“A need to tell and hear stories is essential to the species Homo sapiens—second in necessity apparently after nourishment and before love and shelter. Millions survive without love or home, almost none in silence; the opposite of silence leads quickly to narrative, and the sound of story is the dominant sound of our lives, from the small accounts of our day’s events to the vast incommunicable constructs of psychopaths.”
–Reynolds Price

kocamla, eski sevgilimin evinde, üçümüz, inland empire’ı seyrederken çikolata yiyoruz. düşündüğün gibi bir midesiz medenilik değil bizimkisi, kronolojiyi, rol dağılımını, kalplerimizdeki dövmeleri değiş tokuş etmek için çok geçerli sebeplerimiz var. üçümüz de diğerlerine ayrı ayrı ve farklı şekillerde müteşekkiriz.
televizyon ekranında, bir kadının televizyon ekranında, tavşaninsanları seyretmesini seyrederken bir an, “hayatını kim filme çeksin?“ geyiğinde tekrarlayıp durduğum yegane dileğin gerçekleştiğine inanacak gibi oluyorum. sadakatsiz bir güneyli, hollywood tırmanışında bir orospu olduğumdan değil, (tavşan olduğum doğru), ip üzerindeki cambazın giderek acemileştiren tedirginliği… 3 saat boyunca sehpanın üzerinde duran silahı görüyorum. anladık ateşlenecek de, gerçek hayatta filmlerdeki gibi aşktan ölmediğimize göre, belki? hem silahın hangi yöne doğru ateşleneceği daha önemli değil mi?
mesela theresa ve jeremy. konunun konumuz sadakatle ne kadar ilgili olup olmadığından da emin olamıyorum. sen söyle:
gerçekten cazibeli bir çifttiler. hepimizin kır düğününde, teras partisinde, kitap kokteylinde görmek, hayatının bir yerinde bir yarısını koluna takmak isteyeceği… rakamlarla: theresa duncan 40 jeremy blake 35 yaşında, 12 yıldır beraberler. çift olmanın, iyi bir çift olmanın etkinleştirici, popülerleştirici enerjisiyle parlıyorlar. theresa, çin yemeğini fazla kaçıran iki kız arkadaşın başına gelenleri anlatan, kız çocuklara yönelik ilk aklı başında cd rom oyununu yapmış, kısa film çekmiş bir yönetmen. jeremy, sanatçı. video-resim-animasyon ortaya karışık kavramsal ve başarılı işler yapıyor.
günlerden bir gün, jeremy’ye paul thomas anderson’un punch drunk love’ı için bir iş teklifi geliyor. theresa’nın “alice underground“ film senaryosunu iki senelik opisyonla fox satın alıyor. şehirleri new york’u bırakıp los angeles’a taşınıyorlar. “los angeles ve new york birbirlerinin zıttıdır.“ diyor new york magazine hikayeyi anlatırken. “new york’ta hayat zordur ama yırtmak kolaydır. los angeles’ta hayat rahattır ve herkes gülümser ama bir türlü ortaya çıkamazsın. ” theresa bu çıldırtıcı sinsilik sirkinde iki yıl boyunca senaryosunun filme çekilmesi için çırpınıyor, iş toplantılarında sarışın cazibesi yüzünden ezilmemek için gözlük takıyor, ayağı eşikte, giremiyor. opsiyon düşüyor. senaryonun haklarını bu defa paramount alıyor, sil baştan aynı sürünceme. theresa bu arada blogcu olarak nam salmaya başlıyor: the wit of the staircase.
filme her saat başı, toplam iki ara vermeyi kararlaştırmıştık. çişimi yaparken tuvaletteki film posterlerine bakıyorum. işte bu sıralarda eski sevgili tuvaletine benzer bir ortamda theresa ve jeremy takip edildiklerinden, aleyhlerinde bir komplodan şüphelenmeye başlıyorlar. “miranda july peşimizde…“ diye iki saat sürecek bir monolog başlatıyorlar ev partilerinde, “jeremy, beck’in albüm kapağını tasarladığı sırada taktı bu beck’in de aralarında bulunduğu bu scientologistler bize…“ kendilerinden yana tavır almayanlara küsmeye başlıyorlar.
ve günlerden bir gün theresa ve jeremy hollywood vakumundan çıkıp şehirlerine geri döneceklerini açıklıyorlar neşeyle. new york’ta downtown bir kilisenin ek binasında daire kiralıyorlar. ama bu scientology şüphesi şehir dinlemiyor ki. huzursuzlar. nasıl bir komploya dahil edildikleri konusunda 27 sayfalık rapor hazılıyorlar. kilisede verdikleri partide onları göremeyen misafirleri evin kapısını çaldığında “bir vizyon gördük“ diyorlar “theresa’nın saçı partideki barbeküden alev alıyordu. biz de inmedik.“ sanatçı dediğin azıcık deli olur ve jeremy’nin yakında büyük bir sergisi var.
“uyuyo musunuz!“ diyen sesle zıpladım ikinci arada. bu defa uykuyla uyanıklılık arasındaki o acemi ipte cambazlık etmekteyim. üçümüzün tavşan kafaları kaşınıyor, çalan telefona daima ev sahibi bakıyor. ben kanepenin hep aynı yerindeyim. odadaki orospulardan biri memelerini açıp güzelliklerini teyit ettiriyor. gerçekten güzel memeleri, hazır tavşan başlığımı takmışken dokunmak isterim.
yukarıdaki reynolds price sözünü bloguna yazdığı gün theresa’nın ölüsünü buluyor evde jeremy. adam haklı, aşk öldürmüyor. hikayenin insanın içinde patlaması öldürücü olan. theresa’yla jeremy’nin onları hayata tutturacak, öfkelerini yumuşatacak bir çocukları yok ama sadakatleri var ve bildiğin gibi sadakat her zaman üçüncü kişidir. partisinden ayrılırken yanağını fazla ıslak öpen bir dosta “ben jeremy’ye sadığım“ diye hatırlatmamış mıydı theresa utanç verici biçimde? büyük soru: hırslı, güçlü, eğlenceli, zeki, cazibeli theresa bunu neden yaptı? jeremy de bilmiyor ve yakında açılacak sergisi için çalışmaya devam ettiği 10 müteakip gün boyunca gayet iyi göründüğünü söylüyorlar. sonra bir akşam, theresa’nın ölümünden 10 gün sonra, kıyıda bir mektup ve kıyafetlerini bırakarak, bir daha geri dönmemek üzere okyanusa doğru yürüyor jeremy.
bir türlü bitmeyen filmin her sahnesi benim için “söz bu son duble”. sarhoşum ve silahın hangi yöne doğru ateşleneceği önemli. tornavida olsa gireceği yeri kendi bilirdi. beni julia ormond’un canlandırmasını istemekle iyi etmişim. artık kalkalım mı ne dersin?
intihar kaybolmak amaçlıdır biraz. şu hayatta ilerlerken bırakmakta olduğun izden ikrah edersin. yeter, buraya kadar. ama theresa ve jeremy şimdi, beğendikleri gibi var olamadıkları hayatta olduğundan çok daha ortada ve meşhurlar. tanımadıkları onbinlerce komşu teyze mutlu pozlarına bakıp vah çekiyor. trajedi neden izleyiciye iyi gelir?
no more blue tomorrows. kes!
beni jeremy irons’ın canlandırmasını istemekle iyi etmişim. jeremy irons bodrum’da bir erkekle öpüşüyordu. bodrum’da barlar sabah olunca kapanmıyordu.
büyük soru: hikayeyi duymaya mı anlatmaya mı daha çok ihtiyacımız var? silah gibi bunun da içeriği belli, nereye ateşleyeceğini ileride öğreneceğiz bitanem. çok geç olduğunda. nasıl anlatsam sana. başlığa bir baksana.