Online Dating

Archive for September, 2007

kavgam

Friday, September 28th, 2007

“‘Smash, smash the old laws’ habitual beauty becomes narcotic eventually; it can be rediscovered, but only dialectically, by contrast, by the creation of new, brutally shocking beauty, beauty that seems barbarism at first. And the creation of such new beauty is the first step for anyone who would a god, and not a slave of dead gods. It is in the war between great seeking and great boredom that new beauty is born.”

 ~ Robert Anton Wilson

 pepe smit - affection

dünya hakkında bilgisi henüz anne kucağının dışına taşmış olan kızım masal kitabında şıp diye gösteriyor: „bu piyenses. bak, bu da cadı!“ dünya onun için görünüşten karakter tahlilini mikrodalgalamış: karga burunlu, çıkık çeneli ve ihtiyar kadınlar kötü kalpli cadı, genç ve güzel yüzlüler iyi kalpli prenseslerdir. şu zamanda hala bu korkunç denklemle masal üretenlere, ardından daha titiz davranmadığım için kendime küfrediyorum, ama kurtuluşu yok, hediye gelen binbir çeşit kırmızı başlıklı kız versiyonunun her birinde kurt kanlar içinde yere devrilince, mutlu sona ulaşılıyor.

peki avcıdan çok kurda, prensesten çok üvey anneye benzeyen karga burunlu bebekler ne yapıyorlar? mecburi bir cadılık kariyerine mi şartlanıyorlar? geçkin fransızca hocam nathalie’nin derste cilveli kahkahalar atıp göz süzmesinden nasıl irkildiğimi hatırlıyorum: çengel burnu, sivri çenesi ve lepiska saçlarıyla süpürge sallaması gerekirken nasıl olup da prenses gibi edalanmaya cüret ediyordu ki? oysa erkek karakterler bu fiziksel şartlanmadan oldukça muaf. genelde kızımızın tek kurtuluş umudu olan bir prens olarak varlık buluyor onlar.

ne kadar titizlensem, sulfatsız şampuan, çimdiksiz bakıcı, kötü mesajsız kitap peşinde koşsam, muaf tutabilir miyim kızımı bu tek yönlü taarruzdan? onu tuttum diyelim, yuvadaki arkadaşlarının ibresinden nasıl kaçılabilir ki? prenses ve cadı skalasında bir yere yerleşecek o da mecburen, belki babaannesi gibi götünün yere yakınlığını aşırı bir kendini gösterme çabasıyla kompanse etmek isteyecek. belki anneannesi gibi, ayna güzelliğini tasdik ettikçe artan kibriyle zehirli elmalar yetiştirecek. ya da… annemden cılkı çıkmış bir anekdot: „olağanüstü güzellikte bir bebektin sen. yolda durdurup da iltifat etmeden geçen bir kişi olmazdı. sonra 5 yaşına geldin, yuvaya başladın, çırpılaştın, dişlerin döküldü. tezahürat aniden kesildi. ve ondan sonra bir daha kimse zaptedemedi seni“

yuva dedikleri korkunç hikayelerle dolu bir yerdi. üstelik bunların birinden kurtulmak yetmiyor,  hemen bir başkasına gönderiyorlardı. „anne!“ diye bağırıyordum.“beni burda bırakamazsınız. bu cadı beni öldürmeye çalışıyor, bakın, suyuma topluiğneler yerleştirmiş!“ kanıt olarak içmediğim suyun bardağın kenarında oluşturduğı topluiğne başlarını sunuyordum. öğretmen ağlıyordu. bütün bu can havlinin, isyanın ve komplo teorilerinin, henüz başlamış sosyal hayat pratiğinin tuzaklarına bana mısın demeyeceğini bilmiyordum daha…

halka açık görünüşüm ve bunun yarattığı spekülatif karakter tahlilleri, gizli yeteneklerim ve bariz yeteneksizliklerim ve bunun yarattığı 5 üzerinden notlanma zinciri, bütün hepsi, aptal bir dünyanın eski moda kapanları! peynir yemeyen bir fare olacaktım ben, labirentin dışına doğru koşacaktım. ne hakla beni değerlendirmeye kalkan öğretmenlerin hayatlarını zindan ederken tereddüt etmeyecek, şişesi önümde açılmayan su içmeyecektim.

güzellikle savaşım böyle başladı.

fleeting

Thursday, September 27th, 2007

“Beauty is ever to the lonely mind a shadow fleeting; she is never plain. She is a visitor who leaves behind the gift of grief, the souvenir of pain.”

- Robert Nathan
 

 

erin nelson - as she slept

 

“aşk aramıyorum” diyorum. (bekara koca boşamak kolay) „güzelliği arıyorum.“ güzelliği geçme, dünyayı kurtaracak olan o. hem kalbi biraz serbest bırakırsak, estetiğin hazzından çok daha derine gidebileceğimizi biliyorum. güzellik kendini görecelilikle, ifadeyle var eder, mamafih, anatomi kaderdir, çirkinle uğraşırken güvensizliğin; şirinlik, iddiacılık gibi dayanması güç başka yöntemlerle varlık tasdiği gayretinin üstesinden gelmek gerekir, tıpkı güzelin üşengeçliğiyle, kayıtsızlığıyla başa çıkmak gerektiği gibi… „jeremy ne yakışıklı adammış“ dediğimde puflayıp „konu hakkındaki ilk yorumun bu olmamalı“ diyen kocama sadece uzaktan görünüşümle bana kapılmış olduğunu hatırlatmıyorum. zaten anatomiden bahsetmediğimi biliyorsun. bütünlüğe benzeyen ve bıkkınlığa benzemeyen güzelliği arıyorum ben. şiddette bulunabilen, yapayda bulunmayan… masumiyetle ilgili ve haklı çıkmakla ilgisiz…

menekşe, amsterdam’da süper etkinliklerin gerçekleştiği ismini unuttuğum kulüpten bahsederken, „siz de dahil oldunuz mu olaya?“ diye sorduğumda „aman“ diyor „böyle şeyler insana masumiyetini kaybettirir“. yanılıyor. yatay değil dikey tecrübe bozuyor insanı. kaşarlık kanıksamakta. yataklar, penisler, amlar, diyaloglar, roller, hikayeler arasında artık pek fark ve zaman ve acı ve yas kalmadığı zaman… bu arayı kapatacak toplumsal ve teknolojik araçların bulunmadığı masumiyet çağının güzelliği bundan. aşkın, hayatın kendisinden değerli olmasından, hazzın ertelenmesi bu kadar mümkünken bir ömür sürebilecek kudrette olmasından… x sayıda chatboxda simultane romans yaparken toplantı tutanağı yazma, şişme bebeğin insana, insanın şişme bebeğe ayırt edilemeyecek kadar benzeme olanağının olduğu bir zamanda güzellik beklentisi, doğru, safça.

ama sen, acaba sıradanlığın arasından da yüzünü gösterir misin bana? mesela caddenin köşesinde, karşıya geçmek için trafiğin boşalmasını beklerken, arkadakilerin sabırsızlığına aldırmadan duran bir arabanın içindeki meçhul sürücünün bakışında, benzincide camları silen görevlinin elindeki aletin otomobil camında kayarkenki telaşsız dikkatinde, dolmuştaki kadınının çantasından para çıkarırkenki hışırtılı zarafetinde, denizden çıkıp güneşin altına uzanınca, serinlik sıcağa yenillirken beliren unutkanlıkta, içeriği kayıp bir hatıranın fark ettirmeden gönderdiği tebessümün hafızasında…

zamanın boş bulunduğu anlarda, ipucu bırakır mısın bana saklandığın yerden?

c’est la morte

Wednesday, September 26th, 2007

naughty james - grave

ben ölüyorum ve ölüm bir kahramanın başına gelebilecek en dramatik şey ya, bu düşüncenin orgazmına yarı-katartik, tam-arabesk gözyaşları eşliğinde fon şarkıları yerleştiriyorum. ölümüm ve ölüm, geride kalan pişman, gözü yaşlı ölümlülere söylüyoruz ikimiz: old and wise, şöyle:
and oh when i’m old and wise…
bitter words mean little to me, autumn winds will blow right through me…
and someday in the mist of time, when they ask me if i knew you, i’d smile and say you were a friend of mine
(burda hakim olunamayan gözyaşları)
and the sadness would be lifted from my eyes, oh when i’m old and wise…

as far as my eyes can see, there are shadows surrounding me.
and to those i leave behind, i want you all to know,
you’ve always shared my darkest hours,
i’ll miss you when i go
(fenalaşanlar)
and oh, when i’m old and wise, heavy words that tossed and blew me,
like autumn winds will blow right through me…
and someday in the mist of time,
when they ask you if you knew me,
remember that you were a friend of mine.

as the final curtain falls before my eyes…

mehmet tez, mesela journey dinlemeyi mazur gösterebilecek tek şey, belli bir okulda belli bir dönemde okumuş olmak der ya, o dönem o okuldaydım ben, üstelik yatılıydım. müzik, kütüphanenin koleksiyonundaki plaklardan birini pikaplı masalardan biri boşalınca dev alete yerleştirip daha da dev kulaklıklarda dinlenebilen bişeydi. okulun kitap koleksiyonu öpüşmüş birini bulmanın zor, seks yapmış birini bulmanın neredeyse imkansız olduğu, saat 19:00’da yatakhanemizin kapılarının kilitlendiği bu steril yerde misyoner sebeplerle bulunduğunu çok sonra anlayacağım, genç yaşta hamilelik ve uyuşturucu kullanımının travmatik etkileri üzerine romanlar; plak koleksiyonuysa üzerinde krepe kafalı adam ve bazen de kadınların yer aldığı soft-rock nümunelerinden ibaretti. böylece doğum kontrolünde bekaretin, müzikte saksofon solonun önemi konusunda genç yaşta kandırıldım. hayır, saksofon solodan edepsiz bir geçiş yapmayacağım, hikayeyi geliştirmeye de gerek yok, insanın hakiki zevkleri sandığından çok sonra gelişiyor, konu bu… bu sezonun dramatik fantezisi sevilenlerin gökyüzünden seyredileceği cenaze töreni olmayacağı gibi fon şarkısı da farklı olur, mesela şöyle:
once i had a strange love, a mad sort of insane love, a love so fast and fierce i thought i’d die…
yes once i had a strange love, a pure but very pained love, a love that burned like fire through a field…
oh once i had a strange love, a childlike but deranged love, a love that if were bottled it would kill.
see once i had a strange love, a secret and untamed love, a love that took no prisoners at all…
and once i had a strange love a psychic unexplained love, a love that challenged scientific facts
(burada hakim olunamayan kahkahalar)
and then there was that strange love, that very badly trained love, a love that needed discipline and facts…
once i had a strange love a public acclaimed love, the kind of love that’s seen in magazines…
and once i had a strange love, a beautiful but vained love, a love i think it’s better left in dreams…
and once i had a strange love, a morally inflamed love, we’d go on holy battles in the nights…
and then there was that strange love that vulgar and profane love, the kind of love that we don’t talk about yes
(fenalaşanlar)…
once i had a strange love, a lying infidel love, who wove in stories like sherazade…
and once i had a strange love, a flaky white kinky love, we ran so fast we almost spilled our guts…
you see i’ve had some strange love, some good, some bad, some plain love, some so-so love, and
c’est la vie…

femina lupus

Tuesday, September 25th, 2007

 lauren greenfield - alli & annie & hannah & berit 13

birlikte thelma & louise yolculuğuna çıkacak, sahte tatu klibinde çığlıklar atacak kız arkadaş seviyorum. cinsimde default bulunan harbilik noksanlığının fazlası içimi kaldırıyor. yuva kurma, koruma işlevinden mi bilmiyorum, hesapçı ve sağlamcıyız, manasız bir ganimet sevdasındayız, her şeyin önünü sonunu düşünen bin tilki kadınlığından haz etmiyorum, böyle yaşanan bir hayata inanmıyorum. kıvırtmaya gerek yok, schadenfreude dişi bir tabirdir, “karı gibi” yerinde bir hakarettir.

mur ve mer benim en iyi erkek arkadaşlarım. alkolden ve tatilden ve kız arkadaşların olup olabileceğinden iyi gelirler. ayar, minnet, terbiye talep etmezler. mur yanında ömrümde gördüğüm en güzel kızı getirmiş. biraz daha bakarsam kekeme olacağım, o kadar. kız konuştuklarımızdan tek kelime anlamıyor. göz göze gelince bir gülümsüyor, insanın karnı darmadağın oluyor. adı “bu” (şovenizmde hudut yok ama önemli değil, nasılsa birazdan bunun intikamını bir erkeğin yatak performansını haksızca tefe koyarak alacağım) . “bunu düdüklüyorsun demek utanmaz?” “18 var mı ki bu?” rusça: kaç yaşındasın sen? “23müş” diyor. bakmaya korkuyorum, bakmadan duramıyorum. mer kızın tek kusurunu kaçırmayıp ”aman bırak, tahta” diyor. ”ama senin memelerin büyümüş, ne güzel olmuş.“ erkek arkadaşlar böyledir, şişmanlamışsın değil, memelerin güzel olmuş derler.  kadınlar ucundan tattırır, onlar kaşığı boca, sapını tamir ederler, erkek arkadaşlar satmaz, kadınlar bedel belirler. erkek arkadaşların tek dezavantajı karılarının kadın olmasıdır, kusurun göründüğünde gözleri parlayan, bilanço tutan, korkan, kıskanan kadınlar, düğüne davet etmezler, böylece bekarlığa veda gecesinde 20 erkeğin kitapsız eğlencesinde yer alırım ben.

belki me ve mu, aradan ne kadar vakit ve ülke geçmiş, hangimiz ne yaramazlık yapmış olsak da, hamurundaki saf kabulleniş hiç eksilmeyen dostluğu bana hatırlattıkları içindir, kadınlık manevralarına karşı bu birden nükseden irkiltim. nitekim böyle, dolandırmadan “siktir be” denilebilecek insan arzusuyla, eli titremeden verebilecek insan arzusuyla kaptım silgiyi. elim titremeden, bu defa bilanço benim defterde… fol yok yumurta var.

beden haracı

Monday, September 24th, 2007

angelika krinzinger - body details

elif şafak, hamile kalışının öncesini anlatıyor: “boston’daki üniversitenin kampüsünde kocaman bir ağaç vardı. kalın gövdeli şahane bir ağaç. ben ona “beyin ağacı” diyordum çünkü tam orta yerinde beyine benzeyen bir kabartısı vardı. her gün beyin ağacımı tavaf ediyor, ona dokunuyor ve şöyle diyordum: “bana yardım et. beyin olayım, beden olmayayım!”” bunun üzerine fizyolojik bir sebebi yokken hormonları durmuş ve sonra bir gün, regl olmadığı halde hamile kalmış.

benim öyle ritüel ve simge dolu bir hayatım yok. bedenimi bir ihtiyaç ya da mecburiyet veya lüks olarak sinsice ve kendiliğimden küçümser,  ihmal ve inkar edebilirim. sessiz bir restleşmedir bu, bedenimdeki bozulma gerçekleşirken, umursamayabilir ve sadece zihnimde yaşayabilirmişim gibi devam ederim. ama vücut bana zihinden beter bir düşmandır. zihinle ilişki mahremdir, savaş kesin bir yenilgi olmadığı müddetçe -ki olmadan bir ömür geçirilebilir- alemden gizlidir, kol kırılır yen içinde kalır. ama beden aleni ve direkttir, savaş yakında umuma açılacak, yüzleşme gerçekleşecektir. bedenim, bana güven veren her şeye karşıdır. irileşir, uç verir, kendini iyilikle olmadı mı habislikle gösterir. gösterdi. bir dolap dolusu artık giyilemeyen kıyafet, fermuardan tasarruf yapıp 94 milyona elbise satan mango kabininde denenen mor elbisenin içinde sıkışıp kalma, şişmanların yaşam hakkına inanmayan annenin aşağılayıcı esprileriyle dolu diyaloglar, bu nevi utanç verici bridget jones anekdotları ve başkalarının gündemi haline gelmekle intikamını aldı.

bu mudur senin gücün? yiyorsa gerçek bir hastalıkla çık karşıma. kulunç dışında, uçuk dışında, sıradan ağrılar dışında bir şeyle göster kudretini. “anne gözünde bir şey var.” diyor kızım. “aliim ben onu”  diye parmağını sokuyor. “yok alamazsın.” “o zaman makasla aliim.” “boncuğa benziyo.” ilk doktor “hmm” diyor  “damarlı bu. sizi bir göz kapağı uzmanına refere edeceğim. muhtemelen patoloji isteyecek” neredeyse sevindiğime inanamıyorum. meydan muharebesine hazırım. lösemi çıkarsa hemen amerikaya gidip makrobiyotik beslenmeyle vücudumu alt edeceğim. eğer hayat bir dramadan ibaret ise, insan deneyimden başka ne ister ki? göz kapağı uzmanı suratsız merve hanım burun kıvırıyor. “bir zararı yok. bununla ömür boyu yaşarsınız. ama geçmez.” nasıl? “vücut kist yapmış.” ışığı söndürüyor. sağlık sigortasından her yıl hasarsızlık indirimi alan, ağrılarla dolu, hantal kadın, damarlı boncuğun ve sen fazla bile vaktimi aldınız, şimdi her karşılaştığın “gözüne n’oldu?” diye sordukça hatırla: bedeni yenemezsin, bazen bazı şeylerin huyuna gitmeyi öğrenmelisin.

 

kaç

Thursday, September 20th, 2007

tracy lee

canım;
ateşim otuzsekize yaklaşıyor. gidip bir okaliptüs banyosu yapmalıyım. suyun içinde hep sizi düşünmeliyim. nasıl beyaz olan sizi. bizim kızkardeşler arasında her an maraza çıkabilir, onları yatıştırmalıyım. buralarda yapacak çok iş var, her ne demekse.

sizi öpemiyorum gene. içimde derin bir iz, dokunamıyorum. sahi, kaç duyusu vardı insanın.

sizi gördüm bir ân, keşke kalsaydınız.

 

Orhan Alkaya / seviş karası bir defter / 2002

professional distortion

Wednesday, September 19th, 2007

polly borland - untitled

i have to smile i have to show
i have to be nice all the time
i have to say “hello baby”
i have to wake up every day
i have to write i have to shout
i have to play records all night
i am in a loop i am the loop
i have to make up dress up show up
i have to sing i have to tease
i have to kiss so many cheeks
i got the flav i got the tricks
i have to put guests on the list
i have no right to complain
i have to pretend to pretend
i have to shine i have to sign
i have to never trust you blind

smileshowwriteshoutsingteaseshinesign

miss kittin

derin bir nefes versem. öyle derin bir nefes olsa ki bu, nefesimle birlikte, vücudumda ve zihnimde birikip de tartar yapan bütün tortular da müthiş bir kuvvetle dışarı püskürse. ardından bir varoluş anoreksisine yakalansam sessizce. zihinsel, fiziksel, duygusal iştahım kesilse, incelsem, derim kemiklerime yaklaşsa iyice. sonra herkes beni uyur zannederken, ayık ve aç dursam. kadın. kendine ait bir odası, kendine ait bir zamanı olmayan. artık soracak kimse de kalmadı. sabaha karşı göz kırpmadan number one tv’de paul van dyk transı seyrediyorsam, karar vermem gerektiği içindir. geçen defa da (bir tekme yıllar boyu aynı klibi döndüren number one tv’ye gelsin) pilli oyuncak gibi dans etmiş, sonra, yanlış kararı vermiştim. meth bağımlısı gibi büyüyor gözbebeklerim.

karar vermek için dans ediyorum. ama ne hakkında hiç bilmiyorum ki.

Le Chat

Monday, September 17th, 2007

ron-tetteroo-silvy-and-luna.jpg 

Viens, mon beau chat, sur mon coeur amoureux;
Retiens les griffes de ta patte,
Et laisse-moi plonger dans tes beaux yeux,
Mêlés de métal et d’agate.

Lorsque mes doigts caressent à loisir
Ta tête et ton dos élastique,
Et que ma main s’enivre du plaisir
De palper ton corps électrique,

Je vois ma femme en esprit. Son regard,
Comme le tien, aimable bête
Profond et froid, coupe et fend comme un dard,

Et, des pieds jusques à la tête,
Un air subtil, un dangereux parfum
Nagent autour de son corps brun.

— Charles Baudelaire

 

The Cat

Come, my fine cat, against my loving heart;
Sheathe your sharp claws, and settle.
And let my eyes into your pupils dart
Where agate sparks with metal.

Now while my fingertips caress at leisure
Your head and wiry curves,
And that my hand’s elated with the pleasure
Of your electric nerves,

I think about my woman — how her glances
Like yours, dear beast, deep-down
And cold, can cut and wound one as with lances;

Then, too, she has that vagrant
And subtle air of danger that makes fragrant
Her body, lithe and brown.

        — Roy Campbell, Poems of Baudelaire (New York: Pantheon Books, 1952)

Kedi

Gel, güzel kedim, tutkun kalbimin üzerine;
Çıkarma tırnaklarını patinin,
Ve bırak beni dalayım güzel gözlerine,
Buluştuğu yere akik ve metalin.

Parmaklarım dilediğince okşadığı zaman
başını ve esnek belini,
Ve elimin zevkten coştuğu an
Yoklarken kıvrak bedenini,

Karımı görüyorum zihnimde. Bakışı,
Sevimli hayvan, tıpkı seninki,
Derin ve soğuk, kesen ve yaran bir zıpkın sanki,

Ve ayaklarından baş ucuna,
Hafif bir esinti, bir parfüm, habercisi tehlikenin,
Yüzüyor çevresinde kahve renkli bedeninin.

— Türkçesi: Engin Özden
 

Première soirée

Friday, September 14th, 2007

peter franck

« - Elle était fort déshabillée
Et de grands arbres indiscrets
Aux vitres jetaient leur feuillée
Malinement, tout près, tout près.

Assise sur ma grande chaise,
Mi-nue, elle joignait les mains.
Sur le plancher frissonnaient d’aise
Ses petits pieds si fins, si fins.

- Je regardai, couleur de cire
Un petit rayon buissonnier
Papillonner dans son sourire
Et sur son sein, - mouche au rosier

- Je baisai ses fines chevilles.
Elle eut un doux rire brutal
Qui s’égrenait en claires trilles,
Un joli rire de cristal

Les petits pieds sous la chemise
Se sauvèrent : « Veux-tu finir ! »
- La première audace permise,
Le rire feignait de punir !

- Pauvrets palpitants sous ma lèvre,
Je baisai doucement ses yeux :
- Elle jeta sa tête mièvre
En arrière : « Oh ! c’est encor mieux !…

Monsieur, j’ai deux mots à te dire… »
- Je lui jetai le reste au sein
Dans un baiser, qui la fit rire
D’un bon rire qui voulait bien…

- Elle était fort déshabillée
Et de grands arbres indiscrets
Aux vitres jetaient leur feuillée
Malinement, tout près, tout près.

Arthur Rimbaud

 

The First Evening 

- She was very much half-dressed
And big indiscreet trees
Threw out their leaves against the pane
Cunningly, and close, quite close.

Sitting half naked in my big chair,
She clasped her hands.
Her small and so delicate feet
Trembled with pleasure on the floor.

- The colour of wax, I watched
A little wild ray of light
Flutter on her smiling lips
And on her breast, - an insect on the rose-bush.

- I kissed her delicate ankles.
She laughed softly and suddenly
A string of clear trills,
A lovely laugh of crystal.

The small feet fled beneath
Her petticoat: “Stop it, do!”
- The first act of daring permitted,
Her laugh pretended to punish me!

- Softly I kissed her eyes,
Trembling beneath my lips, poor things:
- She threw back her fragile head
“Oh! come now that’s going too far!…

Listen, Sir, I have something to say to you…”
- I transferred the rest to her breast
In a kiss which made her laugh
With a kind laugh that was willing…

- She was very much half-dressed
And big indiscreet trees threw
Out their leaves against the pane
Cunningly, and close, quite close.

 

İlk Akşam (Üç Öpücüklü Güldürü)

- Çıplak: üstünde tek geceliği var
İnadına, pencerenin camına
Sokuluyor yapraklarıyla dallar,
Nasıl da hemen yanına yanına.

Koca iskemleme geldi oturdu,
Yarı çıplak gülüyordu çapkınca
Sanki döşemede ürkek bir kumru
Küçük ayakları ince mi ince.

-Mum renginde, sarı, kaçak bir ışık
Kanat vuruyordu gülücüğünde-
Gülsineği gibi pembeye âşık
Oynuyordu ak göğsünün üstünde,

-Öpünce minik ayaklarını ben,
Biraz hoyrat, biraz tatlıca güldü,
Ve dudaklarından, çın çın titreşen
Gül kristal bir gülücük döküldü,

Çekti ayağını sevimli küçük
Ayağını, dedi: “Bitti mi işin?”
-Kızdırdı mı seni bu hoş öpücük
Ceza mıydı bana tatlı gülüşün!..

Dudaklarının altında çırpınan
Yalnız gözlerini öptüm usulca
Afacan başını atıp arkaya;
Dedi: “Oh böylesi çok daha iyi!..

“Söyleyecek bir çift sözüm var bayım…”
O sözünü henüz söyleyemeden
Bir öpücük ile ben noktaladım,
Güldü, pek hoşnuttu, belli halinden…

-Çıplak, üstünde tek geceliği var,
İnadına, pencerenin camına,
Sokuluyor yapraklarıyla dallar,
Nasıl da hemen yanına yanına.

ano natsu, ichiban shizukana umi

Thursday, September 13th, 2007

george holz - alicia flowing in stream 

“çırılçıplak denize girdi, ortalık karıştı.”

uzun saçlarına, umursamaz duruşuna, fazlasıyla giyinik, erk ve silahlanmış polisler arasında insanda bir an önce kurtarılıp ait olduğu pagan fona kavuşturulma arzusu yaratan vücuduna biraz uzunca baktığımı fark ettim. vücudunun çirkin çevresinden bağımsız duruşuna, dikliğine, rahatlığına hak verdim.

altında:
çıplak kutlama fotoğrafları için tıklayın. yazıyordu.

genç kadın, müdaheleci polislere: “siz üstünüzdeki elbiseler olmadan insan değil misiniz? bir insanın elbiselerini çıkarması bu kadar mı sorun olur?” diye soruyor. “ben özgürüm.”

ben olsam böyle makul ve öğretici davranamaz,  açıktaki am ve memeden müteşekkil bu büyük haberi takiben hakkımda “çevreyi rahatsız etmek”ten dolayı tutanak tutulmakla kalınmaz, gereken dersi birkaç polis tarafından nezarethanede uğradığım tecavüzle alıyor olurdum. “çıplak tecavüz fotoğrafları için tıklayın” yazmazdı, sanmıyorum, haber değeri olmazdı.

anadan üryan denize girmenin sosyo-ekonomik bir ayrıcalık olduğunu hatırladım sonra. her kadının ancak çırılçıplak tadına varılacak bu eylemi hakkıyla icra ederken fotoğraflarının ülkenin büyük gazetelerinde ereksiyon malzemesi edilmemesi için yat ve ada sahibi tanıdıklara hakkı vardı.

kum serindi. deniz ılık ve kapkaranlık. kızların bir kısmı tuzlu vücutlarına tekrar gece elbiselerini giymek istemedikleri için kenarda kaldılar. bir kısmı külotlarını çıkarmadılar. hamam geleneğinden mi, yoksa karşı cinsi seyretmek birlikte yüzmekten daha zevkli olduğundan mı bilmiyorum, geceleri daima önce erkekler, ardından onlar kıyıdan bakarken, kadınlar atlarlar. şimdi gülüşüp oynamaya başladılar, ben yüzmeye devam ediyorum. biraz yakamozdan ışık dalgaları yapıp seviniyorum. sonra daha karanlık ve sessiz olsun istiyorum. denizde, dünyada, başkalarının bulunduğunu unutana kadar yüzeyim. denizin tehlikelerini hatırlayana kadar gideyim. o gece ne giydiğimi, kiminle geldiğimi, kıyıdan kopmadan önce en son ne dediğimi unutana kadar ilerleyeyim. ılık ve derin ve karanlık deniz gideceğim yere götürür beni.

başka bir kıyıya varıyorum sonunda. köylülerin kıyısına. düğün ışıkları uzakta. bu kıyıda belli ki tekneden misafirler için derme çatma  bir restoran var ve artık kapanmış. ürkmememden iyice sarhoş olduğumu anlıyorum. suyun dışı serin. kumlar ısrarsız. kıyı, uykuya dalmak için mükemmel yumuşaklıkta. düğünün ışıkları uzakta. haber vermezsem merak edecekler var. sabah olunca beni çıplak bulup yanıma yaklaşacak yabancılar. hem güneş doğdu mu, bütün kusurlar ortaya çıkar. ama şimdi bunları düşünemem. ben özgürüm. uykum var. üstümde elbiselerim olmadan insan olabildiğim bir yerde uyanmaya ihtiyacım var.