Online Dating

Archive for June, 2007

shakedown

Saturday, June 30th, 2007

 mona kuhn - evidence

serge dedi ki: coco, bugün bi tuhafsın.

‘göster,’ dedim. ‘neymiş tuhaflığım?’

‘işte bu.’ dedi.

istanbul’daydım ben. bütün kapıları pencereleri açmıştım. günün güzel yarısını içerek ve dans ederek geçirmeyi planlamıştım. ‘üzgünüm coco’ demişti tabanca ‘bu ara hiç tavsiye etmiyor. içine her türlü madde karıştırıyolarmış.’ benimki berbat bir dönüştü. kuvvetler el değiştirmişti. sükunetim herkesi rahatsız ediyordu. ’sensin o!’ diye bağırıp tepinmek değil saçlarım acıtmadan örülsün istiyordum. akşam kırmızı vintage mantomu giyemezdim. mecbur olduğumuzdan fazlasını giyemeyeceğimiz günler gelmişti işte: güleryüz ve neşe, unutuş ve eğlence.

’sen git.’ dedim serge’a. ‘ben kırmızı rujumu süreceğim.’

1,1
2,2
3,3
4,4
5,5
6,6
7,7
8,8

Oteller Kenti

Friday, June 29th, 2007

tony notarberardino 

- Cin de yok, votka da
  Konyak içer miydiniz

             (Ey ilk aldanışın doyumsuz payı
             Seni de yitirdim çoktan.)

- Bir kokteyl istiyorum öyleyse

             (Evet, evet, sana öğretmiştim ya, sevgilim. Biraz buz, cin, vermut,
             bir damla da angostra. Bir parça da portakal kabuğu. Ama iyi
             çalkalanmalı, sevgilim. Elbette, balkonda içeceğiz. Sen de bir
             içki doldur kendine. Ne güzel bir akşam, sevgilim, ne güzel bir
             akşam. Yarın.. yarın sabah da New Orleans’dayız. Her şey, her
             şey ne iyi..)

 

Sera Oteli - Edip Cansever

 

tell me where it hurts

Friday, June 29th, 2007

peter franck - noir 10

What is my day going to look like?
What will my tomorrow bring me?
If I had X-ray eyes, I could see inside, 
I wouldn’t have to predict the future. 

I wish that you would do some talking
How else am I to know what you’re thinking?
If only people would say what it really was
What it really was that they wanted.

Tell me where it hurts
To hell with everybody else

All I care about is you and that’s the truth
They don’t love me; I can tell
But you do, so they can go to hell

Did they ever give you a reason
To believe in something different?
If you’re looking for love, for what it’s worth 
I have plenty of it lying around here somewhere

If you are looking for disappointment
You can find it around any corner
In the middle of the night I hold on to you tight
So both of us can feel protected

Tell me where it hurts,
To hell with everybody else.
All i care about is you and that’s the truth
They don’t love me; yeah I can tell
But you do, so they can go to hell

I’ve been loved but I didn’t know how to feel it
and I’ve been adored but I don’t know if I ever believed it
I’ve been loved my whole life but I didn’t know how to take it
Until…

 

güneşyanığı

Thursday, June 28th, 2007

mona kuhn - natalie 

mona, damien, kai, serge, natalie, françois ve ben. mougins’deki evdeyiz. çıplağız, gezinip duruyoruz. havuzumuz, şarabımız, vantilatörümüz, plaklarımız, serin çarşaflı yataklarımız var. giyinip değişik ikililer halinde vespalarımıza binip sahile, kalabalığa indiğimiz çok az. alışveriş için veya pek az kişinin bildiği bir kayalıktan denize girmek için olabilir. deniz yatağını natalie kapmamış olursa ona uzanıyorum ben. damien gelip beni deviriyor ya da yatağın kenarına tutunuyor, sessizce kıyıdan uzaklaşııyoruz. evde damien durmadan plaklarla uğraşıyor, mona fotoğraf çekiyor. kai ve natalie yemek yapmayı seviyorlar, cerrah ciddiyetiyle kokteyl hazırlayan serge kadehlerin sürekli dolu olduğundan emin. natalie silip toparladıkça huzur buluyor. ben hiçbişey yapmıyorum. var olmak benim için yeterince yorucu bir görev. bir komün olmadığımız hatta bireyselciliğimizle bir anti-komün bile sayılabileceğimiz için benim bu halim sorun yaratmıyor. istemeyenin istemediğini yapmadığı bir ev burası. bazen kadehler kirli kalıyor, şarabı şişeden içiyoruz, canımız yemek yapmak istemiyor, stoktan peynir ve kraker yiyoruz, tembelliğin dibine vurduğumuzda ben rosa’yı çağırıyorum, mayolarımızı giyip onun hararetli toparlama, temizlik faaliyetlerini seyirci rehavetiyle seyrediyoruz.

ben çoğu zaman damien’a aşığım. fakat aşk bu evde biraz yersiz bir his olduğu için kalbimi ve bedenimi kontrol altında tutup, enerjimi gece bahçede yazdığım şiirlere aktarıyorum. damien şiirlerimi okumayı seviyor, bazılarını anlıyor ve kendisiyle bağlantısına kafa yormadan kadehimi dolduruyor. bazıları türkçe, onları ben okurken oluşan müziği dinlediğini söylüyor, arada bazı kelimelerin anlamlarını soruyor bana. bazen türkçe şiirleri ben ona okutup eğleniyorum. bazen bir kitaba (bu günlerde the time traveller’s wife) kaptırmışken kendimi, elimdeki kitabı alıyor, bacaklarımı kaldırıp altlarına yerleştikten sonra yüksek sesle okumaya başlıyor.

kelimeler  onun sesinde anlam değiştirdikçe, bazıları ağırlaşıp bazıları uçuştukça, bazıları sesinin ılıklığında eridikçe zamanı tamamen unutuyorum ben. benim için damien’ın sesi, tatlı kokuları, hafif rüzgarı, dışardan gelen mutlu kıkırdamaları, bacaklarımızın rahat temasını bütün duyuların tekleştiği cennet anına yerleştiren uslu bir melek. tanıştığımızda “ismim şeytan’dan geliyor” demişti. “hiç belli etmiyorsun” diye cevaplamıştım gözlerine bakıp. ölmüş annesinin hazırladığı sefertasından lezzetsiz bir şey çıkaracakmış kadar naifti: “teşekkür ederim” ben, “ama bu bir kompliman değildi ki” deyince yüzü şişmişti. ama bu çok uzun zaman önceydi. diyaloğu renklendirmek için saçmalayan bir yalancı olduğum zamanlardı.

melanie juliette’e güneş kremi sürüyor, juliette françois’ya, françois bana, ben serge’a, serge mona’ya, mona damien’a… françois’nın sakin elleri var. yönlendirmeye ihtiyaç bırakmada, belimin yanlarını, kulaklarımın altlarını, parmaklarımın üstlerini yumuşakça ovuyor. başım gölgede, sırtımdan aşağısı güneşte uyuyakalıyorum ben hep, kimse uyandırmıyor. belki, birlikte su balesi taklidi yapmak isterse, juliette. natalie saçlarımı örüyor, ben de onunkileri. yemeğe otururken elbiselerimizi giyiyoruz, kendimiz, birbirimiz, bu ev ve yaz hikayeleri dışında bişeyden bahsetmiyoruz. kaç gün daha burda kalacağımızın hesabını yapmıyoruz hiç, zamanı gelince françois küçük bavullarımızı toplamamızı söyler nasılsa. kimin kiminle bineceğinin hesabını yapmadan yine vespa’lara biner nice’e varınca burayı geride bırakma bürokrasisine girişiriz. veda etmeyiz. veda saçmadır.

zaman yıpratmadan, okşayarak akıyor burda. pek seks yapmıyoruz, seks eminim işleri komplikeleştirirdi. bir defa juliette onu öpmemi istemişti. öpmüştüm. küçük gergin dudakları vardı. hayatta bir defa yapılan, artık tekrarlanabilir hale geliyor ya, juliette’le öpüşüp gülüşmemiz de sonra günlük hayatın sadeliğine karıştı. bunun dışında serge’la bir kaç kez seviştik. bilmiyorum kimsenin haberi var mıdır? serge çok cazip bir insan ve neyse ki sevişmelerimizden sonra sadece benim fark edebildiğim, ağırlıksız bir ilgi artışıyla bana kendimi güvende hissettirdi. damien’la defalarca birlikte uyuduk ama nefesini ensemde hissetmenin heyecanını saymazsam aramızda hiçbişey olmadı. zaten onunla sevişmekten korkarım çünkü tepetaklak olurum, mutlaka mahvolurum. bu kadar dip dibeyken bazen çok zorlandığım doğru ve bir kez havuzun kenarında yanyana otururken bu erekte oldu. üstünde durmamış gibi yapıp artık iyice soğumuş olan suya giriverdik aceleyle. bir de rosa çok şişman olduğu için çıplakken nasıl göründüğünü merak edip duruyorduk. sonunda luzia cesaretini toplayıp “sen de bizimle havuza  girsene” dedi rosa’ya bir gelişinde. rosa neşesini hiç bozmadan girmeyeceğini söyledi ama göya luzia’ya içerde belden yukarısını açmış, öyle diyor. göğüsleri bizimkilerden çok çok farklıymış, uçları da nerdeyse bir karış ve koyu kahve renkliymişler, bence atıyor. zaten rosa’nın memelerinin bu ev ve seksle ilgisi de yok. bir defa da kai ve luzia biz akşam yemeğinden sonra öylece takılırken sevişmeye başladılar. rahatsız olmadım ama dikkatleri dağılmasın diye dışarı çıkıp yıldızlara baktım.

bir gece gene böyle yıldızlara bakıp zihnimden akan kelimeleri yakalamaya çalışırken françois geldi. “abim ölmüş.” dedi. akşam çalan telefondan kötü bişey olduğunu tahmin etmeliydim. evde bir tane telefon var ve onu çok seyrek kullanırız. eğer o telefon çalarsa herkes hiç yapmadığı bişeyi yapar, kabahatliyi bulmak için muzipçe birbirine bakar. kabahatli de telefonla konuştuktan sonra mahçupça kendi cezasını belirler. bu genelde dağılan kartları toplamak veya kimsenin midesinde bir damla fazlası için yer kalmamışken şişenin sonundaki votkayı bitirmek gibi bişeydir. o daha cezasını tamamlamadan telefonda kiminle ve ne konuştuğu hakkındaki sorgulama ve gülüşmeler bitmiş olur. burada her şey çok çabuk unutulur.

işte böyle şeyler… kıpırtılı suyun üzerinde, kıyıyı hiç görmeden deniz yatağında gözlerimi kısıp gökyüzüne bakmakla aynı şey mougins’deki evde yaz. belirsiz, güzel, gidici. yaktığını fark ettirmeden, uzaklaştırdığını hissettirmeden geçiyor. artık gidiyorum ben, şimdilik hoşçakal. biraz yıldızlara bakacağım. sonra damien’ın yanına uzanırım belki.

sırat

Wednesday, June 27th, 2007

marcel marien - l'empire d'othello 

cehennem sıcağı.

üzerimde ne varsa çıkarıyorum. terasa çıkıyorum. yüzümü eve, sırtımı caddeye dönüp geriye doğru, belimi alçak balkon demirine denk getirene kadar eğiliyorum.

bana daha önce kimse “seni sikmek istiyorum” dememişti. vahşilik sanki alt sınıflara veya vakti bol yapacak şeyi az kişilere ait bir şeydi, öpüşmek, çıplak dans etmek, birlikte uyumak istenirdi. ardından yüzüm öpülür, saçlarım okşanır, seksi mutlaka uzun bir sabah beklerdi.

manuel vitesçiyim. yokuşun en dik yerinde ayakları kavrama noktasında tutmanın hazzını vücuduma uyarlayacağım şimdi. amuda bile kalkamayan kalas vücudum, kukusuna takılı bir değnekte asılı joel-peter witkin kadınları gibi kıvrılacak. cehennemle tek bağlantım belimin altındaki balkon demiri olacak. bedenim, bir yarısı dışarıda, bir yarısı içeride, en büyük soruyu cevaplayacak.

hayatla direkt ilişki kuran, düz bir adam. nüansları, yan yolları, gölgeleri iplemiyor. “seviyor musun, sevmiyor musun?” “istiyor musun, istemiyor musun?” öyle ortada durma gel ya da git, çabuk! çarpışan arabalar gibi amaçsız, saçma bir oyun. her yerim çürük içinde.

başaşağı durmak yüzü, saçları, göğüsleri güzelleştirir. karanlıkta beni gören yok, sadece düşüncemde güzelleşiyorum, belki otoparktaki güleryüzlü cingöz çocuklardan biri… sanki rüzgar şimdi gelip saçlarımı tarayacak, yüzümü yumuşatacak, göğüslerimi rahatlatacak. ama esmiyor, ne kadar soyunsam da sanki üzerimde çıkarmam gereken bir şeyler var. ayaklarım hala yere basıyor. dengemi bulmam lazım.

“verdiğin kadarını alırsın!” şu hayatta başka türlü bir yaklaşımı olan var mı? bir kez kullanılmış külot, sessiz bir kabulleniş, aidiyet, hepsinin ederleri net. hayatın ceza-ödül sistemiyle terbiye eden bir okul olmasından bıktım, öyleyse ben de kumar oynarım. kumarın cazibesi: her şeyimi kaybetsem de kazanırım.

kollarımı sallandırıyorum. sanki 7 kat aşağıdan ellerime doğru uzanan bir çift el var. ayaklarımı kaldırıyorum. tehlikede değilim, ayaklarım balkon zemininden sadece bir kaç santim yukarıda, halbuki çıplak vücudumun karadeniz pidecisi tarafından görülmesini istemeyeceğim caddeye mesafem çok uzun diye kandırabilirim kendimi. tehlikede değilim, asıl tehlike vertigo. bu akşam dolunay var, gözlerimi yumuyorum. el parmak uçlarım dışarı gel diye çekiyor, ayak parmak uçlarım içeri.

daha önce hiçkimseye “siktir git” dememiştim. bahsi yükseltme meselesi. insan bir süre sonra altındaki lunapark pisti mi, otoban virajı mu unutuyor işte. nihayetined her şey yok edilebilir değil midir? tavşan şapkanın içinde kaybolur, şüphe tavşanın, sihirbaz zamanın içinde. algı yanılgının içinde kaybolur.

kapalı bir lunaparkın baştan çıkarıcılığı. kavrama noktasında kalmanın onaylanmamış hazzı. asıl tehlike şu kapının aniden açılması.

kapı açılıyor.

ani refleksle tutunuyorum demire. verecek cevabım yok. arafta kalmanın mazereti yok. uzanıyorum, sepserin ve yumuşacık. mermer/bulut.

hysteria

Tuesday, June 26th, 2007

marie-jo lafontaine - banana kisses 

As she laughed I was aware of becoming involved in her laughter and being part of it, until her teeth were only accidental stars with a talent for squad-drill. I was drawn in by short gasps, inhaled at each momentary recovery, lost finally in the dark caverns of her throat, bruised by the ripple of unseen muscles. An elderly waiter with trembling hands was hurriedly spreading a pink and white checked cloth over the rusty green iron table, saying: “If the lady and gentleman wish to take their tea in the garden, if the lady and gentleman wish to take their tea in the garden…” I decided that if the shaking of her breasts could be stopped, some of the fragments of the afternoon might be collected, and I concentrated my attention with careful subtlety to this end.

 

T. S. Eliot

III. Düş

Saturday, June 23rd, 2007

“Demek çocuğu dağa bıraktılar, düş ve yangın
Kaldı. Keşke düşü bıraksalardı.”

bill henson - untitled

“Evet korktuk düşten, gereği buydu,
Elimizde değildi düşü yorumlamamak,
Yorumun gereğini yapmamak da öyle.
Çocuk büyüyünceye dek bekler yangın,
Beklesin gelecek günün kötürüm yazıtı,
Beklesin kuş gagalarının yaraladığı ayna,
Şarap her zaman içilir ve bekletilir,
Çünkü kırmızıdır sıçrayan kanın rengi,
Gidip gelen günün ve uzayan şarkının rengi.
Bölmedik mi günü yediye geceyi beşe?
Bu uykusuz direncin suyunu mühürlemedik mi?
Biz  atmadık mı ayı bunca uzağa doğumdan?
Biz uzatmadık mı uykunun ağır bacasını?
Beklesin gizemli suda bekleyen kamış,
Ve ayın kuru eteğinden bakan göz kuşu,
Kent kurulmadan taşı kör eden kar bıçak,
Ah beklesin bekleyecek olan alın bekler,
Tut gelgitin ucundan derim tutar ve bekler,
Sürer gider su, toprak, usun arsız otu,
Atlı karınca, örtüler, tapınak ve merdiven,
Sürer ölümsüz mutluluk, iç sıkıntısı,
Bekleriz bize verilmiş olanı yaşayarak.”


Troya Önünde Atlar - Melih Cevdet Anday

V.Fal

Friday, June 22nd, 2007

bill henson - untitled

“…
Macbeth’e kral olacağını söyledim,
Ama öldüreceğini söylemedim kralı.
Zamanı uzatmak da elimde değil,
Kısaltmak da. Yat sat tat ksanikam.
Bak, gözümü kırptım, her şey geçti gitti,
Yarın dündür, dünse daha gelmedi.
Şu bakla, tuttuğun çocuk olsun, itiyorum,
İniyor dağdan aşağı…Ne kadar zaman geçti?
Bilemem. O mu, değil mi bilemem gene.
Bir lamba yak, akşam başkadır ışığı,
Gece yarısı başka, bambaşka sabaha karşı.
Ama lamba aynı lamba.
Santana ksana dbarmas. İnan, inanma.”


Troya Önünde Atlar - Melih Cevdet Anday

VI. Sevi

Thursday, June 21st, 2007

bill henson - untitled

               Sonra gene başlardık koşmağa,
Yukarı, daha yukarı, çukur sularına
Göklerin. Öperdim seni, titrerdin, parçalanmış
Anları birleştiren sevi düş görmez. Ey orman,
Ey avlanmış atın falı, ey yeniden başlamanın
Aç güvercini! Falımız yok bizim.


Troya Önünde Atlar - Melih Cevdet Anday

doktor! hey,

Tuesday, June 19th, 2007

Unutmakla unutmamak arasına gerili o sırat köprüsünden geçiyordum. Karşımda iki eşek: “Sen yana ben yana”. Duruyor. “İkimizin resmini çıkartmışlar yan yana”. Hey, doktor! Ruhumdaki kadim yırtık hâlâ yerinde mi? Karanlık ve içerlek bir cümbüş o, doktor! Dik onu doktor. Hey,

 Birhan Keskin, Ba

christoph schmidberger - lonely cowboy

“çenem ağrıyor” dedi. “yüzümün sol tarafı”
önce dişine baktırdı. sonra kulak, burun, boğaz. ilaç aldı.
“giderek artıyor ağrısı” dedi “dayanamıyorum” tekrar diş röntgeni. sinüsler.
Sonunda doktor, hepimizin bildiği: “son zamanlarda acaba bişeye…?” acaba doktor acaba, hey son zamanlarda bu kaybettiğim kaçıncı cep telefonu, sonunda elime oyuncak bitane verdiler, açık olduğu nadir zamanlarda sesini sonuna kadar yükselttiğim halde çaldığını duymuyorum, hiçbir numarayı kaydetmediğim için arayan kimmiş anlamıyorum. emailimi değiştirdim, adresini hiçkimseye söylemedim. son zamanlarda hiç evde yokum doktor hey. konserden konsere hopluyorum. sürekli ayağımı burkuyorum “sence bu ayakkabılar parkormana uygun mu? bak chloë sevigny balenciagalarından düşüp bütün dişlerini kırmış.” dişlerim yerinde ama son zamanlarda elbiselerim benden vazgeçtiler doktor hey. bir sabah uyandığımda saçlarımı da yastığın üzerinde bırakmayı umuyorum.
Son zamanlarda yere pek basmıyorum doktor. yüzemediğimde yokum. okumadığımda berbat bir bokum. bana havuz ve kitap yazınız doktor hey. son zamanlarda çevremdeki bütün aynalar yok oldular. kendiliklerinden parçalandıklarına neden inanmayacakmışım ki?
Kimseye sızlanmam doktor hey, sızlananlara hiç acımam. hayat dediğiniz bana spam. ordan burdan saldıran hedefi belirsiz virüsler beni kurutmadan, bu sanal zamanlarda daima terk etmek zorunda olmak bu zen zamanlarda daima affetmek zorunda olmak ne berbat şey doktor hey. bu son zamanlarda terk etmeyi abarttım ben doktor hey, affetmeyi bıraktım, bıraktım dağınık kaldılar. dağılan yeri lütfen ameliyatla almayınız, ameliyat yerlerinin bir daha hissetmediğini sezaryenden sonra öğrendim işte şurası. istediğiniz kadar bastırın hiç acımaz ki.
Gördünüz ya son zamanlarda sapasağlamım doktor hey. taş turp demir zımba gibiyim erkek olsam komando yaparlar. çenem belim sürekli burkulan bileklerim yalnız kalmak isteyen ellerim şu kapının önünde koroplast’ta bekleyen mazim artık acımıyorlar.
Bu yüzden size arkadaşımı getirdim. çenesi çok ağrıyordu. yüzünün sol tarafı. önce dişine baktırdı. sonra, kulak, burun, boğaz. ilaç aldı.“giderek artıyor ağrısı” dedi. sonunda doktor, kendisi kör ve sağır bir tavşandır.