Online Dating

Archive for December, 2007

la dame sans regrets

Monday, December 31st, 2007

“merak edecegime, pisman olurum.”

                                                             Kayip Eldivenler, 31.12.2007 Kopenhag

 

 

blow up

Monday, December 24th, 2007

paul elledge - kathleen in my dream 

alkol. berbat ama tanıdık. “burası ne sikik bir ülke” diye bağırıyor kulağıma fazla yakın bir adam sesi. dönüp bakıyorum, ümitsizliğe kapılıyorum. sigarasının dumanını üflüyor. “bunların içi ne paçozdur bilsen” diyor yanındaki hacivata. “hayal prensesi… ama ver desen, vermez.” öfkeli fallusuna ensemde vantrologluk yapmakta haklı, hizmet fukarası bir kadınım.

alkol. berbat ve tanıdık. herkes strip club deneyimlerini anlatıyor. tayland’da vajinalarıyla gazoz kapağı açan kader kurbanları, tokyo’da dünyanın en güzel kadınlarının etrafında soyunduğu direkler, paris’te insanı seksten soğutan meni musluğu s&m delikleri…  ilk lokmayı ağzıma alıyorum. çok acı. çokçokacı. dilim zonkluyor. dudağımda değdiği yerler şişiyor. bir ısırık daha alıyorum. yangın var. acıdan konuşulanlar anlamlarını değiştiriyor. yabancı, tuhaf bir zevki var acının. damian masadaki diğer iki erkeğe “kun’da tantrik seks kursuna gittim, hayatım değişti” diye tavsiyede bulunuyor. şiş ağzımla, “boşalmadan orgazm olmayı kast ediyorsun” diyorum, diğer erkeklerin konuya ilgisi sıfırlanıyor. damian lacivert gözleri, hak edilmiş gençliğiyle “kendiniz için öğrenin” diyor, “zevkim bine katlandı, bir hayvana dönüştüm.”

acıdan telef olmuş, damian’ın hevesle parlayan lacivert gözlerine bakıyorum, victoria’s secret’tan bir yıl içinde aldığım sütyenleri şöylece bir sayıp, “ben gitsem?” diyorum, “kadına düşen pek bir şey yok” diyor, bonservisin cazibesine kapılıp bu gece kendimi 7 ayrı noktadan orgazm pratiği için damian’ın tantrik enerjisine emanet etsem, masadaki altı kişi altıbine bölünürüz hepimiz. değmez. ama çok değil, belki bu geceden 100 yıl sonra, bizim boşalma odaklı boş seks hayatlarımız çoktan sona erip  bütün bu aşk ve ahlak müsamereleri, bu gereksiz karmaşa arkaik kaldığında, o zaman bütün uçlar birbirine değecekler, alkollü içecek şirketleri yeni alanlara yatırım yapacak, biz insanlar daha az para harcayacağız, daha az sinirli olacağız.

o zamana kadar, ağzımı kavuran ateşi söndürmek için biraz daha alkol… berbat ve tanıdık ama ben burda bilmemkaçıncı votka toniği reçeteli ilaç gibi kafama dikerken, etraftaki açık uçlara gülümseyip birbirimize göz kırparak birbirimizin sevgilileri karşısında erotik dans figürlerini yalandan icra ederken, bu kadar neşeli ve mutlu ve iyi bir gecede ezberimdeki replikleri sahneye hiç çıkmadan milyonuncu defa tekrar ederken, performansımı kötü bir film gibi ileri sarma arzusuyla izlemek yerine, hafızasız bir karanlıkta berbat tekno müzik ve tanınmadık bir zevkle, kimsenin asla kaybetmediği oyunlarımızın, bu mutlu, kutlu hayatın, alkolün, saatin, sevecenliğin yükünden kurtulmak, patlamak istiyorum.

çıldırmış şairler

Friday, December 21st, 2007

 candace-meyer-9.jpg

pencerenin içindeyiz, dışarda ne var? ayaklarımızda kalın çoraplar. bağırarak şarkı söylüyoruz. “senn… vaktinden çok sonra gelenn… sevdalıı bir yağmur gibisinn… çisil çisil gözlerimden… senn… çıldırmış şairlerin… titreyen mısralarında… bahsettiği perisin” kafamızda, bu kadar yıldır bu kadar çok tilki bu kadar çok beslenip semirmiş olmasa, ah, daha kısık sesle söylemeye ve hatta söylediklerimize inanmaya başlayabiliriz. üstelik kaşarlanmamak için kendimizi tecrübesiz bırakmakta nasıl itina etmiştik. yok canım. hem biz bayramda, işteyiz çalışıyoruz. yün fanilalarımızı giyip dünyanın en güzel erkeklerinin bulunduğu şehirde, yine de, üşüyoruz. çok yakın gelen ama çok uzak ve çok uçucu bir mutluluğa kadeh kaldırırken etrafımızdaki yakışıklılarla ilgilenmiyoruz. birbirimizle de… birbirimizle çok fazla ilgilendik çünkü. o kadar fazla ilgilendik ki, ilgiyle temizlenen lekelerimizle birlikte fazla çitilenmekten kumaşımız bozulmuş mudur dersin? kendimizi kuşanasımız gelmiyor, bayramlık yenilere duymaya başladığımız görmemiş merakımızı şimdilik gizli tutuyoruz. “her şeye rağmen pişmaan değiliiim… ama yine dee… bazen düşündüğüüüümdeee…” üstümüze kalın kazaklar giymeliyiz. çocuksuluğumu ayıplamaya mı başladın? gene dans etmek istesem… tek bavula sığar mıyız? pijamalardan başlıyorum, donlar, çoraplar, termal fanilalarımız… gözlüklerini kaldırıp, gözlüksüz kalınca birden masumlaşan gözlerinin köşelerinden çapakları alırken, direniyorsun. hâlâ. ayaklarını kapıp, başparmak tırnaklarının köşelerinde biriken çorap pamukcuklarını çıkarmaya kalkıştığımda tekmeler atıyorsun. bacaklarımız çıplak. yakında bir otel odasında uyuyor olacağız biz. iki ayrı yatak olmasına itiraz ettin. tek kişilik bir yatakta bir çizgiye incelmiş olacağım demektir senin ahtapot kollarının bacaklarının arasında. “uyandığın bu sabaha… gözlerin bakmaz mı… beklenen gün geldi…” o gün saçmasapan bir şey için, bağrışacağız. sinirimin zirve anında kanıt tutmak üzere, beni videoya çekeceksin, telefonu kafanda kırmak isteyip, içimde artık anlaşamadığımıza hayır hayır çok küçük şeyler için bile, maalesef artık anlaşamadığımıza kanaat getireceğim. bu buz gibi, yabancı, dünyanın en güzel erkeklerinin yaşadığı yerde, şu kapıyı açsam, şu bardan içeri girsem diye düşüneceğim. içersi sıcacık, artık ne kadar bağırıp haykırsam da sesimin çıkmasına engel olan lineer bir tarihten, tortulardan habersiz, onlarca güleryüzlü, sarışın, sarhoş insan… bir içki ısmarlasam yanaklarım ısınsa, gözyaşlarım kurusa… sen hala beni videoya çekiyor olacaksın. otele vardığımızda benim öfkem çoktan melankoniye çevirmiş olacak. seninki sabit. banyoyu doldurup ağlayacağım.  “gönlümde derman yok inan bir nefesliik… ne bir avuntu ne de biraz ümiit…” ayrı yataklarda tanıdık ve buruk bir hisse uyanacağız.  yok canım. iki yılbaşı öncesiydi. 7-8 kişiydik, holde kapmıştın beni, yanak yanağa dans etmeye başlamıştık. ali’nin genç sevgisine yakalanmıştık “vaaaaay!” diye bağırmıştı. “bu kadar zaman sonra bile…” eldivenler… kaşkol… ponponlu şapkalarımız… diş fırçalarımız… dudak koruyucumuz… tek bavula sığarız. tek kişilik yatağa sığarız. kemanlar… “alışmak sevmekten…

deleted scenes

Tuesday, December 18th, 2007

my little red dick 

hiçbir şey eskisi gibi değil. rakamlar, bir gün 940’tı ertesi gün 320. geçen ay çayı dilara getiriyordu, bu ay maria. the magus’u bitirmeye çabalıyordum, bir hedef, şimdi tahsin yücel’in madame bovary çevirisi gırtlağımı sıkıyor. çok hastaydım ve bundan ölmeyeceğimi bildiğim için, bir nevi temizlik gibiydi, her akşam sadakatle yatağa, ihtiyaç duyulan nekahate dönecek olmanın sakinleştiren bilgisi. ama iyileştim: yenilenen yaşam öfkesiyle puantiyeli bir elbise alıp arkadaşlarımla şarap içtim. allah sevdiği kuluna önce kaybettirir sonra buldururmuş. ethem dede’ye 77 göbek vaat ettim, evlilik cüzdanımız bulunmadı. bulduğum bir mektup oldu. içinde vajinamın kıvrımları, dudaklarımın büründüğü çeşitli bordo tonları, bakışlarımın hatırasından meydana getirilmiş, okurken tuhaf bir panik ve yabancılık hissiyle boş kaldığım cümleler vardı. mektubu ona verdim. “askerde bizim yemeklerimizin içine bir sürü şeyler katıyorlardı.” dedi. 80 yaşına basan betül mardin’e hayat size ne öğretti diye sormuşlar “affetmeyi” demiş. menekşe “insan hiçbir zaman seçeneksiz olduğunu düşünmemeli” dedi. benimkisi tam tersi: fiktif bir evrenin sarmalında seçenek sarhoşluğu. oysa hiçbir şey eskisi gibi değil ki. ve bakışların hatırasından bağımsız olarak, gözlerimizin görebildiği sadece önlerindeki.

birazdan sen, ben, öteki ve diğerleri, nasılsa uyuyacağız. ama kırmızı pullu dansöz kostümümü ikinci defa giymeme iki seneden az kaldı.

varlığın

Friday, December 14th, 2007

miranda lehman (still from a movie) 

belki burdasın, şimdi
burdasın ve hatta bu kuş desenli
bardağın içinden
dumanların tütmekte

elimi uzatıp tutmaya
kıyamadığım lacivert kartın
üzerindeki gümüş yaldızlı mürekkepsin
adım yazılı seninle

telefonumun içinde hazırsın
heyecanla bekliyorsun çalmasını
açınca kulağıma ve belki
dudaklarıma değmek üzere

belki de masada duran
gümüş, ince işli tokamsın
saçlarımı kavrayıp
üflemek üzeresin enseme

belki burdasın
hiçbir cisimle tanımlanamaz
ve sınırlanamazsın
burdasın hava gibi
dokunulmaz ve somutlanamazsın

olsun, belki burda burnumun
kirpiklerimin ucundasın
imkansız bir hayal değil
beni sarmalayan varlığın

burdasın belki de ölmedin
hayattasın

unbound

Monday, December 10th, 2007

nan goldin 

we dream of the unbound. of a house in an indefinite place, in an inexact time. with a window looking out to autumn serenity. a secretive bottle of red wine. you lie behind me on the cream-colored couch as i write about unrealized dreams. i am absorbed. i don’t turn back to look at you, i assume you are asleep. when i hear your soft voice, i get up, slowly approach you, give you a kiss. the room is warm. you pull my white sweater over my head. you unhook my lacy, powerless bra. i unbutton your shirt. our skins heat up. you whisper in my ear, i giggle. you run your finger along my back, i tremble. we become completely naked. we sit facing each other on the floor. close enough to touch, far enough to watch. you extend your right hand and touch my breast. i reach towards you, hold your neck. our eyes defy each other quietly. we kiss. you say “i’d do anything you ask for” i don’t reply. we grab each other’s bodies. we compare our strengths. we both give in. you are and have been the only man who makes me come, entirely, easily, simply. we become damp and drained. i feel a warm gratitude for all this, your being. i bite my lip. i get up. go to the computer. save the file. i make my hair into a ponytail. change the cd. i don’t look at my watch. i hate looking at my watch. you are the reason for me to have it. i throw the wine bottle to the wastebasket. i press the button of the kettle. like a real loser, i always make the first move to get up and get to life. even if i abstain from looking at my watch, i know, time is scarce. from then on i want to shout ‘bottoms up!’, get it over with, let the end quickly come. when time reminds its presence it’s unbearable to spend it. you get up, kiss me and disburse several of your beautiful words.  meanwhile, the room leaves the dream. soon you’ll be going. have a quick shower. make your bag. look at your watch. you’ll have a plane to catch. you’ll cheerfully ask me if there’s anything i want. i’ll say “no”. i’ll be impatient to let you go. you’d do anything i’d ask for. i’d never ask for anything more. i close the door, keep the cold out, fill up the bath, take out my watch, look at its untanned mark on my skin, i begin to sing. in the unimagined house, in the unrequited dream. i remain.

perpetual debt

Friday, December 7th, 2007

lyndon wade

çok korktum. korku ne az, yersiz bir endişe payını da barındıryor. korkunun karşılamadığı hakikat, bir telefon konuşmasında bildirildi. dehşete sessizce, kayarak düştüm. kaza yapmadan arabayı kullanmaya çalışır, bir yandan sekreterden her zamanki ses tonumu sapıkça muhafaza ederek şişli karakolunun telefon numarasını bulup bana bildirmesini isterken, aklımın yapı taşlarının artık işe yaramadığını, beni koruyamayacaklarını anladım. dağılsalar dedim, kayıyorlardı, birazdan eğer muhakeme edecek bir aklım kalmazsa belki, o zaman bu kadar feci olmazdı. dur. şimdi değil. şimdi aklına ihtiyacın var. toparlan. arabanın içinde bağırarak ağlıyor sonra ciddileşip birilerini arıyor neye yarayacağını bilmediğim bir yardım ümidiyle haber veriyordum. bir şeyler yapılsa, her şey pekala yerli yerine, iki saat önceki huzurlu haline dönebilirdi. ne yapsam her şey gene yerli yerine dönerdi? polise güvenmekten başka çarem yok ve hava da karardı artık. çabuk, vali yardımcısını devreye sokalım. yoksa bu karanlıkta onu bu koca şehrin can yutan labirentlerinde nasıl bulacağım? dönecek. dönecek. tereddüt etme, diğer ihtimali aklına bile getirme. yemin ediyorum. bir dönse, her şeyi sağlama bağlayacağım. böyle bişeyin bi daha hiçbirimizin asla başına gelmemesini sağlayacağım. taşlar kayıyorlar.

düşerken hızlanıyorlar.

evin kapısına geldiğimde, ordalar. hayal bu. hayal olup olmadığından emin olmak için yanlarına gidiyorum. dokunuyorum. hayat eski sükunetine aniden, sessizce dönüyor. hiçbişey olmamış gibi. hiçbişey olmamış gibi davranıyorum. şükranla dimdik, her akşam ne yapıyorsam aynısını… koca ömürde kaybolan 2 saat nedir? unuturum. böyle bişeyin bi daha asla başımıza gelmemesi için aldığım kararlara koyulurum. hayata nasıl kolayca dönüyoruz. akşam yeni açılan 8’e yemeğe gidiyoruz. sonra parti için insanlar geliyor. merhaba demek bana nasıl zor geliyor. hayatın içinde, her zamanki gibi güvenle, güleryüzle adım atarken, boşluklar var. o arada kaçan, hızlanarak düşüp burdan görülmeyen kıyıya çarpan birkaç taş. kalbime bişey oluyor. nefes alamıyorum. biraz oturmam lazım. tamamının sıfırlandığı yerden dönmüşken güleryüz ve güven göstermem gereken insanlara, program ve tatbikat dolu hayata nasıl dayanacağım?

limbo. yokmuş gibi davrandığımız, arkamızı dönüp içkimizi yudumladığımız o büyük ve daima ihtimal dahilindeki şey. deliliğin meşru olduğu sakin sonsuzluk. gerçek diye tutunduğuna deja vu  hissiyle gülümseyen tehditkar bilge. tanıdı beni, arada kendine doğru çekecek ayağımı. kötü bir delik açtı, ordan istediği zaman istediğini kadarını alacak bundan böyle.