Online Dating

Archive for August, 2007

yours truly

Friday, August 31st, 2007

franck juery - untitled 

yasak arzu doğurur. ben dönene kadar da sana burası yasak olsun.
mesafe dediğin nedir? hiçkimse arzudan hızlı koşamaz, daha uzağa gidemez nasılsa…

If I don’t black-out
I’ll keep you inside me
I can’t promise you anything,
I know. Yeah, I’m slow
I sleep the best in cold
Dreams are the place to be…

 

esprit d’escalier

Friday, August 31st, 2007

“A need to tell and hear stories is essential to the species Homo sapiens—second in necessity apparently after nourishment  and before love and shelter. Millions survive without love or home, almost none in silence; the opposite of silence leads quickly to narrative, and the sound of story is the dominant sound of our lives, from the small accounts of our day’s events to the vast incommunicable constructs of psychopaths.”

–Reynolds Price

cosimo cavalloro - stop

kocamla, eski sevgilimin evinde, üçümüz, inland empire’ı seyrederken çikolata yiyoruz. düşündüğün gibi bir midesiz medenilik değil bizimkisi, kronolojiyi, rol dağılımını, kalplerimizdeki dövmeleri değiş tokuş etmek için çok geçerli sebeplerimiz var. üçümüz de diğerlerine ayrı ayrı ve farklı şekillerde müteşekkiriz.

televizyon ekranında, bir kadının televizyon ekranında, tavşaninsanları seyretmesini seyrederken bir an,  “hayatını kim filme çeksin?“ geyiğinde tekrarlayıp durduğum yegane dileğin gerçekleştiğine inanacak gibi oluyorum. sadakatsiz bir güneyli, hollywood tırmanışında bir orospu olduğumdan değil, (tavşan olduğum doğru), ip üzerindeki cambazın giderek acemileştiren tedirginliği… 3 saat boyunca sehpanın üzerinde duran silahı görüyorum. anladık ateşlenecek de, gerçek hayatta filmlerdeki gibi aşktan ölmediğimize göre, belki? hem silahın hangi yöne doğru ateşleneceği daha önemli değil mi?

mesela theresa ve jeremy. konunun konumuz sadakatle ne kadar ilgili olup olmadığından da emin olamıyorum. sen söyle:

gerçekten cazibeli bir çifttiler. hepimizin kır düğününde, teras partisinde, kitap kokteylinde görmek, hayatının bir yerinde bir yarısını koluna takmak isteyeceği… rakamlarla: theresa duncan 40 jeremy blake 35 yaşında, 12 yıldır beraberler. çift olmanın, iyi bir çift olmanın etkinleştirici, popülerleştirici enerjisiyle parlıyorlar. theresa, çin yemeğini fazla kaçıran iki kız arkadaşın başına gelenleri anlatan, kız çocuklara yönelik ilk aklı başında cd rom oyununu yapmış, kısa film çekmiş bir yönetmen. jeremy, sanatçı. video-resim-animasyon ortaya karışık kavramsal ve başarılı işler yapıyor.

günlerden bir gün, jeremy’ye paul thomas anderson’un punch drunk love’ı için bir iş teklifi geliyor. theresa’nın “alice underground“ film senaryosunu iki senelik opisyonla fox satın alıyor. şehirleri new york’u bırakıp los angeles’a taşınıyorlar. “los angeles ve new york birbirlerinin zıttıdır.“ diyor new york magazine hikayeyi anlatırken. “new york’ta hayat zordur ama yırtmak kolaydır. los angeles’ta hayat rahattır ve herkes gülümser ama bir türlü ortaya çıkamazsın. ” theresa bu çıldırtıcı sinsilik sirkinde iki yıl boyunca senaryosunun filme çekilmesi için çırpınıyor, iş toplantılarında sarışın cazibesi yüzünden ezilmemek için gözlük takıyor, ayağı eşikte, giremiyor. opsiyon düşüyor. senaryonun haklarını bu defa paramount alıyor, sil baştan aynı sürünceme. theresa bu arada blogcu olarak nam salmaya başlıyor: the wit of the staircase.

filme her saat başı, toplam iki ara vermeyi kararlaştırmıştık. çişimi yaparken tuvaletteki film posterlerine bakıyorum. işte bu sıralarda eski sevgili tuvaletine benzer bir ortamda theresa ve jeremy takip edildiklerinden, aleyhlerinde bir komplodan şüphelenmeye başlıyorlar. “miranda july peşimizde…“ diye iki saat sürecek bir monolog başlatıyorlar ev partilerinde, “jeremy, beck’in albüm kapağını tasarladığı sırada taktı bu beck’in de aralarında bulunduğu bu scientologistler bize…“ kendilerinden yana tavır almayanlara küsmeye başlıyorlar. 

ve günlerden bir gün theresa ve jeremy hollywood vakumundan çıkıp şehirlerine geri döneceklerini açıklıyorlar neşeyle. new york’ta downtown bir kilisenin ek binasında daire kiralıyorlar. ama bu scientology şüphesi şehir dinlemiyor ki. huzursuzlar. nasıl bir komploya dahil edildikleri konusunda 27 sayfalık rapor hazılıyorlar. kilisede verdikleri partide onları göremeyen misafirleri evin kapısını çaldığında “bir vizyon gördük“ diyorlar “theresa’nın saçı partideki barbeküden alev alıyordu. biz de inmedik.“ sanatçı dediğin azıcık deli olur ve jeremy’nin yakında büyük bir sergisi var.

“uyuyo musunuz!“ diyen sesle zıpladım ikinci arada. bu defa uykuyla uyanıklılık arasındaki o acemi ipte cambazlık etmekteyim. üçümüzün tavşan kafaları kaşınıyor, çalan telefona daima ev sahibi bakıyor. ben kanepenin hep aynı yerindeyim. odadaki orospulardan biri memelerini açıp güzelliklerini teyit ettiriyor. gerçekten güzel memeleri, hazır tavşan başlığımı takmışken dokunmak isterim.

yukarıdaki reynolds price sözünü bloguna yazdığı gün theresa’nın ölüsünü buluyor evde jeremy. adam haklı, aşk öldürmüyor. hikayenin insanın içinde patlaması öldürücü olan. theresa’yla jeremy’nin onları hayata tutturacak, öfkelerini yumuşatacak bir çocukları yok ama sadakatleri var ve bildiğin gibi sadakat her zaman üçüncü kişidir. partisinden ayrılırken yanağını fazla ıslak öpen bir dosta “ben jeremy’ye sadığım“ diye hatırlatmamış mıydı theresa utanç verici biçimde? büyük soru: hırslı, güçlü, eğlenceli, zeki, cazibeli theresa bunu neden yaptı? jeremy de bilmiyor ve yakında açılacak sergisi için çalışmaya devam ettiği 10 müteakip gün boyunca gayet iyi göründüğünü söylüyorlar. sonra bir akşam, theresa’nın ölümünden 10 gün sonra, kıyıda bir mektup ve kıyafetlerini bırakarak, bir daha geri dönmemek üzere okyanusa doğru yürüyor jeremy.

bir türlü bitmeyen filmin her sahnesi benim için “söz bu son duble”. sarhoşum ve silahın hangi yöne doğru ateşleneceği önemli. tornavida olsa gireceği yeri kendi bilirdi. beni julia ormond’un canlandırmasını istemekle iyi etmişim. artık kalkalım mı ne dersin?

intihar kaybolmak amaçlıdır biraz. şu hayatta ilerlerken bırakmakta olduğun izden ikrah edersin. yeter, buraya kadar. ama theresa ve jeremy şimdi, beğendikleri gibi var olamadıkları hayatta olduğundan çok daha ortada ve meşhurlar. tanımadıkları onbinlerce komşu teyze mutlu pozlarına bakıp vah çekiyor. trajedi neden izleyiciye iyi gelir?

no more blue tomorrows. kes!

beni jeremy irons’ın canlandırmasını istemekle iyi etmişim. jeremy irons bodrum’da bir erkekle öpüşüyordu. bodrum’da barlar sabah olunca kapanmıyordu.

büyük soru: hikayeyi duymaya mı anlatmaya mı daha çok ihtiyacımız var? silah gibi bunun da içeriği belli, nereye ateşleyeceğini ileride öğreneceğiz bitanem. çok geç olduğunda. nasıl anlatsam sana. başlığa bir baksana.

just another perfume

Wednesday, August 29th, 2007

les parapluies de cherbourg

when i feel i’ve had enough, there’s one moment i leave for. 
a moment fixed in time, moving in place, available to me eternally.

no subtitles, but with a bad translation to a language shamefully convenient, as shallow as life itself. do you believe in serendipity?

- Guy, I love you. You smell of gasoline.

- Stop crying. Look at me. People only die of love in movies.

- Absence is a funny thing.

- I think you should go.

i should go.

istifa

Tuesday, August 28th, 2007

 job piston - untitled

ümidi kestim. yırtılmış yerden nasıl kayar makas, öyle, kolayca. bunu daha önce hiç denememiştim. çünkü görev dağılımı eşitti: başlatmak daima senin, bitirmek benim işimdi. tutunduğum elin arkasında bir vücut olup olmadığını kontrol etmek aklıma gelmemişti. yollarını burunlarıyla bulan hayvanlar gibi, başımı ensendeki yerine koklaya koklaya koyduğum hayalini bozan gerçekleşmemesi değilmiş ki. gerçekleşmesi ümidiymiş hıtpalayıcı olan. ümit bitti, hayal bâki.

herkese tavsiye ederim: ümidi keserek dikiliyor güzel elbiseler. ümidi kesmekle önleniyor israf. agresif bir yan yok bunda. açık bırakılan kapı kapalısından çok daha tedirginlik verici. stockholm’den aldığım kapı desteğini kaldırdım. pat diye çarparken içim hoplamayacak, hatta belki fark etmem bile, burnumla buluyorum yolumu. geride kalanları yoklamanın bir değeri yok. hepsini sana bıraktım. zaman nasılsa çarelerine bakar.

ümit biraz zavallı bir hismiş, amipimsi. muhtaç olmayı sevmem biliyorsun. artık kendim dahil kimsenin mutluluğundan sorumlu değilim.

kalp temizliği. sonbaharı sevmeye başlamakla aynı şey.

Güzel Hayvan

Saturday, August 25th, 2007

candace meyer

Fil güler, tavuk kaçar,
Kuzu susar, inek bakar,
Köpek bekler, arı sokar,
Eşeğin bir fikri var.

Yılan yutar, topal seker,
Kuş geçer, balık geçer,
Ben uyurum, deve korur,
Kuzunun bir bildiği var.

Toprak durur, çocuk büyür,
Uzun olur çirkinlerin gagası,
Gel gel, buraya gel, gel,
Burada bir benzeyenin var.

 

Ahmet Güntan

küçük gece

Friday, August 24th, 2007

tracey snelling - 9 33 

KLEINE NACHT:wenn du
mich hinnimmst, hinnimst,
hinauf,
drei Leidzoll überm
Boden:

alle die Sterbemantel aus Sand,
alle die Helfenichtse,
alles, was da noch
lacht
mit der zunge-

Paul Celan

KÜÇÜK GECE: sen içine, içine
aldığında beni,
yukarlara çektiğinde,
yerden
üç azapboyu yukarda:

bütün kumdankefenler,
bütün eldennegelirkiler,
diliyle
hâlâ
gülen her şey-

Türkçesi: Necmi Zekâ

miss kittin and the hacker

Wednesday, August 22nd, 2007

Kedi dedi:
Gözlerini kapa, başka şeylere bakarken olmaz. Gözlerini kapa, bana bakarken de olmaz. Ayna olacağım ben sana; sen, içime diktiğin gözlerinle kendini göreceksin. Ben de öyle bakacağım sana, sonsuz görüntülere karışacağız. Ben senin memeni tutarken kendime dokunacağım misal. Sen beni öperken kendi dudağını kanatacaksın. Kaptıracağız… Ne annen çağıracak seni bu oyundan, ne akşam ezanı benden kurtaracak. Sen sıkılınca beni kıracaksın, ama senin de canın yanacak…

kimiko yoshida - masque de soi

nişanlısı kapıyı açmasını beklerken kendini asmış. hatırladığım bir bu var. gerisi tersine, tırnak geçirme üzerine, beyhude bir maksimum alana yayılma gayreti. aman sıkı tutunun ömürlere koparılıp alınmak zor olsun.

hayat kumandanları karşısında tanıdık bir eğlence öğesi: kedinin çizmeleri.

sordunuz söylüyorum: hayatımı sona erdirmeyi düşünmediğim zamanların sayılı olduğu yıllarda, siz de yanımdaydınız ya. ruhunuz duymadı. devam edebilmeyi mümkün kılan bu kurtuluş ümidiydi. her sabah, işenmiş çarşaflara uyanılan misafir odası. burda olmazsa başka bir yerde, içinde bu kadar zorlanmayacağım bir dünya ihtimali. benimki uyumlu bir varoluş biçimi değildi, ayarım bozuktu, defoluydum. yüzümü gözümü kıpkırmızı, şiş gören annem „salak“ derdi. tükürüksüz.

varlığım ağırdı, hareket kabiliyeti azdı, insanlara ve öykülere fazla abanmak hoşa gitmeyen bişey olduğundan dönüp gene kendini dövmeyi gerekli kılardı. çok derindi, boy vermeye kalktın mı boğulur kalırdın. hamdı, hasarlıydı, hakikiydi. öyle bir yer varsa ancak böyle taşikardik kalple oraya varılabilirdi. ama kimselerin vakti yoktu (ah), bağırmaktan boğazım ağrıyordu.

sonra geçti.

sepete pek çok yumurta sığdırmayı öğrendim. içlerinden sıvılarını iğneyle, kırmadan boşaltmayı. yumurtalarımı ayrı ayrı renklerde süsledim. mesafe hesabını öğrendim. acının geçeceğini. veda etmek zorunda olmadığımı öğrendim. yok, yalan söyledim. alıştım işte. kanıksadım. pişirildim. boyandım. cilalandım. idare ettim. annem bile artık akıllandığıma inanmış olabilir.

bu yüzden artık bende bulunmaz o hakikat. acıyan yeri ellemem, aldığı yere kadar doldurur, hayatla inatlaşmadan cefa çekerim, intihar yerine mastürbasyonu seçerim, bilgisayar başında katıla katıla ağlarken ekranıma „benimle dalga geçiyorsun“ yazısı gelir bu yüzden, hemen victoriassecret.com’a geçerim (sütyenler unutturmak için üretilirler), açık veremem, kökünden sökmem, kanaatkarım, benden çıkmaz artık sahya. bagajım yüklü. ödeyemem sonra.

aynalarla dolu bir oda. öyle ki artık odayı aynadan, aynayı suretten, sureti özneden, özneyi arzudan ayırt etmeyi beceremezsin. misafir odası: kedi orda, kendi yok.

the sweet hereafter

Tuesday, August 21st, 2007

 anna gaskell - untitled (by proxy)

aynı rakı sofrasındaki bir kadın diğerini öyle dik dik süzmez. ne var? kıyafetimi frapan mı buldun? dişimde maydonoz mu gördün? sen önce sarı boyalı saçlarına bak iyiailekızı. kimsin? “nergis’cim şu karşıda oturan arkadaşının adı ne?” “Aşk”. iğrenç bir isim.

Aşk gecenin finalinde, kapıda herkes son bir neşeyle vedalaşırken yanıma gelip, elimi tutacak. meğer şövalyelik bir refleksmiş, insanı burun kıvırdığının burnuna sokuverirmiş. “Aşk benimle geliyor!” diye bağırıyorum. itiraz etmeyeceğini biliyorum. itiraz etmeyen bir kadının sağaltıcı cazibesi.

takside “ben sarhoş oldum.” diyor. “sen ne kadar içtin?” dili dolaşıyor. “Aşk” diyorum. gülümsüyor. gülümsüyorum. yanıma sokuluyor. başını boynuma koyuyor. pamuk yanaklı. pamuk yanağında damarların küçük kırmızı uçları pis taksi ışığı altında birleşip pembe oluyorlar. yumuşacık saçları üzerime akıyor. aksınlar. kirpiklerini kaldırıp baktığında benim bir erkeğe asla sunamadığım o silahsızlandırıcı hazla eriyip gidiyorum.  o kuralsız teslimiyet bakışının verdiği kahramanlık hissini kuşanıp kuvvetleniyorum. sokulgan Aşk, sokulganlığını kıskandığım Aşk, insana kendini dünyanın hakimi hissettiriyor. göz göze geldiğimiz anda başka seçeneğim yok: dudaklarındayım.

Aşk bakıyor, ben onun baktığını yapıyorum.

simsiyah giyinmiş. kocaman göğüsleri var. “şöför bey, biz vazgeçtik. lütfen taksim’e doğru gidelim.” bundan sonra ne olacak? yokuştan aşağı birbirimize tutuna tutuna mı ineceğiz? vestiyerdeki çocukla flört ettiğini görüp ensene mi üfleyeceğim? omuzlarımız ve kalçalarımızı dans mı ettireceğiz? doğruca bara mı gideceğiz? barmene “biraz daha votka ekleyebilir misiniz?” derken kirpiklerin uzamayı sürdürecekler mi? tanışmak için yanımıza yaklaşanlara gülümsedikten sonra yumuşak saçlarını sevip burunlarımızı dokundurarak herkesi dışımıza kilitleyebilecek miyim? roxy’nin küçük tuvaletlerinden birine tıkışıp kikirdeyecek miyiz? sıra bekleyen mutsuz kadınlar takbihle bakarken el ele koşarak kuytu bir yere saklanabilecek miyiz? birbirimize hevesle “ben de!” diye cevap vereceğimiz saçmalıklar anlatacak mıyız? susacak mıyız? ben senin bana bakışını izleyecek ve kıskanacak mıyım? göğsünün derin yeri kendiliğinden açılınca heyecanlanacak mıyım? ellerim ve dudaklarım ve karnım ve bacaklarım kendi başlarına hareket etmeyi bilecekler mi? benden güzel ve yabancı bir hayvan çıkaracak mısın? onu esrarlı maharetinle okşayarak ehlileştirecek misin? avucunda tuttuğun şeyi bana verecek misin? verirken söylediklerini bir gün hatırlayabilecek miyim?

bundan sonra ne olacak bilmiyorum. sen Aşk, biliyorsun. durma sakın.

burası tamam

Monday, August 20th, 2007

Normali, düşünmeden kabul edilenleri, ortalamayı alternatifsiz saymak, bizi umutsuzluğa düşürür. Umutsuzluğun en belirgin ifadesi ise, legal ya da illegal uyuşturuculardır. Olabilecek tek dünyanın, yaşanabilecek tek aşkın, mümkün olan tek cinsel ilişki biçiminin bu olduğunu bir kere daha kabul ettiğinizde, varacağınız yerin melankoli ya da cinayet, bitmek tükenmek bilmeyen bir iç sıkıntısı ya da delilik, kupkuru bir başarı öyküsü ya da bir yenilgiler dizisi, Prozac ya da eroin olması pek fark etmez. Ya da belki fark eder…

Bir Şeyler Eksik, Bülent Somay

gustav klimt - der kuss

hayata dönmem lazım. ödenmemiş faturaların, kalori hesaplarının, sodexho çeklerinin, indirim kartlarının, 4 saatte bir alınması gereken ateş düşürücülerin, periyodik bakımların, ağdacıların, tatil köylerinin, açık büfelerin, amfilerde dalida taklidi yapan seks makinesi animatörlerin, sitemkar eski arkadaşların, sivrisineklerin, klima soğuğunun, yapışkan deodorantların, renkli lenslerin, ruj lekeli kadehlerin, kötü müziğin, tozun, çukurun, havuzbaşı düğünlerinin olduğu yere… daimi bir takibi gerekli kılan, bir yandan doldururken başka delikten akan,  durmadan bakım ve onarımı, olaylara, sinirlere, nefse hakim olunması gereken, ayakkabıların sıktığı, araçların koktuğu, hikayelerin sarktığı, bilginin acıttığı yere. şimdi. hemen.

ilacın sadeleştirici, iştah kesici etkisini arıyorum. hem de reçetesizdi. eczacı “şimdi herkes bunu kullanıyor” demişti. muhtevası masumdu. varlığını hiç hissettirmiyor, sisteme inancı arttırıyordu. ilaçla daha memnuniyet verici bir varlık oluyordum. ama uyuşturucu başka. “bu varken insanın başka hiçbişeye ihtiyacı olmaz.” diye düşünmüştüm. başka bir varlığın hissettirebileceği ne varsa hepsinin üstünde bir histi. aşk meşk yanında hiçti. iyi ki daha önce denememişim ve neyse ki elimin altında değildi. iradeyi bu kadar büyük zevklerle imtihan etmemeli, mükemmel ve tehlikeli yabancıyı uzaktan sevmesini bilmeli.

florida’da “istanbul’da deveye biniyorlar” diye kandırdığı geçkin ve geveze sevgilisi linda’nın yanında hawai gömleğiyle brian’ı gördüğümde ürpertiyle anlamıştım. orda, çok başka, burdan asla bilemeyeceğim, vazgeçilemez bir ülke duruyordu. brian gülümsüyordu, bira içiyordu, sohbet ediyordu, rehabilite olmuştu, iş bulmuştu, yeni bir hayat kurmuştu. ama işte çok müthiş bir şeyden uzak durmakta olan insanlara özgü flulukla bakıyordu etrafa. oranın dışında her şey birbinin aynıydı ona, hawai gömleği ya da frak, linda ya da jennifer fark etmiyordu. selami şahin haklıydı. alışmak sevmekten zordu. alışılmış zevkten uzak durmak hepsinden zordu. brian’ın şu lego dünyamızla bütün ilişki biçimleri alaycıydı, aldatıcıydı, geçiciydi, bir gün terk edeceğine dair birer işarettiler, hawai gömleği ve güleryüzü ve linda ve artık saatinde giderek kovulmamayı başardığı işi… vedânın bin türlüsü var.  

karşıdaki kulüp popüler bir yer olmalı. her gece ya bir düğün ya eğlence. manalı seçilmiş klişe giriş şarkısı eşliğinde alkışlanan gelinle damat, aynı havuzun çevresinde mitit köftelerini yiyen coşkulu arkadaşlar, krepeli kadınlar, traşlı beyler… öncekilerden ve sonrakilerden habersizler. bir kadın hoppidi hoppidi günün sevilen şarkılarını seslendiriyor, profesyonel, eğlendiriyor. aceleyle, bağırarak. ne çok eğlendirdiği bu pikenin altından bile aşikar.

her gece öncekilerden ve sonrakilerden haberli eğlenceyle gürültülenen bu kulübe uzaklığım 100 metre bile değil. saçlarıma fön çektirmeli, manikür pedikür yaptırmalı, şıkırtılı küpeler takmalıyım, şifon elbise, taşlı topuklu sandaletler giymeli, eğlenceye iştirak etmeliyim. ara sıra rujumun dişlerime bulaşıp bulaşmadığını minik aynamdan kontrol etmeliyim. şarkılara alkışla eşlik edip, ısrar üzerine piste çıkmasını da bilmeliyim.

brian new york’a dönmüş. bir gün, kimbilir nasıl bir terkiple, mutlu olduğu yerde biraz daha kalmaya çalışırken öldükten çok sonra, hemen değil, evinde ölüsü bulunmuş. “öylece geldi geçti brian şu dünyadan” dedi kocam ağlayarak. “bir göz kırpması gibi. hiçbir şey anlaşılmadan.” amy winehouse’un resimlerine bakamıyorum ben. bbc’de billie holiday hakkında bir belgesel var. “sence harcanmış bir hayat mı?” diyorum. “deli misin?” diye cevap veriyor. ömürlerin değerini neyle ölçeriz?

hayatın sesi uzaktan kof geliyor. bir yerden araya kaynamam lâzım. sıkı can kolay çıkmaz, benimki de çıkmayacak, belli.

ArtBitch

Friday, August 17th, 2007

floris andreas -l'origine d'or

My art is called egocentric soft porno
Or maybe it’s just narcisism
My one and only subject
Goes from something like anything but me-ism

Wouldn’t it be easier for Beardsley?
He could drop the paintings
And photograph his penis
Or take pics of the chicks.
Yeah, you know what I mean
Wouldn’t it be easier for Escher?
He could drop the marh
And make it happen on his mattress
2 girls and a cam
3 girls and a cam
Put a dog there and you got polaroid scam.

I ain’t no art-ist
I am an art-bitch
I sell my panties to the men I eat
I have no portfolio
‘Cause I only show
Where there’s free alcohol

I am so hardcore
I sell my crap and people ask for more
Call me revolutionaire
I poo on a plate and get it published on Visionaire
What I do, it’s called art-shit
And don’t you dare make fun of me
‘Cause everything I do is featured on the pages of i-D

Lick lick lick my art-tit
Suck suck suck my art-hole 
I ain’t no art-ist
I am an art-bitch
I sell my panties to the men I eat
I have no portfolio
‘Cause I only show
Where there’s free alcohol

CSS