Online Dating

Archive for March, 2007

this life is made for dying

Friday, March 30th, 2007

dror daum 

“i feel like a giant sundae, intense and compelling to all, but would anyone wish to have me at every meal?” she said. “and would i wish to be consumed regularly anyway?” she was smiling blithely. i couldn’t tell her how i felt. not because i was too shy or because i’d be rejected. i ordered another cheap bottle of wine.

i might have said that then, those were the days of fake color and i was so drunk that i could fall. i was so young that i could die of immaturity. i’d look in the mirror and be terrified by the bareness of unlived life i saw. time tasted raw and bitter then. i’d look at his face, and look away immediately.

she would dance wildly as if no one was around. she would speak words of malady as if nobody else would hear. i’d decided then that i’d never reveal. but i’d be with her like an unrequited ghost, keep her from hitting her head when she jumped too high, keep her from hitting her heart when she fell deep down. her presence blessed me.

he seemed wise, which he wasn’t. he was embarrassingly cordial. the way he inhaled my rowdy words would scare me. everyone had some stories about him. that his father was a famous film producer. that he was always away from the country, away from his divorced parents. that now he’d be he here, and soon he’d be gone. his presence soothed me.

only when i was around her life felt like itself. but i didn’t know how to keep it in place. like a small child thinking the world dissappears when he closes his eyes, i thought by keeping still i could keep everything that actualized this perfect existence as they had been. i had a recurring vision about shoving my face in the nape of her neck and breathe her in. the thought itself would give me a high. i used to imagine this instance so thoroughly that now i catch myself misconstruing it as reality.

time passed. we all had more. we got ourselves nailed to life with our ever increasing belongings. he seemed insistent on his vague presence, never attached nor remote. his perceived niceness strangled me. i was trembling, i got lost. eventually we all got sick of course. things like crying outloud, cathartic tantrums and fucking around were forbidden by now.

she crumbled. at unnoticable pace. i should have been warned when she became placid. but i never questioned her, never confronted. i thought if i let her be she’d be there. i was wrong. passivity is the cruelest misdeed. whatever she’d say, however she struggled, i would remain unmoved, stubbornly anchored somewhere invisible in her little life. no more, no less. i didn’t have the heart to consume her. so relentlessly, she faded away.

i look in the mirror. i’m debilitated by the pain of life unlived. i’m fine. the knowledge that i’ll never see his face doesn’t pierce me anymore. i smile.

question marks (always) get me drunk

Wednesday, March 28th, 2007

elinor carucci - bite 

ağlar mı güler mi?
sevmez yoksa sever mi?
kalır mı bilmem ki?
yoksa kaçar gider mi?

aşk dolu gözleri?
sorsam huyu güzel mi?
doğruyu söyler mi?

melek yoksa şeytan mı?
yalan mı rüyada aldatan mı?
çocuk mu değil mi?
çok bilmişin biri mi?

böylesi değilse
aklım hiç ermez diye
aldırmam kimseye
yanılsam bile bile

çıkar yol hangisi?
sevmek sevilmek mi?
sarhoşluk mu içki mi?
anlamadım gitti!

çıkar yol hangisi?
sen mi sensizlik mi?
yaşamak mı ölmek mi?
anlamadım gitti!

Seslendiren: Ajda Pekkan (1977)

lollipop

Tuesday, March 27th, 2007

peter franck - new series

Yazdığın son mektup şu an elimde
Okuyup ağlıyorum her kelimede
Demek ki yalanmış aşkın sevgin de
“Mutlu ol” diyorsun sensiz olur mu?

Teselli artık neyi değiştirir ki?
Elinle kabrimi kazdın demek ki
Ben zaten dünyada gün görmedim ki
Son darbeyi vurdun bu son mektupla

Ayrılsak da mutluluk dilerim sana
Katlanmak zorundayım gözyaşlarıma
Yazdığın haberin her satırına
Ecelimi yazsan da bu son mektupla…

Demek ki sevenler böyle yanarmış
Tanrının verdiği canı kul alırmış
Benim kaderimde ayrılmak varmış
Her şeyi anladım bu son mektupla…

 

(beste: hakkı bulut, seslendiren: zerrin özer)

alma mater and the blues

Monday, March 26th, 2007

beverly semmes - red in the landscape 

pazarları hapımı yutmayı unutuyorum. üç okul arkadaşı ve eşlerimiz ve bebeklerimiz okulumun bahçesindeyiz. kocamı burasının dünyanın en güzel okulu olduğuna ikna etmeye çalışıyorum. “amerikada  100 tane var bunlardan” diyor. mesele de bu ya zaten. uçsuz çimlerin denize baktığı uçurumun köşesinde minelerin papatyaların aslandişlerinin arasında bir mantar buluyorum. “koş bak ne buldum” diyorum kızıma. ikimiz de ömrümüzde ilk defa bir mantarın insanı pelte gibi yumuşatan tırtıklı, ıslak, kaygan alt yüzeyini ellerken, birbirimizin gözlerine bakarak gülümsüyoruz. bu sırada biri “bak şimdi de mantar elletiyor çocuğa.” diyor “ya zehirliyse!” anın zevkini katletmemeleri için kendimizi buraya saklamayı biliyoruz ikimiz. dokunmaya ve gülmeye devam ediyoruz.

“şahika tekand sana yaramıyor” demişlerdi okul sırasında bir cumartesi günü. “iyice uca kaçıyorsun. tuhaflaşıyorsun”  o gün “bu gün gitme nolur. sana dün akşam seviştiğimiz çocukların pipilerini anlatalım bizimle kal. burda, gerçek hayatta kal” bir bildikleri vardı mutlaka. onları dinledim. artık her buluşmamızda normalleşmiş olmamdan memnuniyetlerini dile getiriyorlar. sabırla yanımda durdular, bana dostluk ve yakınlık gösterdiler, arkadaşlarım. sebatları şimdi böyle mutlu pazarlarla mükafatlandırılıyor.

şimdi kötü anne olduğumu düşündüklerini biliyorum ama yok. çocuğum düştüğünde çığlık atmıyorum, yemeğini bitirmediğinde, masaya döktüğünde aldırmıyorum, biranın tadına bakmasına, birisini sinir etmek isterse “bok” diye bağırmasına izin veriyorum, tekme atıp çığlık attığı başladığı zaman “hadi tekmelemece oyunu” diye ben de tekmeleyip çığlık atmaya başlıyorum, kahkahaya boğuluyoruz. “devamlı gülüyor bu.” diyorlar “bu kadar çok gülecek ne var?” yemek yerken yanımıza yaklaşan kendisinden büyük olduğu artık konuşabiliyor olmasından belli çocuğun ağzına bulaşmış yemekleri biraz önce kendi ağzını sildiği peçeteyle silmeye başlıyor. bu insan kolaylığını hiç kaybetmesin istiyorum, onun kadarken onun gibi olan annesi gibi bir gün insanların evrenin en sıkıcı yaratıkları olduğunu düşünmesin. yanımda olduğu her an şu mutluluğu hak etmediğime eminim. her halukârda dünyaya geleceği belli bu mucize, kanal olarak bula bula beni mi buldu? allahtan birbirimize sevgimizi birbirimiz için feda ettiklerimizle ölçmüyoruz henüz. birlikte iyiyiz ve bizim gibilerin ajandası olmaz.

“okulu yeterince değerlendiremedik” diyor en popüler olanımız. “hele sen her türlü insanı ve aktiviteyi snobe ederdin.” yalnız kalabilmek için durmadan ders kırıp bahçenin en kuytu yerlerinde gezinir, sarmaşık kaplı çürük ama dev bir kilit ve zincirlerle iyice abartılmış, ne işe yaradığı belirsiz bir kapı bulur, bir gün içimdeki güçle benden başka kimsenin bilmediği o kapıyı açmayı becerip kimsenin bilmediği yoldan kimsenin bilmediği ülkeme kaçacağımı hayal ederdim.

dünyanın en uzun ipli salıncağında beni gökyüzüne gönderen, hiçbir ayak iziyle yaralanmamış dünyanın en uzun ve karlı yokuşunun dibine sadece bir naylon torba yardımıyla uçabildiğim, dünyanın en güzel kütüphanesinde, kitap kokusundan sarhoş boğaza bakarken bazen amerikanın sıkıcı kasabalarından birinde soda pop içip küçük yaşta sevişen penny isimli bir kız, bazen uyuşturucu kullanıp unutulmaz cümleler kuran kötü kokulu bir adam olduğuma inandıran  bu okulla ilgili bütün hatıralarım iltihaplıdır. nitekim rüyamda, yokuşları ve sınırları giderek büyüyen okulda kayboluyor, yatakhanedeki odamı bir türlü bulamıyordum. binanın ortasında, aslında bulunmayan  dev saatin kenarından bizi şehre ulaştıran yokuşun sonsuzluğunda amaçlarına doğru aceleyle ilerleyen sınıf arkadaşlarıma bakıyordum. okulda bazen sadece birbirlerine varan binlerce yol vardı.

sonra kızım uyandı. kapının dışında ıslık çalan rüzgarı işaret edip “korktum” dedi. “şarkı söylüyor dinle” dedim. yorganı çadır yapıp tepemizde oluşan renklere bakarken, korkacak hiçbir şeyimiz olamayacağını hatırladık.

meet me before may

Friday, March 23rd, 2007

victor-burgin.jpg 

coconun ayakkabı satın almak ve baştan çıkarmak dışında meşgaleleri de var sevgili misafir. mesela soğuk dondurma üzerinde ılık çikolata ve enseden öpülmekten bile daha zevkli nisan.
bu yüzden şimdi hayata, hatta hayatın spesifik bir zaman ve yerine gelmek ve sana her nisan hazırlanan ezeli bir excel dosyasının son sakinlerini tanıtmak isterim:

the journals of knud rasmussen, saibogujiman gwenchana, el labirento del fauno, prag, red road, the bridge, venus, mientras tanto, little miss sunshine, delirious, cashback, interview, hei yan quan, sang sattawat, efter brylluppet .

üzerimde kırmızı vintage bir manto olacak, karşılaşırsak el sallarım. söz.

say you were with me (or am i blind)?

Wednesday, March 21st, 2007

david drebin 

what happens to a dream deferred?

does it dry up
like a raisin in the sun?
or fester like a sore-
and then run?
does it stink like rotten meat?
or crust and sugar over-
like a syrupy sweet?

maybe it just sags
like a heavy load.

or does it explode?

said LANGSTON HUGHES

i was a teenager
life was not yet life
it was hell

what happens to a song listened
countless times in a row?

i’ll tell you, i’ll tell you now (my love)
sssshhhhhhhhhhh quiet 
first
you listen while i sing quite badly: 

old world underground where are you now
subtract my age from the mileage
on my speeding heart, credit cards
accelerate (>>>>), accumulate (A)
looked for you downtown
wound up in a movie with no story
now it’s late
and you are nowhere to be (drums burst out)
found

(now i whisper very, very, close to your ear, nobody here can hear) 

hesitaaaa-tion’s always
mine
hesitate
outsiiiide the times
with all i don’T say
with all  don’T do
iiiiiii’m sending You
invitations toooo hesitate too
(hit the drums hard hard and loud)

every ten year-old enemiiieee soldier
thinks falling bombs are shooting stars sometimes but she doesn’T make wishes on them
when she wisheees
she wishes for less ways to wish for
more ways to work toward it
ten year-old enemy soldier
our falling bombs are her shooting sta-aaaaaars

hesitaaaa-tion’s always
mine
hesitate outsiiiide the times
oh call me or drop me a line
say you’ve been with me
say you’ve been with me
say you’ve been with me
this whole time

(oh the guitar and drums and everything everytime all at once)

old world underground i never knew you
but i’ve seen Your face everywhere
there was a farm before we Tore
the small town down
multiply (x) divide (/)

(was the phone ringing or is it me)

shooting stars fell into my eyes
this whole time

my sweet short life

Wednesday, March 21st, 2007

 daniele buetti - what is my mission

nilüfer ve kieran’ın evine her gidişimiz öncesinde kocam kıyafetime bakıp “yerde oturacağız biliyorsun değil mi?” diyor. halbuki nilüfer ve kieran’ın evinde hiçbir zaman yerde oturmuyoruz ve kabarık etekler insanın kukusunu sıkıştırmadıkları için yere oturmak için daha uygundurlar. nilüfer ve kieran’ın evinde daima bol içki ilginç insanlar kocaman kristal taşlar kendi çişini içmenin sağlığa faydalarını çoklu orgazmın tantrik metodlarını anlatan kitaplar müzik (kings of leon?) hindistan’dan gelen el yapımı hediyeler ve seks konuşmaları olur. yeri gelirse, nilüfer kieran’ın beni beğendiğini ve beraber sevişmeyi istediğini belirtir. bu defa, kieran’a dönüp “unut o işi, orji düşündüğümüz gibi değilmiş. ciddi performans işiymiş.” diyorum “biraz kimyasal destekle o sorun hallolur” diyor. “hem ben öyle önceden planlı programlı yapamam böyle şeyleri.” “beş dakika önce şimdi sigara içeceğin aklından geçiyor muydu? bak içiyorsun işte”

bu defa nilüfer’in eski sevgilisi stoned chef de bizimle. stoned chef harika yemek yaptığı harika bir ingiliz aksanı olduğu ve evinde harika yalancılık oyunları oynadığımız için nilüfer’le ayrıldıklarında üzülmüştüm. son gördüğümde rus bir kızlaydı. nuteras’ta yanımıza oturduklarında kendime her rus kadını fahişe sanacak kadar darkafa olma diye telkin edip durmuştum. “birazdan kalkmam lazım” diyor stoned chef, “ama bir dahaki seks partisine geleceksiniz nilüfer, söz?” daimi avallığımla “stoned chef ne seks partisi? söyle söyle!” diye atlıyorum “ya benim bir arkadaşım var, kendine sanayi mahallesinde dev gibi bir loft yaptırdı. orda partiler veriyor. siz de gelin.” detaylı anlat. “ilk gittiğimde kız arkadaşım beni ip külot topuklu ayakkabılar ve şampanya kadehiyle karşıladı. loftun ortasında bir bar ve bir direk var. direkte dönerek dans eden çıplak kadınlar, barda sevişen birileri oluyor. jakuzi filan. öyle takılıyorsun işte.” “gelirsen iştirak etmek zorunda mıyım?” “yoo ama katılmak isteyeceksin nasılsa”

stoned chef gidiyor. “kadın pazarlayan rus sevgilisinden ayrıldı” diyor nilüfer. sinirim bozuluyor. kadın ticaretinin dehşeti ve insanın yaptığı işin ahlaki değeriyle ilgili ahkam kesiyorum. ama boşuna, nilüfer ve kieran kimseyi yargılamazlar. şeffaf kar taneleri sivri yıldızlar pırıltılı tüyler ve sihirli mavi beneklerden oluşan kristalleri seyrediyoruz biraz. kristallerin içindeki çok uzaktan gelen hikayelerle kendimizi mutlu hissediyoruz. stoned chef’in partilerini düşünürken bükreş’te gittiğimiz chippendales’de çıplak dansçı mememi elleyince ağlamaya başladığım geliyor aklıma. osho lideri adamın fotoğrafı, niyahet üzerlerine uzandığımız yastıklar, kendi yaptıkları lambada görünen yüzlerimiz, kitaplarda kıpırdanıp duran kelimeler, nilüfer’in sükunet veren sesi, kieran’ın 25 yaş hevesi, bütün mecburi fahişelerin zoraki nefesi, yabancı eller değince ağlamaya başlayan memelerim, dünya, yumun artık gözlerinizi

tigerlily

Tuesday, March 20th, 2007

what you were
will not happen again.
the tigers have found me
and I do not care.

peter franck - bright side

 

the unbreakable toughness of being plural

Monday, March 19th, 2007

laurence demaison - petites bulles 

“sylvia plath.”
“heidi geldi.”
“laura ingalls seni.”
“frida kahlo.”
“hatırlıyor musun tanıştığımız erkekleri elemek için 3 isim sorardık. phillippe starck, frida kahlo…”
“ne kadar düşük standartlarımız varmış o zamanlar.”
“frida kahlo da kim?”
erkek standartlarını düşürme enstitüsü kahlo’suz spermlerinizden mutlu aileler diler.

kardelen’in kirpiklerinden ışık saçan küçük sevgilisi marco psikanalist olacak. ”elektroşok faydalı bir tedavi yöntemidir” diyor. “artık sorun olmuyor, narkoz veriyoruz.” “bu hizmetçi elbiseni özel mi diktirdin?” zara’dan yırtık bir kırmızı ayakkabı karşılığında verdiler “bırak elbisemi. sen bana anna freud’dan bahset” diyorum “nasıldı?” “senin gibi” halbuki benim dün gece rüyamda gördüğüm anna değil lucian freud’du. “seni yıllardır tanıyor olmalıyım” diyorduk birbirimize. hem ben erkekte slip severim. öyleyse kocamın ipodunda banana split gibi bir şarkının işi nedir?

manik depresyon ve isterik körlüğün tedavisine yormakta olduğumuz kafalar artık rakıyla iyice ıslansın. kanalize etmeyi nihayet öğrendiğimiz isteri gecenin köpüğüyle sıvansın. stereo total nece söyleyecek bu gece?  j’aime l’amour a trois? marco için fark etmez, benim için eder. öyleyse hadi üst kata geçelim. popoları bitiştirelim, zıplayabildikleri kadar zıplamalarına bu defa müsaade edelim. j’aime l’amour a trois. twuuuuaaaaaaaaauuuuaauauuuuuu. yere mi devrildim ben mi, yoksa bu basit bir an sürçmesi mi? sürekli kendimi öldürmeyi ve situation’un gelmiş geçmiş bütün versiyonlarının kocaman krepe kafalı, siyah dudak, sarı tırnaklı,  gözü yaslı katılımcıların sana şu anda göstermekte olduğum dansla zıplarken çaldığı bir cenaze düşünüyorum marco. ne dersin? “sana minik beyaz bir önlük alacağım merak etme” hesap ediyorum: marco’nun iki gözü arasına en az iki göz daha sığdırabilirim. gözlerine odaklanmam çok güçleşiyor.

sylviaheidilaurafridaanna. eğer tek ortak özelliğiniz olsaydı ben olacaktım. bu yüzden yokum ve şimdi bütün slipler dök ü l s ü n l e r               hadi

 

kontrolü kaybetmeyi özlemişim

teachings of the million dollar nanny

Friday, March 16th, 2007

pepe smit - toby

don’t play with your food              pipinle oynama > düşer
don’t play with my boobs              kukumla oynama > şişer
don’t play with the dead               ölüyle oynama > osurur
the dead bite your head               osuruğu öpme < ölü