Online Dating

Archive for November, 2007

kazâ

Wednesday, November 28th, 2007

joseph szabo - priscilla

“taksi şöförü elinde yakılmamış bir sigara tutuyordu. ‘tiryakiyim.’ dedi. ‘öyleyse neden yakmıyorsunuz sigaranızı?’ diye sordum. ‘yakarsam biter’ dedi.” yakarsa biter. yakmazsa, zevki hayalinde saklı, büyümeye devam eder. tiryakisi olduğu tat, onu tüketirken alabileceğinden kat be kat, derinleşip budaklanır. peki ya tam o sırada, bitmesin diye tutuşturmaya kıyamadığı tek ve son sigara, bir rüzgar eser de parmaklarının arasından uçarsa? o zaman ne olur tiryakiye acaba?

internette uzun zaman önce kendi kendime baktığım tarot  “gemi batıyor. artık terk etmelisin.” demişti, göründüğünden daha ciddiydi. ben de terk etmiştim, gemiyi, denizi, tarotu, interneti… gemiye ne oldu, kalsam kurtulma ihtimalimiz olur muydu, bunu bilmediğime memnunum. geleceğimi öğrenmek istemiyorum. duyduklarıma yönelmek istemiyorum. meşhur astroloğun gitmediğim randevuda söyledikleri bir bir gerçek oluyor. bir ayrılık, bir mutluluk, 2008 yılında doğacak bir kız bebek… o olacakları gördüğü için mi, yoksa yapanı şartladığı için mi gerçekleşiyorlar? gözyaşları ve dualar ve çırpınmalardan bağımsız olarak, her şey olacağına mı varır hakikaten?

milli piyango idaresi başkanı’nı öldüren müfettiş “bugün benim en mutlu günüm.” demiş. steril öğrenci şehri perugia’da bir gece vakti boğazı kesilen meredith’in katline utanma duygusu olmadığı için pek az sosyal inhibisyona sahip ev arkadaşı, facebook güzeli amanda’nın dahli ortaya çıkmış. cinayet seks odaklıymış, amanda’nın erkek arkadaşı ve çalıştığı barın sahibini de içeren, meredith’in katılmayı reddettiği bir orji ile ilgili olduğu sanılmaktaymış. ayça bir telefon konuşmasının ardından beşiktaş-üsküdar motorunda ayakkabılarını ve montunu çıkarıp suya atlamış. mutsuz olmak için ne çok sebebi varmış. kabahat ölümde mi? ölende mi, öldürende mi? bir gün 3. sayfada yer açsalar bana, maktül olarak mı görünürüm katil mi? yoksa her ikisi birden mi?

bir ilişki ne zaman tükenir? son sigaranın neresine geldiğimizi biliriz ama sarmallar halinde ilerleyen şu hayatta, bir ilişkinin neresine geldiğimizi nasıl tayin ederiz? gemiyi kurtarmakla canımızı kurtarmak arasındaki geri dönüşsüz sınırdan nasıl geçeriz? sigarasını yakmaya kıyamayan tiryaki nasıl kaldırıma çömelip izmarit aramaya başlar? istatistikler %50 şans veriyor, bu durumda ömür miâd olarak geçerli bir süre midir? ne feci bir oran, oran bile değil, trenin durmadığı, kimsenin inmediği ama gene de toplamı sayıya bölünce beliren farazi kasaba olmalı burası. yoksa, bir tarafa düşmeden durulabilir mi %50’de, pür dikkat hiç kımıldamasan bile?

bunlar, cevaplarını bilmediğim sorular. kötü bir kaptan, iyi bir tiryakiyim. sigara içmiyorum ama annem “bu kırmızı paltonu artık atalım” deyip duruyor. üstünde yanık izleri var.

zifaf

Monday, November 26th, 2007

 zheng gougu - tokyo fairy tale 9

beyrut. birlikte ilk seyahatimiz. kahvaltıya arkadaşların mimar-sanatçı çiftin evine davetliyiz. üstümdeki custo barcelona bluza bakıp “are you a disco girl?” diye gülümsüyor Nana. cevap vermiyorum. insanlara alışmaya çalışmak ne zor. birinin koluna takılıp dolaşmak ne zor. kaldığımız evde tırnakları sökülmüş iki sessiz siyam kedisi dolaşıyor. salonda kocaman bir piyano var. yatakodası tamamen beyaz çarşafla kaplı. duvarlar, perdeler, tavan… bembeyaz koton çarşaftan. bense reglim. tavanın ortasında büzüldükleri yerden bir ampul sarkıyor. 

 “akşam yemeğe çağırdılar” diyorsun “ben şehri görmek istiyorum.”  milyonda bir rastlanan bir sinir hastalığından mustarip kıpkırmızı ve kocaman kafalı Biber isimli bebeklerinin saklı kederiyle insanı kavuran bu raptiyeci çiftin kül evinde ne münasip bir sevgili olduğumu ispatlamakla geçirmek istemiyorum tatilimi. kapıyı üzerime kilitleyip, beni bu bilmediğim şehirdeki bilmediğim evdeki beyaz çarşafların arasında bırakıp gidiyorsun. ağlaya ağlaya bir rafta bulduğum prozac nation’u okuyup bitiriyorum. gece bitmiyor ama.

ertesi sabah hiçbişey olmamış gibisin. standart hayatta kabul edilemez davranışlar, zapt edilmesi gereken coco olunca nasıl da sıradanlaşırlar. susuyorum. sıkıntıdan, üç günü daha bu tozlu, kurşun yaralı, yabancı şehirde, bana yabancılık çektiren seninle geçirmek zorunda olmaktan içim katılıyor. bütün aklıbaşında mahkumlar gibi susuyorum.

akşam, yemekten sonra beni dışarda çıkarmaya karar veriyorsun. zengin arap gençlerinin çiftleşme maharetlerini ortaya dökmeye hazırlandıkları özenti barlarlardan birinin taburelerine yerleşiyoruz. içkileri ısmarlıyorsun. nefes alıyorum: “ben devam etmek istemiyorum” “OK” acele bir gülümsemeyle kadehini kadehime tokuşturuyorsun.

n’aptım ben? kazdığım tünelin gökyüzüne açılmadığını fark etmenin dehşetiyle kavruluyorum.

bu sokaklardan nefret ediyorum. sokaklarda utanmazca dikilen askerlerden ve onların tanklarından nefret ediyorum. yemeklerdeki sarmısaktan, fransızca konuşup duran araplardan nefret ediyorum. sepya gökyüzünden ve deplasmanda olmaktan nefret ediyorum. ilişkilerin bir yerinde sinsice bekleyen o eşiği ilk defa geçmiş olduğumu, senden bir daha  asla ayrılamayacağımı, bu düşman toprakta, senden ayrıldığım anda idrak etmiş olmaktan ölesiye nefret ediyorum.

yatağını televizyon odasına kurup. “uçuşunu yarına aldıralım mı?” diyorsun. ne diyeceğimi bilmiyorum. filmi geri mi saralım? saramayız. sarılamaz. öyleyse ileri saralım. sabah olsun. beyaz çarşaftaki kan lekelerini çıkarmak için önce suya bastırıp, arkasından çalıştırmasını bilmediğimiz makineye atalım. bu esnada gülüyor olalım, bir anda en dibe düşüp sonra tavana vurmaktan, eğlence parkı roketinin taze baş dönmesiyle öyle mutlu olalım ki, hangi yılda, hangi şehirdeki hangi apartmanda olduğumuzu unutalım.

yok yok. iyice ileri saralım. gözümüzü kendi şehrimizde, kendi evimizdeki mavi çarşaflara açalım. “çarşafa kan damladı” diye göstereyim mahremiyetsiz evimizin mahremiyetsiz ferdi temizlikçiye. o temizler nasılsa ben gidince. sen koltukta uyuyor ol. ben kendi sahamda olmanın gücüyle, iki kişilik yatağa serilip “nasılsa daha fazla dayanamaz, sırtı ağrır” düşüncesiyle, başucumdaki aynayı alıp gözkapağımda, kistin kalmayan izini arayayım. bu yazıyı birazdan yırtacağım patoloji raporunun arkasına yazayım. kanser bile değilmişim meğer. hayatın sanatı taklit etmesi zor. bu hatalı kurguyla hikayeye devam etmek zor.

uçuş korkum var. ama sanki uçuşumu yarına aldırsam, bu defa korkmayacakmışım gibi geliyor.

kaput

Wednesday, November 21st, 2007

maria silvestro marco - marisa 

yazacak ne çok şey var, ama ben bir robotum. sorun bu.

kalp

Sunday, November 18th, 2007

elinor carucci - counting tips 

mutluluk her zaman olmaktan gelmez, benim için daha çok olmak istemediğim yerde olmamakta bulunur mesela. hakikide. bir robot olmamaktan vicdan azabı çeksem de, robot değilim ve fonksiyonlarımı mükemmellikle yerine getiremiyorum ne kadar itinayla programlansam bile. öyleyse bu pazar ihtiyacım olan bir küçük şişe ancyra, ingiliz vogue, biraz zaman. zaman o kadar pahalı ki. yarı maaşımı feda ettim, gene de sahip olamıyorum ona. bir saat vaktim olsa. her şeyi sığdırabilirim. aşkın başı, hayatın sonu, benim demode donum. rüyada don neye işaret eder? dün gece düzinesini gördüm model model. bir sürü hayattaki önemini idrak edemediğim şey. ve pazar öğleni, evin sessiz manzarasında sonbahar serinliği. sophie dahl bütün gölgeli makyajına rağmen neden blondie olamıyor? rock hudson filmleri neden eskisi gibi, hep istenen sona varmıyor? ikea’dan aldığım isveç çikolatası genzimi yakıyor. karen o.’yu beğeniyorum. çünkü artık geçmişe dönemeyiz ve böyle heveslerim hiç yoktur benim. ama harun ve bal dudakları başka. ki ömrünü  kadınlara ego akupunkturu yaptırmakla yoran kıvırcığa sormuş bir gece harun: “abi” demiş, “söyle. sen çözdün mü bu kadınları?” durum böyleyse, benim isis’e iris dememe hiç kızmamalısın. aynaya baktım: 2 sivilce. şarap ve kahvenin cezasız bırakıldığı bir gerçekliğe ihtiyacım var. haklı olmak mı, mutlu olmak mı? ben çoktan geçtim bunları. hakikati bulursan, bana da göster, tamam mı?

pas

Friday, November 16th, 2007

cosmin bumbut 

“hadi cevap ver. onunla yatayım mı?”

“bilmiyorum” diyorum, “riskli…” “ama anatomisi bana uyacak gibi geliyor. zevk almanın anatomik uyumdan geçtiğine artık eminim. tipine dikkat et bak, her defasında orgazm olduğum ikisininkine çok benziyor. cüsseleri filan… bence uyacak bana.”

bu şartlar altında, bizim avcı olmamız gerekmez miydi? erkekler öyle ya da böyle nasılsa boşalıyorlar, deneme ve eleme metodolojimiz olmalıydı. abanoz pencere kenarında beyaz parmaklarımızı tek damla kanla prensesleştiren iğneler elimizde, kazdığımız kuyunun altından su çıkar mı, onu bile bilemeyen post-modern austen kadınları… 

ne kanaviçeyi işleyecek, ne kuyuya eğilecek enerjinin zerresine sahipken bunlardan bana ne? kötü tasarlanmış pasif jimnastik aleti. bazen kontak yapmak üzere olduğumu hissettiğim anlarda, aklıma import/export ’da kadının ıssızlığın ortasındaki hastaneye botlarının sivri topuklarıyla karları hışırdatarak yürüyüşü ve lust, caution‘un kırmızı tırnaklı kumar taşı şakırtılı ilk sahnesi geliyor. zarafet mümkün. sükunet mümkün. nefret etmek de bir bağlılık çeşididir ve zevk gerçekten rastgelmekle mi ilgili? zaten artık hangi duyguyu sözlük anlamında hissedecek kadar gafil olabiliriz ki?

çöp dağının ortasında kendi kendine çalışmaya devam eden pasif jimnastik aleti. üstünde “anatomi kaderdir” yazıyor.

I crave your mouth, your voice, your hair

Tuesday, November 13th, 2007

nicola ranaldi 

I crave your mouth, your voice, your hair.
Silent and starving, I prowl through the streets.
Bread does not nourish me, dawn disrupts me, all day
I hunt for the liquid measure of your steps.

I hunger for your sleek laugh,
your hands the color of a savage harvest,
hunger for the pale stones of your fingernails,
I want to eat your skin like a whole almond.

I want to eat the sunbeam flaring in your lovely body,
the sovereign nose of your arrogant face,
I want to eat the fleeting shade of your lashes,

and I pace around hungry, sniffing the twilight,
hunting for you, for your hot heart,
like a puma in the barrens of Quitratue.

- Pablo Neruda

waking life

Thursday, November 8th, 2007

“They say that dreams are only real as long as they last. Couldn’t you say the same thing about life?”

robert dean - stockwell - wet dream I

bir iş başvurusu için sınava girmek üzereyim, saatler süren kapitalist oyunlarından birinde farelik yapmaya yetişmeliyim. öncesinde bir tuvalete gideyim. sıçıyorum ve üç defa sifonu çekilse de tam temizlenemeyen içler acısı 21. yüzyıl endüstri ürünü klozette kalan bok kalıntılarını tuvalet kağıdı yardımıyla ve ellerimi kirletmemeye çalışarak sıyırıyorum. cep telefonum çalıyor. “hay allah. tam da sınava girecekken”. ama sabaha karşı, bu saatte, sınav, telefon? “nümune hastanesinden arıyorum” diyor adam. ihtimaller sınırlı. “yoğun bakımda bir yakınınız varmış” “kim?” “yakını değil misiniz?” “ismi nedir?” “sizin yakınınız yok mu yoğun bakımda?” kocam, ne oldu?, diyor. hastaneden arıyorlar, diyorum. kızımız yerinde mi? diyor. kızımızın arabayı çalıp alkollü kullanacağı zamanlara daha çok var. “bildiğim bir yakınım yok. lütfen, kim için aradığınızı söyleyebilirseniz…” “öyleyse siz bu numaradan arayın bizi hemen.” “peki ama kimi isteyeceğim?” “siz anlamıyorsunuz beni. bir dakika hemşire hanımı veriyorum” artık ölüm haberi için oyalanmakta olduğuma eminim. “ben handan hemşire. mahmut olgun’un yakınısınız değil mi?” “hayır” “mehmet olgun?”. “hayır” içim cıs ediyor. trafik kazası olmalı. “numaranız beşyüzotuzbeş bilmemne değil mi?” “beşyüzotuzikilisi” “kusura bakmayın” ılık, ıslak bir sevinç.

dünyanın her yerinden binlerce insanla mutlu karıncalar gibi dans etmek için nevada çölünde bir rave’deyiz. kum, gökyüzü, kuru hava ve kaküllü gençlerin sabırsızlığı arasına serilmişiz. böyle bir güzellik yok diye düşünüyorum, zaman az sonra sonsuzluğa yaklaşacak. bir anda bin kahve içmişim gibi gözlerim yuvalarından fırlıyor. “ne verdin bana?” diye havlıyorum. “tam bilmiyorum. karışık galiba” ayağa fırlayıp bağırmaya başlıyorum “you obnoxious! how can you give me speed when you know i hate it! you ruined it, you fucked the whole thing up!” ben kudurmaktayken, kapı açılıyor. saçı sakalı birbirine karışmış iki usta odaya dalıyor. yorganın altına büzülüyorum.  beni görmemiş gibi yapıyorlar. alt komşunun kızının odası… ilyas usta…tek noktadan damlıyor…silikon…litvanya…sıkı olması daha iyi…mekanizması…şurayı doldurursanız… gözlerimi açmıyorum. öfkem sürüyor. çöle dönmem imkansız.

rüyada bok, paraya işaret eder demişti biri, patronumun ıslak, pis kokulu, yapışkan, boktan büstüne şekil verdiğimi gördüğüm rüyamın ardından… rüyada bok, hayatta ölüm haberi, rüyada çöl, mahmut olgun ölü, yatak odamda ilyas usta. kendine hükmedemeyen zihnimle lucid dreaming yapamam. ama rüya ile gerçek arasındaki kesin ve ani basamaktan atlarken bir düşersem daha sabah olmadan. çıkmam.

lou

Wednesday, November 7th, 2007

jeff bark - untitled

lou harika bir isimdi.

çok davetkârdı, “hadi gel, ben seni hiç zorlamam” diyordu. bu yüzden diğer bütün isimler, sadece isimler olsa iyi, şehirler, hayvanlar, şarkılar, nesneler, hikayeler onun çekimine kapılıp yanına yapışmak, kolay yumuşaklığında birazcık rahatlamak için etrafında pervane oluyorlardı. “ben masaj yapamam ki” derken duyardım lou’yu bazen “ben sadece bir adım”, veya “sizi yanılttığım için özür dilerim ama ben bisiklete binmeyi bilmem. bir yerden bir yere gitmek için fiziksel bir araca ihtiyacım olmadı hiç.”

lou adından da anlaşılacağı gibi yalnız olmayı çok sevse de etrafındakilerin ilgisi sebebiyle bu onun için bir hayalden ibaretti. hayır, ilgiden hiç rahatsız değildi çünkü lou rahatsız olmayı bilmezdi. zaten yanına gelenler de uzun kalmaz, bir süre sonra hiç zorlanmamaktan yorulup rahatlarını kaçırmak üzere lou farkına bile varmadan ortadan kaybolurlardı.

lou bir gün masmavi, hışırtılı, serin bir denizde yüzdükten sonra tam karaya çıkmıştı ki genzi çok değişik, büyüleyici bir kokuyla doldu. ıslak saçlarını sıkarken kokuyu derin derin içine çekti ve bu sırada koku ona şöyle dedi:

“saçlarını taramama izin verir misin?”

“tabii veririm.” dedi lou “hadi gel. ama acıtmazsın değil mi?” “acıtmam” dedi tarçın, “ağacımdan yeni ayrıldım da, kendimiz biraz yalnız hissediyorum ben”. lou gülümsedi. tarçın saçlarını taramak için iyice yanına yaklaşınca bu acı ve tatlı, huysuz ve huzurlu, kederli ve mutlu kokudan başının döndüğünü hissetti. tarçın saçlarını tararken denize, yüzeyindeki ışık oyunlarına, giderek karanlıklaşan derinliğine bakıyordu. bu sırada lou’nun davetini duyan balıklar denizden karaya zıpladı, lou kendini saçlarının taranmasına kaptırmışken biraz çırpınıp ölüverdiler. lou tarçın’a dönüp “nefes alıyorsun.” dedi. “kesik kesik nefes aldığını duyabiliyorum.”

“evet” dedi tarçın “sen de şarkı söylüyorsun. o kadar güzel şarkı söylüyorsun ki, kendimi saçlarını taramaktan alamıyorum ben.” güneş tam tepelerine çıkmıştı. lou saçlarını geri atıp kumların üzerine uzandı, tarçın da yanına… lou ona dokununca “ne kadar da sertsin. ” dedi. “bu kadar güzel kokan bir şeyin bu kadar sert olabileceğini hiç düşünemezdim.” “evet öyleyim.” dedi tarçın “ama biraz sıkı tutsan hemen ufalanırım.” “sıkmam.” dedi lou ve güneşin içine sızmasına izin verirken uykusu geldi. tarçın’ın kupkuru bedenine sarıldı, uykuya daldı. daha doğrusu lou ve tarçın, tarçın ve lou ikisi tam aynı anda uykuya, aynı rüyanın içine daldılar.

rüyalarında lou’nun kahverengi, kaygan, parlak, uzun saçları bir şelale olmuş akıyordu. tarçın şelaleye giriyor ve kendini lou’nun çikolata saçlarına bırakıyordu. tarçın bu sonsuz şelaleden hiç çıkmak istemeyip o kadar uzun süre lou’nun saçları arasında kalıyordu ki, kuru gözenekleri çikolatanın tadı ve kokusuyla doluyordu. bu sırada tarçın, “artık aynı tarçın değilim” diye düşünürken, lou da “ben aynı lou değilim artık” diye mırıldanıyordu birlikte gördükleri rüyada.

yine aynı anda uyandılar ve uyandıkları an birbirlerini gördükleri için çok mutlu oldular. bu sırada lou’nun şarkısını duyan kelebekler başına üşüşmüşlerdi, lou kaykılıp sırtını bir battaniye gibi örten saçlarını tepesine toplarken kahverengi saçlar arasına sıkışan bazı kelebekler boğuldular. tarçın “burası çok sıcak oldu. “dedi. “seni gölgelere götürmemi ister misin?”

itiraz etmek nedir bilmeyen lou “olur” dedi ve  anlam adasının kısa ağaçlarının giderek sıklaştığı derinliklerine doğru yürümeye başladılar. ağaçların arasında çok susamış bir maymun vardı. lou ona “lou” , maymuncuk da “su,” dedi, “su gibisin.” ve lou’nun hiç kimse ve hiçbir şeyin asla karşı koyamadığı davetine kapılıp ona doğru güçlükle ilerledi. lou  maymuncuğun yüzünü sevgiyle okşadı. bu sırada lou’nun saçlarına takmak için çiçekler derleyen tarçın’ın içi sızladı ve böylece artan kokusu sıcak ve nemle birleşerek maymunu iyice fenalaştırdı. maymuncuk oracığa yığılırken tarçın içindeki sızıyı unutmak üzere lou’nun kahverengi ve kaygan saçlarına derlediği çiçekleri yerleştiriyordu.

biraz yürüdükten sonra tarçın lou’nun o zamana kadar hiç görmediği büyük ve kabuklu bir tropik meyveyi kırıp içindeki sıvıyı içti. sonra meyveyi lou’ya uzattı. lou meyveyi içerken o kadar güzeldi ki, tarçın’ın içi burkuldu. böylece artan kokusu lou’nun bu ilk kez tattığı içkinin etkisiyle birleşince lou’nun başı döndü.

“şarkın giderek güzelleşiyor” dedi tarçın. akşam oluyordu.

“ikimiz için bir hamak yapmamı ister misin?” dedi tarçın. birlikte hamağa uzanıp aynı anda ayrı uykulara ama yine aynı rüyaya daldılar. bu defa serin ve hışırtılı, derin ve ışıklı bir denizdeydiler. lou tarçın’a sarılmıştı, tarçın lou’ya. denizin derinliklerinde daha da güzel duyuluyordu lou’nun şarkısı. “lou” demişti lou, “kıyıdan iyice uzaklaşalım istiyorum” diye cevap vermişti tarçın. lou ve tarçın, ikisi sonu belirsiz, derin bir mavilikte mutlu kıyıdan kolayca, iyice uzaklaşmışlardı.

“burayı çok beğendim” demişti rüyada tarçın. “burada kimse bizi rahatsız edemez. gel biraz derinlere doğru inelim.” beraber derine doğru yüzerken deniz lou’nun sesini hep içinde duyabilmek için derin bir istek duydu. deniz’in tutkuyla kendisini okşadığını hisseden lou gıdıklanır gibi oldu ve güldü. lou’nun neden güldüğünü anlayamayan tarçın üşümeye başladı. üşüyünce kokusu hafifledi. “karaya doğru mu yönelsek?” diye düşündü rüyasında ve o sırada lou uyandı, yanında mışıl mışıl uyuyan tarçın’ı görünce içi mutlulukla doldu. bu sırada hamağın asılı olduğu ağaçta bulunan kuşlar lou’nun cazibesine kapılıp vücudunun çeşitli yerlerine üşüştüler. kuşlar o kadar çoktu ve her biri lou’nun şarkısında biraz soluklanmayı o kadar istiyordu ki büyükler küçükleri gagalayıp gözlerini oymaya başladılar ve bu sırada küçük kuşlar ölüp ölüp lou’nun üzerinde düştüler.

lou tarçın’ı uyandırmak istemiyordu. onun tatlı ve acı, huzurlu ve heyecanlı, mutlu ve yakıcı kokusunu içine çekerken kendine engel olamayıp dudaklarını tarçın’a değdirdi. dudaklarının arasından bir an tarçın’a dokunan dili daha önce hiç bilmediği bir tat almıştı. lou dilini bir defa daha tarçın’a dokundurdu. diline gelen tat o kadar güzeldi ki ucunu parmaklarının arasında ufalayıp diline götürmekten kendini alamadı lou. tarçın bu sırada uyandığı ve lou kendisini ufalamaya başladığı için canı çok yandığı halde lou’nun davetkar şarkısını dinleyerek uyuyormuş gibi yapmayı sürdürdü.

ve böyle böyle tarçın’ı sonuna kadar ufalayıp yedi [diye bitirecektim hikayeyi ben ama hiç kimseden hiç bir şey talep etmeyen lou "bana mutlu sonla bitireceğine söz vermiştin!" diye uyardı beni. bu yüzden lou ikinci defa tarçın'ın tadına bakarken dünyanın en davetkar dilinin tenine dokunmasıyla uyanan tarçın gözlerini açtığında lou'yu görmekten çok mutlu oldu.

lou şarkısını söylemeye devam ediyordu. "hiç susma olur mu?" dedi tarçın ve tabii lou hiç itiraz etmedi. aklı hala tarçın'ın ılık ve yoğun ve esrarlı ve yaralı tadındaydı. bu sırada lou'nun davetini duyup dudaklarındaki tarçının tadına bakmaya gelen arılar lou'nun dilinde ve dudaklarında biraz gezindikten sonra teker teker döküldüler.

artık sabah olmuş, anlam adasındaki her şey mutlulukla parlamaya, sonsuzluğun sırrını fısıldamaya başlamıştı. tarçın ve lou el ele denize doğru yürümeye başladılar. kıyıya geldiklerinde tarçın "seninle karşılaşmış olmam bir mucize" dedi lou'ya, neden bütün gözenekleri o zamana dek tanımadığı bir acıyla sızlıyordu?

"hadi gel" diye cevap verdi lou tarçın'a, "ben seni hiç zorlamam." ve lou ile tarçın, derin ve ışıltılı, tertemiz ve tehlikeli, uzak ve ürpertici, mavi ve mükemmel bir denize doğru gözden kaybolup gittiler.]

1

Tuesday, November 6th, 2007

 jeff bark - nude

ne güzel bir ev. mutlu bir kadının güzelleştirdiği ev. “şu karşısı musevi huzurevi, burası kilise, şurası boğaz. bunlar italyanlar, bunlar fransızlar.” alt komşunun kapısının üzerindeki dua, önündeki ayakkabılar olmasa ne müslüman bir yerde bulunduğumuzu unutacağız. “gel seni tanıştırayım” nasılsa isimleri aklımda tutamayacağım. ama bu yüz.

bana uzanan elleri atlayıp gayri ihtiyari onunkiyle tokalaşıyorum. hayatın akışı içinde görünüşüyle ilgimi çekebilecek insan 100’de 1’se, bu, o 1. saçları kırlaşmış. yüzü gülümsüyor ama hazin. esrarlı izler var bu yüzde. başka yüzlerde bulunmayan birtakım işaretler. yönetmen roman polanski. severken yaralayan adamın hikayesinin hayata uyarlandığı set. bende oyunculuk nerde? görünüşüyle ilgimi çeken 100’de 1’le karşılaşınca bile altından ne çıkacağı belirsiz bir görünüşe enerji sarf etmem ki. izleyerek, bekleyerek, hayal kurarak beslenir romantikler. içkimi alır tek kişilik koltuğa yerleşirim. kendi dostluğum en kıymetlisidir.

bu evde gereken her şey var: rahat ve neşeli insanlar. seven bir italyan erkeğinin elinden nefis yemekler. geniş hareket sahası. güzel müzik. kendi kendime servis yapabildiğim bir bar. bar ile koltuğumun mesafesindeki güzergahımda neşeli fransızların kamerasına konuşuyorum, soranlara tuvaleti gösteriyor, kötü sanat eserleri karşısında dans ediyorum. menekşe geldiğinde bu yolu kimbilir kaç kere yapmışım ki, egosu gelişmemiş çocuk gibi “işte ben bu adamı beğendim” diye işaret edebiliyorum. 

yeni bir turun bar durağında bir hisle dönüyorum. ensemde o tuhaf, derin surat. “fransız mısın, yoksa italyan mı?“ “hiçbiri“ diyor. “cevap vermek için hayatımı anlatmalıyım sana. şampanyayı patlatmalarını bekleyelim.“ kitap ingilizcesiyle konuşuyor. tecil hoşuma gidiyor. “babam hırvat annem sırp. karadağ’da doğdum ama hiç orda yaşamadım.“ sanat tarihçisi. en sevdiği kitabı soruyorum. “babalar ve oğullar olsun. ne fark eder?” diyor. “ben romanı yirmi yaşında kapattım.” bir yüzün taşıyabileceğinden ağır bir ifadesi var. tespit değil, beyan ediyor: “sen, güzelsin ve zekisin.“. ama güzelliğin değerinin kullanılabilirliğinden geldiği zamanlarda olduğumuzun farkındayım. sergide, üstüne kırmızı nokta yapıştırılmış portreyim. bu yüzden, “bir an önce, mumun fitilini ona vermeliyim.“ diye düşünüyorum. “sonra, zaman sakinleşip de öncelikleri değiştiğinde yakabilmesi için…“ parti bendeki  müzelik güzelliği ne yapsın, acelesi var.

menekşe geliyor. bir içki daha. döndüğümde,  kısa boylu bir kız, 1’e bakışlarıyla blow-job yapmaya başlamış bile. gülümsüyorum. ortadan kayboluyorlar. parti, fast forward tuşu. bir şey kaçırmış sayılmam. benimki roman.

kuş

Monday, November 5th, 2007

jack pierson - table 

sen de kuş olup kanatlanacaksın bir gün

pijamalarını da alacaksın üzerindeki kelebeklerle

bir araba görüntüsüyle gözden kaybolacaksın.

o zaman içinde kabaran müzik sesi

gökyüzünden geliyor sanacaksın,

elinde sadece bir kutu boya,

yine de gülmeyi hiç unutmayarak

“kuşlar gibi hürüm!” diye bağıracaksın.

ben eski koltuğa öyle, anlamsızca bakarak

bu merhametsiz eşyaların beni tutukladıklarına inanacağım

ama sesimi çıkarmayacağım

kelebekli pijamalarını özenle katladığımda

içime kötü bir yara kalacak gözlerindeki ışıktan,

sonraları uzaktan gelen sesinle dağlanacak.

yine de, sabırla gitmeni bekleyeceğim,

beni bu dayanılmaz dünyalıklar arasında solmaya bırakarak.

dış kapı hayatı orta yerinden yararak kapanacak

o zaman avazım çıktığı kadar bağırarak

çürümeye terk ettiğin her şeyi yerle bir edeceğim.

1992