från andra våningen
Tuesday, January 29th, 2008
dış kapının önündeki floresan cızırdayarak yanıp sönüyor. ev sahibi yemek soğuduğu için mahzun. biz (ben ve o), geç kalmakla ünlüyüz. komşularını tanıyor musun diye soruyorum. karşıda evli, küçük çocuklu bir çift var diyor, ama maalesef adamın kaynanası alt katta oturuyor. geçen akşam anahtarı unutmuş, dışarda kalmışlardı, bizim evin penceresinden geçmeye cesaret edemedi diye ezdi bunu. avustralya şarabı iyi, projeksiyondan seyretmek iyi, filmde herkesin yaşlı ve şişman ve soluk benizli olması iyi, kadın sabahlığının önü açık dolaşıyor. içinde bir şey yok. “bak” diyorum (ben). “genel temayül böyle.” “filmlerde…” diyor (o). bu diyaloğu kaç defa tekrarladığımızı hatırlayıp, benim de suratımı beyaza boyayıp ömrümün geri kalan bölümünü bir sette geçirmem gerektiğini düşünüyorum. kahirenin mor gülü bir gün açacak, bundan eminim. burdan oraya, ordan buraya geçiş olacak, hatta daha da iyisi gerçekliklerimiz bir olacak (vuslat). şimdilik ölümden yana ümitliyim. sen de fark etmişsindir, sahneler birbirlerini takip etmiyorlar, ya da daha iyisi, tıpkı mısralar gibi beklenen düzeni takip etmiyorlar, kendi başlarına da okumasını bilmek lazım, doğumgününe herkesin gelmesini isteyen küçük kızın gözlerini bağlayıp kayalıklardan aşağı itiyorlar. neden-sonuç bağlantısızlığı iyi. insan bir kaç acı ayrılık geçirmişse NEDEN? sorusunun anlamsızlığını kolayca kavrıyor.
çukulata istiyorum. üstünde meşhur ağlayan çocuk resminin başörtülü kız versiyonu basılı pakedi getiriyor (diğeri). rus çukulatası diyor, fabrikası şehrin ortasında, moskova’da nehirden çukulata kokusu geliyor. çukulata nehre inanmakla iyi etmişim. sihirbaz, adam bölme numarası sırasında adamın karnını kesiyor. sihir derken karnı kesilen adamı götürdükleri erkek doktor, bir türlü karısından boşanmadığı için ağlayan kadın meslekdaşına cevap vermiyor. lise 1’de ilk tiyatro oyunumuzun galasında kimlik bunalımı yaşadığı için yüzünü kaybeden kadını canlandırırken rolümün hakkını verebilmem için kafama geçirilen yastığın verdiği geçici körlükle seyircilerin üzerine yürümüştüm ben de. sahnedeyken patlayarak gülmüş, inince sessizce ağlamıştım. bir erdem olarak mahçubiyete inanıyorum. insan kaynakları konusunda uzmanlaşmış arkadaşlarım yüzleşme problemim olduğunu söylüyorlar. yıllardan 1999, karanlık salonlarda dünyanın sonuna dair filmler seyrediyoruz. daha stockholm’ü görmemişiz. acı bir ayrılığın tam öncesindeyiz. yıllardan 2008, bu yıl 65 yaşında olacak roy andersson insanlık ve varoluş çırpınışları hakkındaki ikinci filmini çekmiş. ben dünyanın sonunun gelmeyeceğine inanmakla iyi etmişim.



