Monday, April 28th, 2008
g.o.a.

haklısın, hayatta bir sürü acılar çektik. ne istediğimizi bilemedik. bildiğimizde söyleyemedik. söylediğimizde istemedik. dengesiz ebeveynlerimiz oldu, manyak öğretmenlerimiz, bir türlü en iyi arkadaşları olamadığımız en iyi arkadaşlarımız, maalesef uyum sağlayamadığımız ve maalesef mükemmel uyum sağladığımız sevgililerimiz ve telaffuzu ölümden beter eski sevgililerimiz oldu, çekilmez patronlarımız ve dayanılmaz elemanlarımız oldu, ne çok insanla, olayla, düşünceyle uğraşmak zorunda kaldık. ne çok yalan dinlemek ve söylemek zorunda kaldık. kaybetmekten korktuk kazanmaktan korktuk geçmişten korktuk gelecekten korktuk yalnızlıktan korktuk bağlanmaktan korktuk gitmekten korktuk kalmaktan korktuk unutmaktan korktuk unutamamaktan korktuk uçmaktan korktuk inmekten korktuk başkalarından korktuk kendimizden korktuk. “korkma ben varım!” demedi kimse.
haklısın, para yok aşk yok değişiklik yok rahat yok anlamı yok. hüzün güzel bir şarkı, ıstırabın yıkıcı hazzından vazgeçmek zor ve özlemek insana hala ölmemiş olduğunu hatırlatıyor.
ama artık bavulu toplayıp uçağa binmek lazım. en kötü kabuslarında çıplak ayakla umumi tuvalete girdiğini göreni bokların, sucu çocuk reklamına ağlayanı perişan çocukların üzerinden zıplatmak lazım. istikamet doğu. istikamet sefalet. istikamet karmaşa.
böyleyken böyle. bazen sadece memnun olmak lazım. bugün, bir dilek hakkımı tuttum
ve bıraktım.

Soluk soluğa bağırdım: “Şaka
Tüm bu olanlar. Gidersen beni öldürürsün.”
Güldü tüyler ürperten bir rahatlıkla
Ve dedi: “Rüzgarda durma, üşürsün.”
Anna Ahmatova
Kurumuş bir meşenin gövdesine gizlenip,
durmadan kemiren melek, incecik dallara
geldiğinde, canını acıtır meşenin.
Ve meşe inleyerek;
canım acıyor, çık içimden, artık yeter der.
Herkes kendi ağacına dönmeli
İçinden yılan geçen gölgesi
Rüzgarı getirenler de.
Bejan Matur - Rüzgar Dolu Konaklar
bu memlekette çocuk sevgisinin ne anlama geldiği üstüne iyice bir düşünmeliyiz.

nightwatching‘in küçük perisi, geceleri damda buluyor rembrandt’ı… ben periyim, diyor, bebek getiririm, oğlan olursa daha pahalı… yandaki yetimhanede yaşıyorum, babam işletiyor orayı. misafirlere hizmet verebilmemiz için bir an önce kanamamızı istiyorlar, kanamazsak kendileri kesip kanatıyorlar bizi. sonra babası alıyor periyi kendi evine hizmetçi olarak, babasından bir bebeği oluyor, bacakları yok diyor rembrandta, bak! damdan aşağı bırakıyor kendini, yerçekimsiz bir yere doğru uçmak üzere… 13 yaşında var mıdır?
“13 yaşındaydım. halamın yazlığında uykudaydım. tuhaf bir şey olduğunu fark edip uyandım. yatağımın kenarında biri oturuyordu, elini külodumun içine sokmuştu. gözlerimi gizlice aralayıp baktım ayhan eniştemdi. gerçekliğe aykırı bir durumdu, rüya görüyor olabileceğimi düşündüm. içeride halam, kuzenlerim uyuyordu. eniştemin elinin orada olması çok tersti, midem bulanıyordu, klozetteki suyu içmek gibiydi, büyük yanlışlıktı. sesimi çıkarıp bu inanılmaz şeyi umuma çıkararak, hayatımızın derisini parçalamak istemedim. sonra nasıl oldu bilmiyorum, ya ben yerimde uyanacakmış gibi hareketlendim, ya da holde bir ışık yandı, eniştem fişek gibi odadan fırladı. kalktım. mutfağa gittim, ışığı yaktım. hemen, eve, yumuşak yatağıma dönmek zorundaydım. halam geldi. suratın bembeyaz dedi. midem bulanıyor, dedim. köfte dokunmuş olmalı dedi, köfte dokunmuş olmalı, dedim, hemen eve dönebilir miyim? neden? dedi. hiçbişey. enişten sabah bırakır seni dedi. sonra sabah oldu, eniştem her zamanki eniştemdi, o arabanın içinde şişen zaman ve yalan kusulamayacak kadar sinsi ve sessiz, sonra, eniştem, halam, annem, babam, nasıl da aynı kaldılar, bu korkunç yanlışlığın suratlarındaki tezahürünün nasıl farkına varmadılar. 13 yaşındaydım, benim suratım değişti, suratım ve ardında ne varsa, hepsi, her şey, tamamen değişti. “
akraba, komşu, amca, otobüs yolcusu, doktor, şu bu tarafından cinsel istismara uğramamış bir tek kadın tanımıyorum. çoğunlukla çocukken oluyor bunlar, cinselliğin sınırları zihnimiz ve vücudumuzda daha tam belirlenmemişken, neyin şefkat neyin taciz olduğunu ayırt edecek donanımdan yoksun, aciz olduğumuz sırada… adını koyamayacak kadar tecrübesiz, yüzlerine vuramayacak kadar masumken olup daha teşekkül etmemiş cinselliğimizi sakatlıyor. ne kadar, ne feci derecede incinebilir olduğumuz daha başlamadan kazınıyor kadınlık tarihimize… otobüste pantolonun şişkinliği popomuza dayandığında bir defa bağırmayı becerdik mi, bir kere yırttık mı, hem kadın hem çocuk olmanın verdiği o çifte ezikliği, o zaman azalıyor bu taarruzlar… yine de, muğlak ve müphemden olabildiğince yararlanarak devam ediyorlar. böyle.
kaç yıl oldu bilmiyorum, uyurken gözlerimi kapatmıyorum.
Yeah, that’s Sylvia. She told a bunch of lies about my sister Paula and now she’s being punished. If you want, you can put this cigarette out on her arm. You won’t get in trouble because Mom says it’s okay.

hak etmek ne korkunç fiil.
“‘Kusurlu mal’ çıktığı anlaşılan Defolu Kızlar, bazen bütün bir köy ahalisinin katılımıyla, ahlaki ‘konsensus’uyla ‘temizlendiğinde’ Doğu’da-’E, ama o da hak etmişti!’ fikriyatı ve hissiyatlanması, maalesef Bu Topraklar’dan ne kadar çitileseniz çıkmıyor. Çıkmıyor! Olcay Tiryaki ‘Sen kimin koynundan çıkıp geldin bakalım!’ diye gecenin dördünde kızını öldürseydi, zımni ya da açık bir tasvip ve anlayışla karşılanırdı. ” yazmış perihan mağden.
şişman, kıro, patlak ve iktidar sahibi adama kadın gazeteci, “sonuçta her kadın yuvası olsun ister” dediğine ve adam sünnet düğününde attığı kurşuna benzer bir özgüvenle “o sabrı gösteremedi ve sınavı geçemedi; o yüzden de evliliği hak etmedi. ” diye cevap verdiğine göre şimdi, tam sikişirken biz, tam boşalmak üzereyken “karım ol…” diye fısıldayınca sen, irkilmemeliyim. yavaş ve itinalı sevişmemizin şahikasında, dörtnala vaziyetteyken bu taleple açılmalı sihirli kapılar. kasanın yanına konan gofret ve cikletler gibi… beğendiğin malı eve götürme isteği… bunu hak ettiğim için başım daha da dönmeli. ama konumuz baş dönmesi değil.
konumuz onaltı yaşında bir kız: sylvia likens. yıl 1965. amerika’nın indiana eyaleti. karnavalla turneye çıkan babası, sylvia ve 15 yaşındaki kız kardeşini temmuz başında, ilk kez tanıştığı 7 çocuklu komşu gertrude baniszewski’ye haftalığı 20 dolardan emanet etti.
ekim sonunda sylvianın o evde bulunan çıplak ve ölü bedeninin her tarafında sigara yanıkları, açık yaralar, iç organlarında kanama, karnına dağlanmış ‘ben bir fahişeyim ve bundan gurur duyuyorum’ yazısı vardı. bir de 3 rakamı, ona 4 ay boyunca işkence eden çocuklardan biri sıra S’nin alt yarısını sylvianın derisine yakmak için kendisine geldiğinde, harfin alt kancasını ters yaptığı için… gertrude mahkemede “hiç sözümü dinlemiyordu. ” diyordu. sylvia türlü sebeplerle giderek daha fazla cezayı hak ediyor, cezasını gertrude teyze liderliğinde mahallenin çocukları tekme tokat, kürekle dayak, kusmuğunu bokunu yedirme, çişini içtirme, kaynar su dökme, soyup vajinasına kola şişesi sokma gibi şekillerde rutin olarak veriyordu. sylvia uzun süre kaçmadı, ıstıraptan alt dudağını parçaladı, avuçlarına geçirdiği tırnakları ters döndü ama isyan etmedi. dayağa alışkın bir çocuktu, belki hak ettiğini düşündü, muhtemelen neyin büyüklerin ceza sınırını aştığını tahmin edemedi, boyun eğdi.
gertrude neden ona aylar boyunca işkence etti? kadının çocukları ve mahallenin diğer çocukları bu rutin işkencede ne buldular? komşular neden görmezlikten geldiler? çocuklardan birinin bahsettiği anne, eve gelenler, onları görmeye gelen ablaları? neden hiçkimse 4 ay boyunca bu kızı kurtarmadı? kardeşi neden kimseye söylemedi? söyledikleri neden duyduklarını ciddiye almadı? kim hangi sebeple neyi hak eder? hakkın dozuna kim karar verir? yetişkin çocuğunkini, erkek kadınınkini, insan hayvanınkini, güçlü güçsüzünkini, muktedir muhtacınkini, erk mağdurunkini mi belirler? hayat bir adım alışma oyunudur ya, birbirine dayanan ayaklardan biri, hep diğerinin geri çekildiği yere kadar ilerler. bu böyle, kanımız gertrude’unkiyle aynı kan ve sylvia belki o komşu çocuklarından biri olsa kızgın iğneyle harfleri kendisi kazıyacaktı acıyan tene. kendimizden başkasına bir nezaketimiz, eğer varsa mecburiyetten. bense herşeyin çift taraflı olduğunu düşünmek isterim, utancın da, aşağılamanın da paylaşıldığını.
nikita’nın ilham kaynağı maïwenn, hepimizin duymak için mahvolduğumuz şeyi film yapmış. yok. pişmanlık asla içlerinden, ağızlarından çıkmayacak. hak miktarımızı belirleyenler diz çökmeyecek, boyun bükmeyecek, vicdanlarını ellemeyecekler. cürüm vicdanın alabildiğinden büyük çünkü. filmde bilmemkaç yıllık sevgilisi “bu çocukluk travmalarını biraz abartıyorsun sanki“ diyor ona. sylvia ve kardeşinin eziyet dolu ayları boyunca bir kaç kez ziyarete gelen ablaları gibi aynı… hakikatli anne aysel gürel “iki kızımı da çok döverdim. onlara ‘beni affettiniz mi?’dedim, ‘affetmedik’ diye cevap verdiler” demiş. ben anneme beni dövdüğünü söylediğimde “saçmalama döver miyim hiç” dedi. “nerden uyduruyosun bunları?” insanın en yakınıyla bile aynı gerçeklikte bulunmadığı yer burası: hayat.
büyütmemeli. derin bir nefes çekip başı hafiçe eğmeli: [buraya klişe bir tabir yerleştirelim] oluyor böyle şeyler. hak etmişlerdir, etmişizdir deyip geçmeli. takdir-i beşeri.
Birisi gelse,
Birisi gelse,
Beni olduğum gibi sevse.
Evet, ben çölde her şeyi üç defa tekrar edenim.
Unutabilirdim.
Unutma imkânım olurdu.
Unutabilirdim, unutma imkânım olurdu,
Tekrar sevebilseydim.
Ben dualarını bilmiyorum.
“Ne biliyorsan yaz!” dediğini duydum,
Ne biliyorsam işte yazıyorum.
Yazdıklarımı saklayacak şeyler saklayan o bedevi:
Sevgilim gel bul çölde beni,
Sevgilim gel bul çölde beni,
Ben seni bulamıyorum,
Ben seni bulamıyorum,
Bulamıyorum çölde seni.
Birisi olduğum gibi sevsin beni.
Ahmet Güntan / Voyıcır 2

çok güzel filmler var. seyredince sona eriyorlar. eve geliyorum. anlık müsterihlikle imdb’den 10 puanı basıyorum. mevcut gerçekliğe dönebilmek için oyuncuların hayatlarına bakıyorum.
gözleri kaplan gibi büyüyen kız 2003’te ölmüş. malcolm amerika’ya gidip haftada 1000 dolarlık kokain bütçesiyle sefahatin tepesine vurmuş. daria ve mark gerçekten sevgili olmuşlar. birlikte bir komünde yaşamışlar. birkaç yıl sonra mark banka soymaktan hapse girmiş. hapiste ağırlık kaldırırken, ağırlık boynuna düşmüş, ölmüş. daria, dennis hopper’la evlenmiş. gestalt terapisi yapmakta imiş. türkiye’nin tek gestalt terapisi uzmanı sakallı amcanın bana yaptığı masaj, masaj sırasında göğüslerimi okşaması terapinin bir parçası mıdır? bunu bilemiyoruz. neden yabancıların göğüslerimizi okşamasından hoşlanmıyoruz? ne kadar güzel ve iyi kalpli ve zeki ve becerikli ve istekli olsak da bazı şeyler olmuyor, olduramıyoruz. çünkü hepimiz çocukluktan geçtik ve bazı ebeveynlerimiz var. 300 bin kişilik izlanda’da böyle filmler yapıyorlar bravo! diyoruz, orda herkes birbirini tanıyor olmalı, diyoruz, aktör sayısı kısıtlı olduğundan aynı aktörleri iki filme serpiştirmiş olmalılar, diyip gülüyoruz. bir çocuk ağladı mı ben de ağlıyorum. ağlamaktan utanmadığım tek yer burası. biraz daha kalmak istiyorum. burası varlığımın kesin olmadığı tek yer, varlığımın muğlaklığı teyid edilsin. sabahtan oturalım buraya, gece fark ettirmeden gelsin, çekim esnasında hiç kimsenin kötü niyetle ağlatılmadığı filmler içimizi dağıtıp geçsinler. böyle şeyler.
bedava jameson’ları içerken bana jameson’ın hikayesini anlatıyorsun, protestanları ve katolikleri ve viski içince çok neşeli oluyorsun, neşeli olduğun zamanlarda kendime öfkem çoğalıyor benim, gene de gözlerimdeki siyah boyanın bütün suratıma dağılmış olduğunu söylemiyorsun. “yüzüme bakmadığın için” diyorum. arada, iğrenç çin yemeğini iştahla yerken… iğrenç çin yemeğini iştahla yerken… iğrenç çin yemeğini iştahla yerken… derken… çok tuhaf bişey oluyor. o beğendiğin bina artık yok, demiştin. filmde yaktılar ya. o kadar açıdan birden gösterdiler, maket olamaz. onun gibi bir şey oluyor işte mevcut gerçekliğimizde, duvarda kırmızı güller, etraf parası kısıtlı üniversite öğrencisi kokuyor, telefon çekmiyor. ben, bizim olan binayı yakmakta serbest miyiz? diye sormuştum ya. “maket olamaz.” diyorum. “dön bak dünyaya” diyorum. “çölde çay ne biçim çeviri be?” diyorum. birisi dürtsün beni, lütfen. gideceğimiz yere vardık, desin. sen iğrenç çin yemeğini iştahla yerken, ben kendime, kendi öfkeme, çocukluğumun vahşetine, hayatın sessizliğine kızarken, derken. biri, ışıklar yandı, desin, kalk! yeniden seversin desin biri, hatta defalarca bile sevebilirsin, 3 kere tekrar edersen bak, unutmak mümkün desin, benim de herkes gibi unutmama imkan verilsin lütfen sen iğrenç çin yemeğini iştahla yerken

kinbaku ustası go arisue “mazoşistlere çok dikkat etmek gerekir” diyor. film boyunca siyah güneş gözlükleri takıyor. ben de kendime farklı bir hava vermek isterim, betül mardin gibi topuz, gülriz sururi gibi göz makyajı, lagerfeld gibi gözlük. ama olmuyor, şıpsevdiyim, tezcanlıyım, güneşe bakmaktan hoşlanıyor, gözlüğü gözümde tutamıyorum. “aslında sadisttirler. ne kadar ilerleyebileceğiniz konusunda sizi yanıltırlar. durmadan daha fazlasını ve hatta sonunda ölmek isterler.”
kötü rüya görmekten başka şansım yok. zaman yok. kötü rüya görüp kötü rüyaya uyanıyorum. bırakma vakti diye düşünüyorum. ama zaten benim bırakma zamanı olduğunu düşünmediğim zaman yok. tek başıma, spontane, bir sinemanın karanlığına gireceğim anı özlüyorum.
profesör evladı olduğu için infial yaratan başak, annesinin boğazını neredeyse kafasını vücudundan ayıracak kadar keserken “benden başka çocuğunun olmadığını, böylece onun soyunu tüketeceğimi düşündüm.” demiş. belki dememiştir. ben “zavallı kız” dedim, “zavallı kadın demek istiyorsun” dedi.
demek istemiyorum. bir çocuğun annesinin gırtlağını kesebilmesini sen canice buluyorsun, ben anlıyorum. üstelik akıl dediğin bir kuştur, seninki kafesinde pişpirik mi oynuyor? üstelik akıl dediğin bir kuştur, seninki kafesinde pişpirik mi oynuyor? üstelik akıl dediğin bir kuştur, seninki kafesinde pişpirik mi oynuyor? üstelik akıl dediğin bir kuştur, seninki kafesinde pişpirik mi oynuyor? üstelik akıl dediğin bir kuştur, seninki kafesinde pişpirik mi oynuyor? üstelik akıl dediğin bir kuştur, seninki kafesinde pişpirik mi oynuyor? üstelik akıl dediğin bir kuştur, seninki kafesinde pişpirik mi oynuyor? üstelik akıl dediğin… hayır uçmadı, olan purple haze isimli smoothieyi klavyeye devirmemdi. o sırada patronumu yarışa götüremediği atlar konusunda teselli ediyor oluşum bir işaret değildi. klavye mor frambuaz püresini emerken merken merken merken merken merken merken merken merken merken merken merken merken merken merken merken merken merken merken merken patronuma üzülmemesini söylüyor, sağlığın şu hayattaki en önemli şey olduğunu vurguluyordum.
sonra laptopa, coco ve onun bütün fikir ve ihtiraslarıyla birlikte veda ettim. servisi aradım, tamir edebileceğinizi sanmıyorum dedim. birkaç güne kadar şirket malına hıyanetten kovulacak, gişede bozuk üçbuçuk lirayı bırakıp kendimi sinemada bulacaktım.
robert frost’un şiirini öğrendiğim günü mıh gibi hatırlıyorum. önümde daima iki yol bulunduğunu, az yürünmüş olanı takip etmemin yeterli olduğunu zannedip duruyorum. yanlış. başkasının bilgisayarının karşısına oturuyorum. klavyesi yumuşak, ekranı karanlık, sesi çok yüksek. en güzel yönü: benim değil. bilgisayarınız çok eski model, klavyeyi hiçbir yerde bulamıyoruz, diyor servisteki. hmm, diyorum.
bu sabah birine bilgisayarım yok, konuyu başkasına iletebilir misin, demekteyken tam, bilgisayarınız yolda geliyor, diye müjdelediler. parmak uçlarımda artık bana riayet etmeyen bir klavye, üstelik akıl dediğin