kavgam
Friday, September 28th, 2007“‘Smash, smash the old laws’ habitual beauty becomes narcotic eventually; it can be rediscovered, but only dialectically, by contrast, by the creation of new, brutally shocking beauty, beauty that seems barbarism at first. And the creation of such new beauty is the first step for anyone who would a god, and not a slave of dead gods. It is in the war between great seeking and great boredom that new beauty is born.”

dünya hakkında bilgisi henüz anne kucağının dışına taşmış olan kızım masal kitabında şıp diye gösteriyor: „bu piyenses. bak, bu da cadı!“ dünya onun için görünüşten karakter tahlilini mikrodalgalamış: karga burunlu, çıkık çeneli ve ihtiyar kadınlar kötü kalpli cadı, genç ve güzel yüzlüler iyi kalpli prenseslerdir. şu zamanda hala bu korkunç denklemle masal üretenlere, ardından daha titiz davranmadığım için kendime küfrediyorum, ama kurtuluşu yok, hediye gelen binbir çeşit kırmızı başlıklı kız versiyonunun her birinde kurt kanlar içinde yere devrilince, mutlu sona ulaşılıyor.
peki avcıdan çok kurda, prensesten çok üvey anneye benzeyen karga burunlu bebekler ne yapıyorlar? mecburi bir cadılık kariyerine mi şartlanıyorlar? geçkin fransızca hocam nathalie’nin derste cilveli kahkahalar atıp göz süzmesinden nasıl irkildiğimi hatırlıyorum: çengel burnu, sivri çenesi ve lepiska saçlarıyla süpürge sallaması gerekirken nasıl olup da prenses gibi edalanmaya cüret ediyordu ki? oysa erkek karakterler bu fiziksel şartlanmadan oldukça muaf. genelde kızımızın tek kurtuluş umudu olan bir prens olarak varlık buluyor onlar.
ne kadar titizlensem, sulfatsız şampuan, çimdiksiz bakıcı, kötü mesajsız kitap peşinde koşsam, muaf tutabilir miyim kızımı bu tek yönlü taarruzdan? onu tuttum diyelim, yuvadaki arkadaşlarının ibresinden nasıl kaçılabilir ki? prenses ve cadı skalasında bir yere yerleşecek o da mecburen, belki babaannesi gibi götünün yere yakınlığını aşırı bir kendini gösterme çabasıyla kompanse etmek isteyecek. belki anneannesi gibi, ayna güzelliğini tasdik ettikçe artan kibriyle zehirli elmalar yetiştirecek. ya da… annemden cılkı çıkmış bir anekdot: „olağanüstü güzellikte bir bebektin sen. yolda durdurup da iltifat etmeden geçen bir kişi olmazdı. sonra 5 yaşına geldin, yuvaya başladın, çırpılaştın, dişlerin döküldü. tezahürat aniden kesildi. ve ondan sonra bir daha kimse zaptedemedi seni“
yuva dedikleri korkunç hikayelerle dolu bir yerdi. üstelik bunların birinden kurtulmak yetmiyor, hemen bir başkasına gönderiyorlardı. „anne!“ diye bağırıyordum.“beni burda bırakamazsınız. bu cadı beni öldürmeye çalışıyor, bakın, suyuma topluiğneler yerleştirmiş!“ kanıt olarak içmediğim suyun bardağın kenarında oluşturduğı topluiğne başlarını sunuyordum. öğretmen ağlıyordu. bütün bu can havlinin, isyanın ve komplo teorilerinin, henüz başlamış sosyal hayat pratiğinin tuzaklarına bana mısın demeyeceğini bilmiyordum daha…
halka açık görünüşüm ve bunun yarattığı spekülatif karakter tahlilleri, gizli yeteneklerim ve bariz yeteneksizliklerim ve bunun yarattığı 5 üzerinden notlanma zinciri, bütün hepsi, aptal bir dünyanın eski moda kapanları! peynir yemeyen bir fare olacaktım ben, labirentin dışına doğru koşacaktım. ne hakla beni değerlendirmeye kalkan öğretmenlerin hayatlarını zindan ederken tereddüt etmeyecek, şişesi önümde açılmayan su içmeyecektim.
güzellikle savaşım böyle başladı.




