
lou harika bir isimdi.
çok davetkârdı, “hadi gel, ben seni hiç zorlamam” diyordu. bu yüzden diğer bütün isimler, sadece isimler olsa iyi, şehirler, hayvanlar, şarkılar, nesneler, hikayeler onun çekimine kapılıp yanına yapışmak, kolay yumuşaklığında birazcık rahatlamak için etrafında pervane oluyorlardı. “ben masaj yapamam ki” derken duyardım lou’yu bazen “ben sadece bir adım”, veya “sizi yanılttığım için özür dilerim ama ben bisiklete binmeyi bilmem. bir yerden bir yere gitmek için fiziksel bir araca ihtiyacım olmadı hiç.”
lou adından da anlaşılacağı gibi yalnız olmayı çok sevse de etrafındakilerin ilgisi sebebiyle bu onun için bir hayalden ibaretti. hayır, ilgiden hiç rahatsız değildi çünkü lou rahatsız olmayı bilmezdi. zaten yanına gelenler de uzun kalmaz, bir süre sonra hiç zorlanmamaktan yorulup rahatlarını kaçırmak üzere lou farkına bile varmadan ortadan kaybolurlardı.
lou bir gün masmavi, hışırtılı, serin bir denizde yüzdükten sonra tam karaya çıkmıştı ki genzi çok değişik, büyüleyici bir kokuyla doldu. ıslak saçlarını sıkarken kokuyu derin derin içine çekti ve bu sırada koku ona şöyle dedi:
“saçlarını taramama izin verir misin?”
“tabii veririm.” dedi lou “hadi gel. ama acıtmazsın değil mi?” “acıtmam” dedi tarçın, “ağacımdan yeni ayrıldım da, kendimiz biraz yalnız hissediyorum ben”. lou gülümsedi. tarçın saçlarını taramak için iyice yanına yaklaşınca bu acı ve tatlı, huysuz ve huzurlu, kederli ve mutlu kokudan başının döndüğünü hissetti. tarçın saçlarını tararken denize, yüzeyindeki ışık oyunlarına, giderek karanlıklaşan derinliğine bakıyordu. bu sırada lou’nun davetini duyan balıklar denizden karaya zıpladı, lou kendini saçlarının taranmasına kaptırmışken biraz çırpınıp ölüverdiler. lou tarçın’a dönüp “nefes alıyorsun.” dedi. “kesik kesik nefes aldığını duyabiliyorum.”
“evet” dedi tarçın “sen de şarkı söylüyorsun. o kadar güzel şarkı söylüyorsun ki, kendimi saçlarını taramaktan alamıyorum ben.” güneş tam tepelerine çıkmıştı. lou saçlarını geri atıp kumların üzerine uzandı, tarçın da yanına… lou ona dokununca “ne kadar da sertsin. ” dedi. “bu kadar güzel kokan bir şeyin bu kadar sert olabileceğini hiç düşünemezdim.” “evet öyleyim.” dedi tarçın “ama biraz sıkı tutsan hemen ufalanırım.” “sıkmam.” dedi lou ve güneşin içine sızmasına izin verirken uykusu geldi. tarçın’ın kupkuru bedenine sarıldı, uykuya daldı. daha doğrusu lou ve tarçın, tarçın ve lou ikisi tam aynı anda uykuya, aynı rüyanın içine daldılar.
rüyalarında lou’nun kahverengi, kaygan, parlak, uzun saçları bir şelale olmuş akıyordu. tarçın şelaleye giriyor ve kendini lou’nun çikolata saçlarına bırakıyordu. tarçın bu sonsuz şelaleden hiç çıkmak istemeyip o kadar uzun süre lou’nun saçları arasında kalıyordu ki, kuru gözenekleri çikolatanın tadı ve kokusuyla doluyordu. bu sırada tarçın, “artık aynı tarçın değilim” diye düşünürken, lou da “ben aynı lou değilim artık” diye mırıldanıyordu birlikte gördükleri rüyada.
yine aynı anda uyandılar ve uyandıkları an birbirlerini gördükleri için çok mutlu oldular. bu sırada lou’nun şarkısını duyan kelebekler başına üşüşmüşlerdi, lou kaykılıp sırtını bir battaniye gibi örten saçlarını tepesine toplarken kahverengi saçlar arasına sıkışan bazı kelebekler boğuldular. tarçın “burası çok sıcak oldu. “dedi. “seni gölgelere götürmemi ister misin?”
itiraz etmek nedir bilmeyen lou “olur” dedi ve anlam adasının kısa ağaçlarının giderek sıklaştığı derinliklerine doğru yürümeye başladılar. ağaçların arasında çok susamış bir maymun vardı. lou ona “lou” , maymuncuk da “su,” dedi, “su gibisin.” ve lou’nun hiç kimse ve hiçbir şeyin asla karşı koyamadığı davetine kapılıp ona doğru güçlükle ilerledi. lou maymuncuğun yüzünü sevgiyle okşadı. bu sırada lou’nun saçlarına takmak için çiçekler derleyen tarçın’ın içi sızladı ve böylece artan kokusu sıcak ve nemle birleşerek maymunu iyice fenalaştırdı. maymuncuk oracığa yığılırken tarçın içindeki sızıyı unutmak üzere lou’nun kahverengi ve kaygan saçlarına derlediği çiçekleri yerleştiriyordu.
biraz yürüdükten sonra tarçın lou’nun o zamana kadar hiç görmediği büyük ve kabuklu bir tropik meyveyi kırıp içindeki sıvıyı içti. sonra meyveyi lou’ya uzattı. lou meyveyi içerken o kadar güzeldi ki, tarçın’ın içi burkuldu. böylece artan kokusu lou’nun bu ilk kez tattığı içkinin etkisiyle birleşince lou’nun başı döndü.
“şarkın giderek güzelleşiyor” dedi tarçın. akşam oluyordu.
“ikimiz için bir hamak yapmamı ister misin?” dedi tarçın. birlikte hamağa uzanıp aynı anda ayrı uykulara ama yine aynı rüyaya daldılar. bu defa serin ve hışırtılı, derin ve ışıklı bir denizdeydiler. lou tarçın’a sarılmıştı, tarçın lou’ya. denizin derinliklerinde daha da güzel duyuluyordu lou’nun şarkısı. “lou” demişti lou, “kıyıdan iyice uzaklaşalım istiyorum” diye cevap vermişti tarçın. lou ve tarçın, ikisi sonu belirsiz, derin bir mavilikte mutlu kıyıdan kolayca, iyice uzaklaşmışlardı.
“burayı çok beğendim” demişti rüyada tarçın. “burada kimse bizi rahatsız edemez. gel biraz derinlere doğru inelim.” beraber derine doğru yüzerken deniz lou’nun sesini hep içinde duyabilmek için derin bir istek duydu. deniz’in tutkuyla kendisini okşadığını hisseden lou gıdıklanır gibi oldu ve güldü. lou’nun neden güldüğünü anlayamayan tarçın üşümeye başladı. üşüyünce kokusu hafifledi. “karaya doğru mu yönelsek?” diye düşündü rüyasında ve o sırada lou uyandı, yanında mışıl mışıl uyuyan tarçın’ı görünce içi mutlulukla doldu. bu sırada hamağın asılı olduğu ağaçta bulunan kuşlar lou’nun cazibesine kapılıp vücudunun çeşitli yerlerine üşüştüler. kuşlar o kadar çoktu ve her biri lou’nun şarkısında biraz soluklanmayı o kadar istiyordu ki büyükler küçükleri gagalayıp gözlerini oymaya başladılar ve bu sırada küçük kuşlar ölüp ölüp lou’nun üzerinde düştüler.
lou tarçın’ı uyandırmak istemiyordu. onun tatlı ve acı, huzurlu ve heyecanlı, mutlu ve yakıcı kokusunu içine çekerken kendine engel olamayıp dudaklarını tarçın’a değdirdi. dudaklarının arasından bir an tarçın’a dokunan dili daha önce hiç bilmediği bir tat almıştı. lou dilini bir defa daha tarçın’a dokundurdu. diline gelen tat o kadar güzeldi ki ucunu parmaklarının arasında ufalayıp diline götürmekten kendini alamadı lou. tarçın bu sırada uyandığı ve lou kendisini ufalamaya başladığı için canı çok yandığı halde lou’nun davetkar şarkısını dinleyerek uyuyormuş gibi yapmayı sürdürdü.
ve böyle böyle tarçın’ı sonuna kadar ufalayıp yedi [diye bitirecektim hikayeyi ben ama hiç kimseden hiç bir şey talep etmeyen lou "bana mutlu sonla bitireceğine söz vermiştin!" diye uyardı beni. bu yüzden lou ikinci defa tarçın'ın tadına bakarken dünyanın en davetkar dilinin tenine dokunmasıyla uyanan tarçın gözlerini açtığında lou'yu görmekten çok mutlu oldu.
lou şarkısını söylemeye devam ediyordu. "hiç susma olur mu?" dedi tarçın ve tabii lou hiç itiraz etmedi. aklı hala tarçın'ın ılık ve yoğun ve esrarlı ve yaralı tadındaydı. bu sırada lou'nun davetini duyup dudaklarındaki tarçının tadına bakmaya gelen arılar lou'nun dilinde ve dudaklarında biraz gezindikten sonra teker teker döküldüler.
artık sabah olmuş, anlam adasındaki her şey mutlulukla parlamaya, sonsuzluğun sırrını fısıldamaya başlamıştı. tarçın ve lou el ele denize doğru yürümeye başladılar. kıyıya geldiklerinde tarçın "seninle karşılaşmış olmam bir mucize" dedi lou'ya, neden bütün gözenekleri o zamana dek tanımadığı bir acıyla sızlıyordu?
"hadi gel" diye cevap verdi lou tarçın'a, "ben seni hiç zorlamam." ve lou ile tarçın, derin ve ışıltılı, tertemiz ve tehlikeli, uzak ve ürpertici, mavi ve mükemmel bir denize doğru gözden kaybolup gittiler.]