.  simdi klimalı evinde acele duşun ardından hızlı düşüncelerine geri döndüğünde, saçlarımı, rengini, kokusunu, ellerindeki izlerini aklına getirebilir misin ki? küçük ayaklarım güzelliklerini gösterebilirler mi sana, dolabın ağzına kadar doluyken?

soruma SEKS diye cevap veriyor ana kraliçe, ama o da nasılsa bir kaç sene sonra bitecek, o zaman? o zaman başka arılar bulunacak, hayali anlamsızlaştıran deneyimler, yasağın heyecanına başvurulacak, kayık kıyıda beklerken açılmanın güvenli rahatlığına… sonra gene düşünceler üşüşecek, düşünceler ne seksle, ne alkolle, ne seyahatle, ne başarıyla, ne alışverişle sakinleşmeyecekler, ömrün boyunca sol beynine yaptığın yatırımın gümbürtüsü… sus biraz.

ben olmayanın yanındayım. bozulmayan güzelliğin. içte kalanın, söylenmeyenin.. ortaya çıkmayanı hiçkimse yok edemez, hassastır, ömrümüzden kıymetlidir. pahalı hediyeleri severim. yalan olsun ne yapalım, itiraf ettim ya sığınak bile değil, ödlekliğin basit bahaneleri… sen üzülmekten ben yaşamaktan korktuğum için. sen yaşarsın, ben üzülürüm. konuşmadık ama sorunu duydum, cevap kendini verdi, şimdi veda vaktimiz geldi.

kucaklaştığımızda, hepsinin aynı olduğu yerdeyiz ikimiz. mükemmel. sessiz. bizi birleştiren bir şey var. ne olduğunu hiç bilmeyelim.

RİNG

Monday, May 26th, 2008

 dieter huber - klone

Boğazımdan yükselen iyilik duygusu,
İnsanlara benim öğrettiğim şeyler
Ve bir konuşma şekli halinde geri geliyor.

Bir konuşma şekli öğrettim

Ve tekrarlarla açılıp giden kesintisiz şeyler.

Benim çölde kaktüs görmediğimi herkes biliyor,
Bu bir konuşma şekli.

Kaktüsün başka bir şey anlatmadığı,
Bir konuşma şekli.

Çölde bir kaktüsün yalnızca çölde bir kaktüs olduğu,
Bir konuşma şekli.

Aşk başkadır bunlardan

Ve tekrarlarla açılıp giden kesintisiz şeyler.

 

Ahmet Güntan / Voyıcır 2

bavullara öğütler: sysiphos

Friday, May 23rd, 2008

nicola ranaldi 

bandın kenarındasın. götleriyle ilişkilerini tam kuramamışlar gibi bavulların ilk atıldığı yere yakın olma kaygın yok. sonlara doğru bir yerde duruyorsun. çükleriyle ilişkisi bozuk bütün erkekler gibi elinde laptop çantan. her zamanki gibi ilk bavullar boşa dönüyor, ilk çıkanların sahipleri geç geliyor. bant dolmaya başladıkça, kenarda bekleyenler kendi bavullarını uzaktan tespit edip tam önlerindeyken bir kazaya mahal vermeden kavramak üzere hamle yapmaya hazırlanıyorlar. bavullar, bant ve yolcular, hepimiz aynı amaca ve birbirimize yöneliğiz, öyle değil mi? yolcular bavullarını banttan çekip arabaya koydukları an bir rahatlama ve hemen hayata geçmek üzere acele ile banttan uzaklaşıyorlar. bavul bandı etrafında zihin ve bedenlerini mükemmel şekilde kullanabilen varlıklar, insanlar.

ama bizimki başka bir hikaye… şöyle seyredecek: ben birazdan daha önce olduğu gibi önüne geleceğim, sen beni görecek ve gülümseyeceksin. ama tam Önüne geldiğim sırada, herkesin yapması gerektiği gibi yerinde bir hamleyle beni almayacaksın. öyle. zorla mı? bavul senin değil mi? hem kim biliyor ki senin olduğunu? çekip gitsen kimse durdurup da BEYEFENDİ hop bavulunuzu unuttunuz demez ki. keşke içimde bir bomba olsa da tam önündeyken, sen yine gevşekçe gülümserken BOOOOOOOM diye patlasa. ama kim bana neden bomba koysun.  olacağı şu: boudoir şişesini kıracak. mayolara ve ipek kutralara akacak. sen sanki havaalanlarındaki bavul bantları geçici buluşturma yerleri değilmiş de ben bantta böyle biteviye dönerken senin beni seyredişin seyahatin ta kendisiyimiş gibi Oradan bana bakmaya devam edeceksin. ben sonunda fermuarımı KİM açacak benim? donlar ve kremler ve ayakkabılar ve içimdeki kitap kimin eline geçecek? diye endişelenirken belki de sen her Önünden geçişim varlığımın ve Sana aidiyetimin bir teyidiymiş gibi kendini İYİ hissedeceksin. halbuki ha nehir ha bavul, bir önce önüne gelenle şimdiki aynı değil ki. bana bak. aynı mıyım? içimi aç BAK. etrafın boşaldı, görmüyor musun? sadece bant değil nehirler bile BİR GÜN duracak. sadece kırılası laptopun elinde hareket etmeyerek neleri değiştirdiğini bilsen, ACABA o zaman çeker miydin beni sonunda nereye bırakacağı belirsiz belirsiz belirsiz belirsiz                  (neden noktalama işaretleri miniskül ve kapital olamıyor)

boudoir

Thursday, May 22nd, 2008

nobuyoshi araki - tokyo diary 

kapı açık kalmış.

sadece arkadaşlarının eşleriyle beraber olan adam: merak etme, diyor. ortaya çıkarsa bu ancak bilinçaltı bir ihtiyaçtandır. peki, dolunayda ağaca tırmanan kedi ve küçük oğlanın babası nereye kayboldu? maddenin yok olması mümkün müdür?

bunu bilemeyiz, diyorsun. dönme ihtimali her zaman vardır.

taj mahal oteldeyiz. başka deyişle dünyanın kalbi. havuzbaşında taş aslanlar ve tuhaf kuş sesleri ve uyuyan söğüt: belli ki bu bizim son yazımız. ten yazı. sadakat zaferdir, demişti telefondaki ses ama bak parfümümü değiştirdim. bir de içimdekini görsen. yarım sütyen mi? diyorsun. sevişme özlemi: sıcak, nemli, gölgeli, bilinçaltı bir ihtiyaç dışında ortaya çıkmayacak, odamıza çıkıp kitap okur ya da ağlar ya da kaybolur gibi kendiliğinden ve mecburen… odaya çıkıyoruz, bir başka deyişle dünyanın kalbine giden yol. ben ya kitap okuyor ya ağlıyorum. bir tek alışveriş yaparken sonunu unutuyorum. seni gölgede uyumak üzereyken seyrediyorum. gözlerimden içeri çok küçük ve öldürücü sinekler, tırmandıkları ağaçtan dönmeyen kediler, ve hafızamı kapatacak sinsi bir kertenkele sarhoşluğu hücum ediyor.

sadece arkadaşlarının eşleriyle beraber olan adama da, 40 gün boyunca telefonda adımı söyleyip kapatan yabancı sese de, sana da inanmıyorum. sana inanmadığım için içimdeki kelimeler dışarı başka şeyler olarak çıkıyor: başkasının bavulunu almışım. kendi bavuluma benzediği için filan değil, varışın kötü işaretçisi bavul bandı kayıtsızca dönerek sabrımı imtihan ederken onlarca yanlış ve içeriği belirsiz bavul arasından birini çekivermişim işte: başkasının bavulunu almışım,  rastgele veya ilahi tesadüfle, mazeretim o sırada daima olduğu gibi başka şey düşünüyor olmam ve dünyanın kalbine vurduğumuzda söylesene mülkiyet nedir ki? mazeretim: içinde her gün iki defa değiştirsem iki yılda bitmeyecek kadar yeni kıyafet olsa da önemsemezdim ama sen bana dokunuyorsun sen bana dokunduğunda 1 artı 1in 2 etmediğinden emin oluyorum, bunun son yazımız olması umurumda bile değil, mazeretim: başka türlüsü olamazdı, bu kesin ve diyorsun ki kulağıma çok yakın, havadan bile sıcak ve nemli bir nefesle, fısıldayarak diyorsun ki…

ama ben o sırada her zaman yaptığım gibi neden rakamların da tıpkı harfler gibi miniskül ve kapital olamadıkları gibi otistik bir şey düşünüyorum işte.

biri geldi,
 

hiatus

Wednesday, May 14th, 2008

 pat brassington - bird in hand

iki doğumgünü: bir kırk, bir yirmiüç yaş. slav akademisyenle ikinci karşılaşma. bazen sesimin tonunu itici derecede yükseltiyorum. dikenli tel çekmenin bin yolu var. yanıma geliyor. biraz önce biz derken sen ve kimi kast ettin?  ben ve kocam. demek evlisin. bu hiç şansım yok mu demek oluyor? avukatımı istiyorum. avukat istemiyorum. karnım ağrıdığı ve vücuduma daha fazla ihanet etmek istemediğim için sürekli içki isteyip geri gönderiyorum. heyecanlı bir kadının çarptığı bardak yere düşüp parçalanıyor. küçük cam parçaları eteğimin altından bacaklarıma saplanıyor. klozette oturup kalmam bacaklarımda bulamadığım cam kırıklarının murakaminin hikayesindeki kulağa kaçıp kadını içerden kemiren minik sinekler gibi vücudumda dolaşıyor olmalarından mı yoksa muhtemel bir ishalden mi bilmiyorum. yaşamak ve kitaplar, karşılıklı dışlarlar, örneğin F1 partisinde kitap okunamaz. yaşam iç sıkıyorsa kitaplarda fayda var. kureishi, murakami, coetzeeden seçiyorum. sen doğru bulmadığın için buradan müzik, kitap, film tavsiyelerini kaldırmıştım ama bundan sonra susup sadece bunlara işaret etmek istiyorum. insanın kitap ya da kitap eleştirisinden başka şey yazmaması gerektiğini düşünüyorum. mektuplar ve günlükler ve e-mailler ve toplantı notları ve iyi dilek mesajları ve terk notları… hepsi boş. ancak kitaplar, kitap eleştirileri ve bir rujdan müteşekkil bir ayna iç sıkıntısını çatlatabilir. sonra yaz gelir.

OH PAPATYA

Friday, May 9th, 2008

peter franck

patlamak üzereyim yok patladım boooooooom diye de görünmedi duyulmadı. gündüz iş saatinde. oturamazdım. fırladım. bir yokuşun dibinde arabadan atladım. i-podu sonuna kadar açtım. bana bir şey olmuştu. yürüyüşümden yüzümden anlaşılıyor olmalıydı. o gece birbirinden ayrılan kabloların ucu, normale dönmem gerektiği zaman yanlış uçlara bağlanmıştı, zaman yolculuğundakiler gibi dönüş yolu şaşmıştı ve ben o geceden beri böyle bir ekstremden diğerine kayıyordum işte. tabancaya bir YANLIŞLIK oldu dediğimde, ne hissedersen o artacak, bu yüzden kafanı iyi düşüncelerle meşgul et demişti. ve o geceden beri bir kaykaycı gibi düşmemek için kafamı normal düşüncelerle meşgul etmeye çalışıyorum radyoda dinlemeye mecbur olduğum julio iglesias şarkısı, yapmam gereken gündelik bir telefon konuşması feci bir sıkıntı, hayatın nefessizliğine dair bir işaret olarak içimde şişmeye başlar başlamaz kovalıyorum. ama işte durup dururken ofiste oturup her zaman yaptığım işlerle meşgul olurken normal işler ve düşünceler ve aktiviteler ve konuşmalar arasındayken patladım işte. klavye masa gün hayat konuşmalar ilişkiler birden çok yavaaaş küçük daracık geldi içimden çığlık atarak kaçtım. yokuşun dibinde arabadan indim. energizer tavşanı gibi hızlı müzik ve cikletle yokuşun tepesine geldim. spora gittim: faideli bir enerji boşaltım kanalı. ordan mangoya gittim kimseyle hiçbirşey konuşmadan ordan bir yerlere daha gittim. olmazsa eve kum torbası almalı. hayat pakedi yırtılabilen bişey değil ki ve düşüncelerim o kadar hızlı geçiyordu ki, hayatın yavaşlığı herkes ve herşey baygın ve sağlıksız burdan gitmeli yeniden hindistana veya bilmiyorum gündüz karanlıkta dansedilebilecek bir yer var mı? kimyasal düzenimde bir bozulma oldu doktor mutlaka bunun için de haplarınız vardır NORMALLİK HAPLARI bu sırada hızla aceleyle zıplayarak yürürken kimbilir ne kadar zamanın geçmiş olduğunu ve muhtemelen artık o daireye başkalarının yerleşmiş olduğunu ve yerleşmemiş olsalar bile hala mesai saati olduğunu ve olmasa bile aradan geçenleri düşünmedim düşündüysem de zihnim yakalayamadı bu düşünceleri çünkü ben hızla ve aceleyle kapının önüne gelip kapıyı yumruklamaya başlamıştım. yumruklarken bir an kendime gelir gibi oldum saçmalayan kendimi görebilirdim ki kapıyı açtın şimdi düşünüyorum da daha gündüzdü üstelik kaç yıl olmuştu ve sen ordan taşınmış ve birisiyle beraber ve daha bir sürü şeyler ve sen kapıyı açtın ve hiçbir şey demeden… bir kelime bile etmedik.

üstüne bir sigara içmesini bilsem bir sigara içerdim. üstüne düşünmesini bilsem üstüne düşünmek isterdim. ama bir kelime bile etmedik. bana delirmiş olduğumu söylemediğine göre delirmemiştim. gün ne yavaştı ki hala bitmemişti. berbere gittim artık ilk sözlerimi sarf edebilirdim: “saçlarımı değiştirin.” tereddütle bakmayın insan denen sıkıcı şeyler. “çok NATÜREL oldu.” normallik saçları. bu sabah telefon açıp misafiriniz bekliyor, dediler. kimseyle randevum yok, dedim. randevusuz gelmiş, dediler. saçlarımı atkuyruğu yapmıştım ve günün yavaşlığına dayanabileceğime inanıyordum. iyi ve kötü düşünceleri kafamdan uzak tutmayı becerebilirsem kahvesiz içkisiz karbonhidratsız NORMAL bir gün için randevusuz misafire “gel sana bir yasemin çayı yapayım” demeye hazırdım.

hotel taj mahal, room 1711

Thursday, May 8th, 2008

VEDA

theresa hubbard & alexander birchler - holes

bunu sonraya bırakalım istersen.

kapkaranlık sokakta kırıta kırıta birazdan ıstakoz emeceğimiz restoranı ararken, turuncu sarili yaşlı kadın kaldırıma üzerinde uyuyacağı örtüyü seriyordu. “dönelim” dedim “bu sokak tekin bir yere varıyor olamaz.” kalkıp omuzumu tuttu kadın. para isteyecek, diye düşündüm ve ben onu da bütün hintliler gibi şimdiye kadar tanıdığım herkesten çok sevdiğim için, hemen vereceğim. “trishna?” dedi heyecanla. başımı salladım. sokağın sonunu işaret etti. parlak gözleri gözlerimde, gülümsedi. kaldırımaki yatağına yerleşti.

biz de onun gibi yapalım. burası mumbai. öyle kalsın.

hotel taj mahal, room 1711

Wednesday, May 7th, 2008

DURUP İNCE ŞEYLERİ ANLAMAK
arnis balcus

“bana gömleğini ver” diyorum. kumsal sonsuz. su ılık. hiç ışık yok. dalgalar güzel şeyler anlatıyorlar. yıldızlar “budur” diye küçük işaretlerini veriyorlar. kum diyor: uzan. nasılsa kimsecikler yok. artık bir baş olmayan başımdan birbirlerine karışan beyaz gömlek ve çıplak bacaklarım ve dalgalar ve kumsal ve gökyüzü ve dünyanın sona erdiği yere bakıyorum. bizden başka hiç kimse yok. hiçbir yerde. hiçbir zaman. gülüyorum. “çok mutluyum.” “sen?” gülüyoruz. dalgalar gece kumsal gök yıldızlar birlikte çok büyüyoruz. goa hep yaptığını yapıyor: kabul.

burada herkes sevişmeli, diye düşünmüştüm. burada düşünceler geçmez. gözleri yumup düşüncesizce öpüşmeli çünkü cennetteyiz. ama günümüzde işler böyle yürümüyor, zamanın durdurulabildiği yerde zamanla yarışan, sonuç odaklı adamlar ve kadınlarız. öğlenleri açık büfeden koyu renk baharat soslu ağır yemekler koyuyoruz tabaklarımıza. sonra kaynaşmak gerekiyor. ben bunu yapamıyorum. her şeyin masum bir yolu var. “adım Sanat” diyor. ayaklarımı bakır bir kasenin içinde çiçek yapraklarıyla dolu suya sokuyor, mis kokulu yağlarla ovduktan sonra ayağa kalkıp gözlerime bakıyor: “burada siz tanrısınız” diyor. “sorun değil, etraf tanrıdan geçilmiyor” diye düşünüyorum. minik, kullan-at bir külot verip “çarşafı kaldırdım, lütfen uzanın” diyor Sanat. dediğini yapıyorum.

burada herkes sevişmeli, diye düşünmüştüm, ama bu daima bir başkasını gerektiriyor ve arkasından onlarca komplikasyon. üzerinde blow job is better than no job yazılı tişört giyen Yugo otobüste “istanbulda seks hayatı nasıl? ” diye soruyor. “eğer deney yapmak istersen odama gel. ot da var.” ardından “anlaştık mı?” diye elini uzatıyor. deneyin bitiminde de el sıkışılıyor olmalı. iş toplantısındayız, amaç iş bağlamak ve çoktan öğrenmem gerekmez miydi ki (ah) kimselerin vakti yok… on chesil beachin son sayfasında katıla katıla ağlıyorum, büyük ödülü alacağımı daha bilmediğim törene giymek için bavuldaki en kapalı ve bol kıyafeti arıyorum.

burada herkes sevişmeli, diye düşünmüştüm ve ben hala gereksiz yere dokunulmaktan hoşlanmıyorum. Gordon yapmacıkça elimi öpüyor “yaklaşma öyle mavi gözlerinle” diyorum, “yeşil” diyor. sürekli yanmakta olan dilimi içkiyle rahatlatıyorum. kumsalda likit gözlü hızmalı abanoz kadınlar i am julia, i am tina diye kendilerini tanıştırıp üzerime baharat kokulu kumaşlar sarıyorlar. hintli gençler portekiz halk dansları yapıyorlar. oda arkadaşım Elma bir karakter defosu olarak gençliğinin tüm gereklerini yerine getiriyor. yaşlı ve vakitsiz kaldıklarını sanan adamlar çocuklarının fotoğrafını gösterdikten sonra oda numarasını istiyorlar. insan hangi yaşa gelince düzelir? hangi yaşa gelince bozulur? “suratına patlatsaydın ya tokadı” diyorum ama kimse burda zamanın durabileceğine inanmıyor. palmiyenin altına uzanıp, geçmişsiz ve geleceksiz olmanın yaş, oda numaraları, mojito ve hindistana aşısız gelmekle ilgisini hiç düşünmeden gecenin hışırtısını dinliyorum.

burada herkes sevişmeli, diye düşünmüştüm, nasılsa sonunda mutlaka sabah oluyor. gözlerimi açtığımda sevdiğim bocalama: burası neresi? bu tepemde dönen pervane? pencerenin dışındaki palmiye? şimdi başı sola çevirip kim var kontrol etmeli. burası cennet. zamanın durabildiğine kimselerin inanmadığı çağımızda, ancak bu kadarı-

hotel taj mahal, room 1711

Wednesday, May 7th, 2008

PROLOGUE - IRREVERSIBLE

nicola ranaldi

on my birthday he gave me a pill. at my instant of hesitation, he said: this is the wrong pill. it will fuck you up and you wont make it to the plane tomorrow. i laughed.

it was the wrong pill. once when i felt so loving and blissfull and a kiss was not merely a kiss, me and you and our skins and our souls and the music and the night and the time and the life all integrated into something indescribably beautiful and when i touched you you were so much more than anybody could ever be and i was so much more than myself and this happiness was so deep and endless and i was so perfectly full of love that i thought: its never going to be the same again. i saw that i am capable of this much love and happiness, this potency ill always bear…

this was the other end of the candle. i was made into a pointless mass of apathy. when i saw someone approaching i clenched my teeth with terror. these people who thought i cared for them, who wanted something of me which i did not have and would not give. everyone and everything were to be avoided at all costs. i was covered with permanent new paint in black. DO NOT TOUCH. do not even come close. i am disintegrated, removed of all feelings i might once have had, you see. i have no supply of what you want from me. except a flow of meaningless words that pour out inadvertently like puke. i know you all pretend to be here for me but just GO. i am fucked up and there is no undo. the music sucks, people suck, time sucks, i am sucked up. so i will keep on clenching my teeth and observing this pointless person made from me who everyone must immediately run from and never come back to until this pill finally lets me go to sleep. but they wont go they keep coming to me. trying to talk touch demand me to be a self i cant be anymore. because the pill is in me and no matter how much time passes and how many times i pee and pretend its long gone out of my system it will be there like a virus knowing what it showed me. because weve been in it, in this hollow abyss once. it will always be there, nodding.

for my last birthday. i was given a pill that presented me meaninglessness. and now i have to pack my permanently conked out self and go. i have a fucking plane to catch you know.