mona, damien, kai, serge, natalie, françois ve ben. mougins’deki evdeyiz. çıplağız, gezinip duruyoruz. havuzumuz, şarabımız, vantilatörümüz, plaklarımız, serin çarşaflı yataklarımız var. giyinip değişik ikililer halinde vespalarımıza binip sahile, kalabalığa indiğimiz çok az. alışveriş için veya pek az kişinin bildiği bir kayalıktan denize girmek için olabilir. deniz yatağını natalie kapmamış olursa ona uzanıyorum ben. damien gelip beni deviriyor ya da yatağın kenarına tutunuyor, sessizce kıyıdan uzaklaşııyoruz. evde damien durmadan plaklarla uğraşıyor, mona fotoğraf çekiyor. kai ve natalie yemek yapmayı seviyorlar, cerrah ciddiyetiyle kokteyl hazırlayan serge kadehlerin sürekli dolu olduğundan emin. natalie silip toparladıkça huzur buluyor. ben hiçbişey yapmıyorum. var olmak benim için yeterince yorucu bir görev. bir komün olmadığımız hatta bireyselciliğimizle bir anti-komün bile sayılabileceğimiz için benim bu halim sorun yaratmıyor. istemeyenin istemediğini yapmadığı bir ev burası. bazen kadehler kirli kalıyor, şarabı şişeden içiyoruz, canımız yemek yapmak istemiyor, stoktan peynir ve kraker yiyoruz, tembelliğin dibine vurduğumuzda ben rosa’yı çağırıyorum, mayolarımızı giyip onun hararetli toparlama, temizlik faaliyetlerini seyirci rehavetiyle seyrediyoruz.
ben çoğu zaman damien’a aşığım. fakat aşk bu evde biraz yersiz bir his olduğu için kalbimi ve bedenimi kontrol altında tutup, enerjimi gece bahçede yazdığım şiirlere aktarıyorum. damien şiirlerimi okumayı seviyor, bazılarını anlıyor ve kendisiyle bağlantısına kafa yormadan kadehimi dolduruyor. bazıları türkçe, onları ben okurken oluşan müziği dinlediğini söylüyor, arada bazı kelimelerin anlamlarını soruyor bana. bazen türkçe şiirleri ben ona okutup eğleniyorum. bazen bir kitaba (bu günlerde the time traveller’s wife) kaptırmışken kendimi, elimdeki kitabı alıyor, bacaklarımı kaldırıp altlarına yerleştikten sonra yüksek sesle okumaya başlıyor.
kelimeler onun sesinde anlam değiştirdikçe, bazıları ağırlaşıp bazıları uçuştukça, bazıları sesinin ılıklığında eridikçe zamanı tamamen unutuyorum ben. benim için damien’ın sesi, tatlı kokuları, hafif rüzgarı, dışardan gelen mutlu kıkırdamaları, bacaklarımızın rahat temasını bütün duyuların tekleştiği cennet anına yerleştiren uslu bir melek. tanıştığımızda “ismim şeytan’dan geliyor” demişti. “hiç belli etmiyorsun” diye cevaplamıştım gözlerine bakıp. ölmüş annesinin hazırladığı sefertasından lezzetsiz bir şey çıkaracakmış kadar naifti: “teşekkür ederim” ben, “ama bu bir kompliman değildi ki” deyince yüzü şişmişti. ama bu çok uzun zaman önceydi. diyaloğu renklendirmek için saçmalayan bir yalancı olduğum zamanlardı.
melanie juliette’e güneş kremi sürüyor, juliette françois’ya, françois bana, ben serge’a, serge mona’ya, mona damien’a… françois’nın sakin elleri var. yönlendirmeye ihtiyaç bırakmada, belimin yanlarını, kulaklarımın altlarını, parmaklarımın üstlerini yumuşakça ovuyor. başım gölgede, sırtımdan aşağısı güneşte uyuyakalıyorum ben hep, kimse uyandırmıyor. belki, birlikte su balesi taklidi yapmak isterse, juliette. natalie saçlarımı örüyor, ben de onunkileri. yemeğe otururken elbiselerimizi giyiyoruz, kendimiz, birbirimiz, bu ev ve yaz hikayeleri dışında bişeyden bahsetmiyoruz. kaç gün daha burda kalacağımızın hesabını yapmıyoruz hiç, zamanı gelince françois küçük bavullarımızı toplamamızı söyler nasılsa. kimin kiminle bineceğinin hesabını yapmadan yine vespa’lara biner nice’e varınca burayı geride bırakma bürokrasisine girişiriz. veda etmeyiz. veda saçmadır.
zaman yıpratmadan, okşayarak akıyor burda. pek seks yapmıyoruz, seks eminim işleri komplikeleştirirdi. bir defa juliette onu öpmemi istemişti. öpmüştüm. küçük gergin dudakları vardı. hayatta bir defa yapılan, artık tekrarlanabilir hale geliyor ya, juliette’le öpüşüp gülüşmemiz de sonra günlük hayatın sadeliğine karıştı. bunun dışında serge’la bir kaç kez seviştik. bilmiyorum kimsenin haberi var mıdır? serge çok cazip bir insan ve neyse ki sevişmelerimizden sonra sadece benim fark edebildiğim, ağırlıksız bir ilgi artışıyla bana kendimi güvende hissettirdi. damien’la defalarca birlikte uyuduk ama nefesini ensemde hissetmenin heyecanını saymazsam aramızda hiçbişey olmadı. zaten onunla sevişmekten korkarım çünkü tepetaklak olurum, mutlaka mahvolurum. bu kadar dip dibeyken bazen çok zorlandığım doğru ve bir kez havuzun kenarında yanyana otururken bu erekte oldu. üstünde durmamış gibi yapıp artık iyice soğumuş olan suya giriverdik aceleyle. bir de rosa çok şişman olduğu için çıplakken nasıl göründüğünü merak edip duruyorduk. sonunda luzia cesaretini toplayıp “sen de bizimle havuza girsene” dedi rosa’ya bir gelişinde. rosa neşesini hiç bozmadan girmeyeceğini söyledi ama göya luzia’ya içerde belden yukarısını açmış, öyle diyor. göğüsleri bizimkilerden çok çok farklıymış, uçları da nerdeyse bir karış ve koyu kahve renkliymişler, bence atıyor. zaten rosa’nın memelerinin bu ev ve seksle ilgisi de yok. bir defa da kai ve luzia biz akşam yemeğinden sonra öylece takılırken sevişmeye başladılar. rahatsız olmadım ama dikkatleri dağılmasın diye dışarı çıkıp yıldızlara baktım.
bir gece gene böyle yıldızlara bakıp zihnimden akan kelimeleri yakalamaya çalışırken françois geldi. “abim ölmüş.” dedi. akşam çalan telefondan kötü bişey olduğunu tahmin etmeliydim. evde bir tane telefon var ve onu çok seyrek kullanırız. eğer o telefon çalarsa herkes hiç yapmadığı bişeyi yapar, kabahatliyi bulmak için muzipçe birbirine bakar. kabahatli de telefonla konuştuktan sonra mahçupça kendi cezasını belirler. bu genelde dağılan kartları toplamak veya kimsenin midesinde bir damla fazlası için yer kalmamışken şişenin sonundaki votkayı bitirmek gibi bişeydir. o daha cezasını tamamlamadan telefonda kiminle ve ne konuştuğu hakkındaki sorgulama ve gülüşmeler bitmiş olur. burada her şey çok çabuk unutulur.
işte böyle şeyler… kıpırtılı suyun üzerinde, kıyıyı hiç görmeden deniz yatağında gözlerimi kısıp gökyüzüne bakmakla aynı şey mougins’deki evde yaz. belirsiz, güzel, gidici. yaktığını fark ettirmeden, uzaklaştırdığını hissettirmeden geçiyor. artık gidiyorum ben, şimdilik hoşçakal. biraz yıldızlara bakacağım. sonra damien’ın yanına uzanırım belki.