Online Dating

Archive for February, 2007

the science of nymph

Wednesday, February 28th, 2007

robert mapplethorpe - lisa with scorpion 

“evet, tecrübe abartılıyor. playstation, secondlife, biz bütün kampanyaları daha fazla deneyim üzerine kuruyoruz.” mehmet’le kahve içiyoruz.

öyleyse bana n’oluyor? beton manzarası karşısında kelime kanaviçesi işleyen dantelalı masumiyet savaşçısıyken nasıl kapıldım bu furyaya? nasıl oldu da ani bir kompleksle tepinmeye başladım? “kaç kişiyle yattın?” diye soruyorum önüme gelene. kadınlar arasında maksimum sayı: 40. ama bil bakalım en düşük skorlu kim? kırkı aşan omuz silkiyor, bunun kendisine yatakta kaydadeğer avantaj sağlamadığına beni temin ediyor. niceliğin ne önemi var? önemli olan… süreklilik? idrak? nitelik? “ama ama, bu güne kadar sadece birkaç kez restoranda yemek yemiş olsak lezzetlisini nasıl anlardık?” kendi kendimi çürütmeyi de biliyorum: “harika yemekler yapan bir eşten…” “peki onun yemeklerinin harika olduğunu nasıl anlardık?” tecrübeyi pompalarken tecrübe etmeden deneyim kazanma şansını da sunan çağımızın envai çeşit mecrasından mı?

larry clark impaled’de ergen delikanlılar arasından seçme yapıyor: pornoyla büyüyen yeni neslin gençlerine fırsat:“kendi pornonda oyna”. hepsi neyi sevdiklerini belirlemişler: “azıcık pataklamaktan, boğazını sıkmaktan hoşlanıyorum ama kedisinde bir tane kıl bulursam kesinlikle yalamam.” “arabamda altı televizyon var, park edip hepsine porno takıyorum. gelen geçenle beraber izliyorum” “hükmederek başlatıp hükmedilerek bitirmekten hoşlanıyorum”
biraz daha ıkınsa placebo’ya solist olacak, efemine genç işi kapıyor, rol arkadaşını seçmek üzere porno oyuncularıyla mülakate giriyor. 40 yaşında olduğunu söyleyen taş vücutlu pro pornocu abla anında sadede gelerek temas ve ihtimam gösterirken, h&m tezgahtarı görünümlü genç sanatçılar, işi alırlarsa çocukla sikişmeyecek de gömlek dizecekmiş gibi ciddi ve teknikler. tahmin ettiğim gibi brian molko kıdemli pornocuyu, gergin gençkızlara yeğliyor “olgun kadın büyük hayalimdi”.
çekim sırasında ikisi de spor çoraplı, biri lastik ayakkabılı. mahirler, bir öyle bir böyle şekil alıp kibarca sikiştiler. sonra oğlanın en çok istediği anal mevzuya gelindi. çekim bitince “hoşlanmadım. penisim boka bulandı” dedi. böylece benim de ilk porno seyrim sona erdi.

“peki kimya?” diye sorasım geldi, cinselliğe çilekli lolipopla vanilinli gofret arasında seçim yapar gibi netlikle yaklaşabilmelerine, tahteravalliye binermiş gibi sıradanlıkla sevişebilmelerine gıpta eden kendime. sevişmeyi aşktan, tutkudan, gizemden ayrıştırmak bu kadar mümkündü de ben tahteravalliye binmek için “doğru insan”ı seçmekle cebelleşerek büyük salaklık mı etmiştim? orta ikide kendisine aşık olduğum halde bazen derslerinde uyuduğum mr. altuğ’un tahtaya yazarak vurguladıkları arasından kadın ve erkek seksüalitesinin, ihtiyaç ve arzu kapasitesinin eşit olduğuna inanarak iyi, ilk birleşmenin çok önemli olduğuna, sekse aşkın gerektiğine, aşksız seksin boş ve riskli olduğuna inanarak kötü mü yapmıştım? ama insan seksle meydana geliyordu, insan yapmak istemediğim insanla seks yapmak viktoryen zihnime ters geliyordu (%100 garantili doğum kontrol yöntemi bulunmadıkça saçmaladığıma inandıramazsın). etrafımdakiler zührevi hastalıklarla, am bitleriyle uğraşıp, kürtaja giderken yanlarında çağırırken, seksimi sırça sarayda saklamaktan memnun ve mağrurdum. kuleden sarkıttığım saçlarımı yolup beni hapis bırakan perukçular kahrolsun.

40 skorlu arkadaşım “inan anlamı yok” diyor “hem bence sen çok insanla yatsan etkilenirdin, kaldıramazdın.” bunu bilmenin bilimsel bir yolu olmalı. eksik tecrübelerimin, yabancı bir ülkede kendimi daima güvende ve güvenli hissettiren ekip ve ekipmandan uzakta yaşamamış olmanın, aşık olmadıklarımla aşık olmadığım, aşık olduklarımla aşık olduğum için yatmamış olmamın kaybettirdiklerinin kazandırdıklarına oranı ölçülüp önüme bir excel dosyası, hatta bir sliding doors 2 filmi kopyası olarak sunulmalı. artık rahatlamalıyım, ona karşı yeterince kabullenici davranamadığım için daima vicdan azabı çektiğim mehmet “sen çok açık birisin. hiçbir şeyi yargılamazsın.” dediğinde artık inanmalı, hesabı istemekte ondan önce davranmamalıyım. sıcak kahve, sudaki köpük baloncukları, tepemden geçen bulutlar, rastgele seksin tortuları, bekar evinde başka kimsenin ütülemediği çarşaflardaki izler, bunlar ölçülemezler. bardağının, gözünün, kalbinin, şansının kabul ettiği kadarını alır, hesabı istemekte aceleci davranmazsın yeter. 

lost myway

Wednesday, February 21st, 2007

sandea marroig - flavored - apple

gece. açıkhava. çırılçıplak. sırtı dönük. birazdan içeri girecek. görüntü=ender, karmakarışık, baştan çıkarıcı, yanıltıcı. vücudu poposunun etrafında salınırken, bacaklarının kıçıyla birleştiği yerin tam merkezinden bir ışık parlıyor. o arkası dönük, uzaklaşırken, nereye açılacağı belirsiz derinliğinden gelen ışığı takip eder miyim ben? ona yetişsem ve hatta dokunsam döner… teslim olur mu? teslim olabilir miyim? hikayeler hangi koşullar altında devam eder, ne zaman biterler? bu görüntüyü dondurabilir, saatlerce bakıp kendimi kaybedebilirim. ama dokunulmazdır. içeri girer. an gider.

ne diyordu bay zizek? hayal olmadan sevişemez miydik? seks esnasında bazen hikayeden kopup gerçekliğe dönünce, yaptığımız repetitif hareketlerin manasızlığıyla nasıl irkilirdik. ya o anda, tam bir taraftan ötekine geçerken elektrikleri kesseler? aksiyonu her ayrıntısıyla sunan ama öyküyü tamamen sansürleyen pornografinin çiğ muhafazakarlığıyla, bizi arzuya kaptıran baştan çıkarıcı öykünün asla sonuna kadar görmemize izin vermeyen tehlikesi arasında seçimimi yaptım, ya şimdi? arzu gerçeklikte bir yaradır ve nasıl arzu edeceğimizi fena halde öğrendik ya filmlerden. şimdi ne olacak dersin?

şimdi belime dokunuvarecekmişsin gibi ürperiyorum. bir kaç adım daha atarsam alkollü, dar ve aydınlık bir karavan. saçlarım sırtımı koruyorlar. bacaklarım birbirlerine sürünürken ses çıkarıyorlar. hiç karşılaşmadığım popom bana ait olmamanın rahatlığıyla sallanıyor ve onun güvenilmez rehberliğinde birazdan kaybolacağım ben.  gerçekle tek temasım, var olduğumun tek kanıtı her adımda yere tutunmak zorunda kalan tabanlarım. çok savunmasızım, avlanmaya hazırım. arkamda ne olup bittiğini bilmiyorum. belki çoktan dönüp gitmişsindir sen. belki elinde bir bıçak tutuyorsundur ikimizi yarıya bölecek. belki gelirsin peşimden, karavanın içinde ne bekliyor hiç öğrenmeyiz. belki öylece durmuş, bakıyorsundur. senin bakışların beni daima geçer, geride izimi bırakırlar. karavana girer girmez gözyaşım düşer. içerde korkunç biriyle göz göze gelirim.

hayal gerçeğe dönüşmez, gerçekleşirse bu cehennemdir dedi zizek. sadece kırmızı ve mavi hapı gösterdiler. dedi ki, halbuki üçüncü hap olsaydı, hayalin içindeki gerçeği gösterecekti ve senin elinden yutacaktım onu hiç düşünmeden ben. slut, slovence son. şimdi sus lütfen.

run coco run

Monday, February 19th, 2007

will forest - candy stick forest 

taxidermia’nın ilk ve son gösterimi (işte sana en soap’u önerip kendi taxidermia’ya giden coco çalımı) ucuyananpenisharelipmemelerküvetorganlar
ımızınsınırlarışişmançiftorganlarımızıniçlerihafızamızıniçleriaferingyörgy. eğer birinin gözlerine bakamıyorsam onu sevmişim demektir. onu sevmişim demek ki ama bu kadar göz kaçırma da pek hastalıklı, yüzümde muhtemelen mutant metin şentürk havası estiriyor. bonus: ilk görüşte birlikte meme çük filan seyretmek iyidir, insana sahte bir yoldaşlık, asla aşılmayacak bu tip detayları aşmışlık hissi verir. şimdi iki alternatif var: çıkıp birlikte şişenin dibini göremeyene kadar rakı içmek veya pusher 3’ü görmek. daha gözüne bakmayı beceremediğime göre rakı içme teklifi benden gelmeyecek, pusher 3’ye kalırsak en azından iki saat daha yan yana karanlıkta oturma şansımız olur. sonuç, hem taş hem kuş: filmi yarıda bırakıp okul kırmanın tanıdık zevkiyle dumanlı bir masada ikimiz. konuşacak o kadar şey var ki cümleler tamamlanmadan yenileri geliyor. gerisini dinlermiş gibi yaparken masaya yavaş yavaş, itina ile BU KADAR GÜZEL BİR GECE OLAMAZ diye kazıyasım var. kendi kendine alacak kadar mankafa olmayanlara tektaş mucizesi: artık erkekler bize sadece yatma amaçlı yaklaşmazlar, böylelikle onların nezdinde cinselliğimiz dışındaki cazip yönlerimizi de öğrenme fırsatı doğar. yatmayacağımızı bile bile memnun ve hevesli olmak bir filmi ilk ve son gösteriminde yan yana izlemek kadar güzel. bu noktada yine o soru: birinin bizimle yatmak istemesi kötü bir şey midir? bunun cevabını çok küçükken öğrenmemiş miydik? iyi bir şeydir. kötü olan istemesi değil, bizim onunla yatmamızdır. dudağında uçuk var. bırak yatmayı öpüşmeyi bile isteyemez. öyleyse benim aklımdan neden böyle yatmak matmak geçiverdi? konuyu netleştirmek istedim. aramızda seksüel gerilim olmazsa daha rahat hareket ederiz gibime geldi. aramızda seksüel gerilim olmayabilir mi? dudaklarımın ucu yanıyor. masayı kazımaya başlamışım bile. “napıyosun?” “geceyi ölümsüzleştiriyorum” BURDAN GİDELİM şu dünya üzerinde en sevdiğim iki kelime. masaya bir sürü para bırakıyor, rakı şişesini kapıp koşmaya başlıyoruz. koşmaktan ve gülmekten ve heyecandan yanaklarım acıyor, topuklarım bileklerim kırılacaklar. kırılsınlar. kalabalığınarabalarınışıklarınseslerinucuyanansigaralarınucuyananpenislerinucu
yananmemelerinarasındankoşuyoruz yatmıyoruz yatmıyoruz aferin györgy. şimdi. yavaş yavaş ve itina ile: BU KADAR GÜZEL BİR GECE olamaz çünkü ben (gözlerine bakamıyorum)

lavender

Friday, February 16th, 2007

gottfried hellnwein - sleep  

there are just to many of them mother, too close, too tight, too nice. i yearn for sometime out. escape to nature my dear. oh no, it’s way too overrated, it has its own phony habitants and claustrophobic effects if you come to think of it. i don’t need to escape anyway, i need them to escape me.

so i stop talking.

silence makes me hear. remember and be cleaned. i lather myself, listen to the sounds the world makes. i am kinder than ever but people are angry with me now just because i don’t speak. i guess they were used to be fed because now they act hungrily. they seek response from me, they want me to perform. they want to cut my hair, my ayelashes, my eyes mother because now they are the ones that speak in a language people fail to understand. i cut my hair my eyelashes my eyes to relieve them. they are not relieved. they won’t be. they won’t give me, because i won’t ever tell them i am needy. they won’t let me because they keep saying they need me.

so i stop being.

absence makes me clear. lavender and bleak. i can hear them raging. they shout that they resent me. they blame me as they always did. i can hear them complain with bigger words than they ever did. they start throwing things at air which they think contains me. they, in different countries, times and levels of longing. they don’t pity me, they never did. they wouldn’t feel for me mother, neither did you. i am so full of feeling they’ll prefer to keep away, which is what i wanted anyway. they don’t know this now but they’ll soon forget me and that’s ok. that’s better than it ever did. my hair, my eyelashes and my eyes. they look prettier now not known to anyone, than they ever did. curly curly and dark. once there was me like a spark. and it stopped.

please don’t leave me.

yes

Wednesday, February 14th, 2007

eva armisen - un beso

belki hâlâ kırmızı dudaklara inanan vardır
belki aşkını itirâf etmek için
belki yalnızlığını kâbul etmek için 
gün bekleyen vardır
öyleyse hadi karlar kraliçesi,
bugün günlerden
herkesin sevdiği kendine…

yes is a pleasant country:
if’s wintry
(my lovely)
let’s open the year

e.e. cummings 

a blossom fell

Tuesday, February 13th, 2007

lin ti,anmiao - initiator

humans are great beings. i can’t imagine a world without them. humans create things, they come up with ideas all the time, they write songs and books and laws, they fuck and produce new humans that resemble themselves. they make one exist by means of perception. they have more words than the trees, flowers, even more than the sky itself. they tell us who we are. they look at us, make comments, make us smile, make us high. they are the only beings that lie. they’re the ones to also tell the truth according to their clearly confused minds, accompanied by floods of thoughts that definitely make sense according to their clearly confused minds and in the end humans are always right. it doesn’t matter how sad or lonely they make us feel because they are right.
they sometimes fail though. they sometimes fail in controlling their fear, desire, rage. then even lying doesn’t suffice and they begin to betray and destroy. destruction is common among humans, so they protect themselves from each other. they use big locks, big guns, big laws, more lies to protect themselves from each other. they pick a few other humans to be with, so that they can continue to exist and breed, but then the closer they get to other humans the more need to protect themselves, so they lie. they lie to protect their loved ones and to protect from their loved ones. lies are acceptable in human beings as long as they increase consumption and they usually do. humans consume more than anyone because they lie. you have to lie to be human, the greatest being of all. but some humans fail more than others. these are the ones that can’t lie. humans that can’t lie, lie here.

pisello

Friday, February 9th, 2007

destricted 

iş en az aşk kadar önemlidir. hatta daha fazla. hayatımızın çoğunu kapladığı gibi dünyayı etkileme biçimimizdir. siktiri çekebilme kuvveti mesleki muvaffakiyette de en az hususi hayattaki kadar vahimdir. bu klişeleri kusasım var çünkü fik kadar bir zam aldığımı şu an banka hesabımdan öğrendim sevgili misafir: %8 mi yoksa 7,5 mu? italyanlar buna pisello diyorlar. amerikalılar makineli tüfek alıp doğrudan patron katını tarıyorlar. japonlar köpek gibi çalışmaya devam edip kullanılmış liseli kız donu kokluyorlar (orda çalışanların hepsi erkek)
ben ergenlik çağı katarsis metodlarımdan arkasından el hareketi şaklatmakla daha içsel bir yöntem olan tuvalette mastürbasyon yapmak arasında gidip geliyorum. şakşuk şakşuk şakaşakaşakşuk. sanma ki siktiri çekemem, bana onbinmilyon, 3 kelimeli ünvan, şirket arabası, telefonu, sınırsız diyet kola ve ağız kokusu temin eden şirketi krizin ortasında terk etmişliğim var. ama lanete bak ki işimi seviyorum. göbek bağladı, parasız kaldı, çişini tutamamaya başladı diye sevdiğim adamı terk etmeyeceğim gibi cimrilikten düşük mumlu ampul kullanan patronlarım gözümü kör pabucumu delik bıraksa da işime tutunasım geliyor, başkasına teslim etmeye kıyamıyorum. elim değmişken (oraya) bir iki ifistanbul önerisi de vereyim. gidip beğenmezsen küfredecek biri olur.

wristcutters: a love story (bilekle aşkın ilişkisini hala öğrenemediysen dvd’de friends seyretmeye devam)
en soap (danimarka filmlerini peynir ve kurabiyelerinden çok, erkeklerinden az beğeniyorum)
earthlings (hayvanlar insanlardan daha yakın, arada sırada da aklına joaquin phoenix’in üst dudağındaki iz geliyorsa)
destricted (çok sıkıcıymış ama bu satırları okuduğuna göre gideceksin zaten, gün gelir çimenlere çıplak da uzanırız) eğer risk istemiyorsan en la cama’yı gör.
screaming masterpiece (sağdaki şarkıların en az birini tıkladıysan görmen lazım, yoksa nil nakaratlarına eşlik serbest)
the pervert’s guide to cinema (zizek deyince ‘sarhoşken sevgilime sunduğum demet’ dışında bir cevabın olmalı. olsun.)

coco kontenjanı: hani danimarkalı erkeklerden bahsetmiştim ya? onlardan biri nicolas winding refn. ben onun hatırına gambler‘a gideceğim, sen de benim hatırıma pusher 3’ye git.
p.s.: biliyorum doyurucu bir yazı olmadı ama seni bir defa daha brokoli resmiyle karşılaştırmaya da benim gönlüm razı olmadı.

i won’t share you

Thursday, February 8th, 2007

wayne thiebaud - broccoli

kendimi bildim bileli kıskancım. ilk episod hatıramda net: boyum yatağın yüksekliğini biraz aşıyor. evde bir anda romantik bir müzik çalmaya başlıyor. gece çıkmak üzere hazırlanan annem ve babam giyinmeyi bırakıp, daha önce hiç görmediğim ve beni hiç içermeyen bir bakışla birbirlerine sarılıp dans ediyorlar. fecî bir ıstırap. ben ağlamaya başlayınca bir de gülüyorlar. biri bir, öbürü diğer yanıma çömelip beni sevgiye boğarken, kendi ilişkilerinin benimle olandan farkı konusunda beni iknaya çalışıyorlar.

kimsenin sevgilisinde, parasında, başarısında filan gözüm yoktur. isteyip de elde edemeyeceğim var mı bilmiyorum, bu güne kadar baş koyduğum, edinmek için uğraştığım hiçbir şey olmadı. kendiliğinden kucağıma düşenlerden memnunum. ben “paylaşım” safsatasına inanmıyorum. bol kimyasallı çimlerinde bol kimyasallı bisküvileri dağıttıkları yavrularına maskeli sırıtışlarıyla “shaare shaaare shaaare sweetie” diye salık verirken atmosferimizi delen amerikan ebeveynlerine selamlar. paylaşım ortak kullanım alanlarına ilişkindir, ki onu da tür itibarıyla nasıl paylaşmakta olduğumuz ortada. gerisi palavra. bunun dışında bir gönülden vermek vardır, bir de toplumsal zavallıların paylaşmak diye kendilerini avuttukları mecburen (sike sike) vermek. istersem gönülden veririm. aksi halde neden paylaşayım? kesin aidiyet beklerim, tam bir l’oreal kadını gibi saçımı savurur: “çünkü ben buna değerim”

işin kötüsü şartlar daima bu kanımı desteklerler. murat’ın aşık olduğu kız “ya neden her çıkışımızda coco’yu karşı taraftaki evinden alıp bırakıyoruz ki?” dediğinde, eski sevgilime “bu manyağın derdini nasıl çektin?”, babama “beraber olduğun kadınla 25 yıl boyunca neden evlenmedin?” diye sorduklarında onlar da benimle aynı cevabı verirler (koro, şimdi hep beraber) korkunç değil mi? alan memnun satan memnun olduktan sonra kime ne? çıkıp da “sen buna niçin değersin ki?” diye sorsan, kanıt sunamam. belki benim buna emin olmam durumu kendiliğinden geçerli kılıyordur, bilemem. bugüne kadar tanıdığım kimseyi ben seçmedim, her seçim başka şeylerden vazgeçmek demek olduğuna göre benim seçmenlerim vazgeçtiklerini pek umursamıyor olmalılar ki ilk kıskançlık episodumun benzeri pek tekrarlanmadı. bilmem şu sayılır mı?

new yorklu sevgilimle new york’da buluşacaktık. atina’da bir konferansta olduğu için o benden bir gün sonra şehre gelecekti. havaalanından bindiğim taksinin pakistanlı şöförü yeri yanlış tarif ettiğim gerekçesiyle bana bağırdı, elimde bavullarımla otelden iki blok uzakta bıraktı. resepsiyon görevlisi eğer kalış bedelimizin tamamını şu an ödemezsem beni alamayacaklarını belirtti. new york’taki ilk saatimin yüzüme yansıttığı dehşeti fark edip “take it easy lady, you’re in new york” diyen asansör görevlisinin çükünü burma arzumu burda bu tip küçük jestler yüzünden insanı hapse atabilecekleri şüphesiyle bastırmak zorunda kaldım. yorgun argın odaya girdiğimde ilk gördüğüm başuucumuzdaki telefonun yanıp sönen ışığıydı. telefonu açınca nazik bir kadın sesi mesajları dinlemek için 13# yapmamı söyledi. acaba sevgilim daha şimdiden bana romantik notlar mı bırakmıştı? hayır.

mesajdaki ses yatakta uzanan, gözleri yarı kapalı, çırılçıplak ve orta parmağı klitorisinde bir kadından geliyor gibiydi: “hi. it’s me, tandeka. call me when you get here” “hi. it’s me again. i can’t wait to see you” “me agaiiiiiinnn. c’mon callll me.” son mesajda bana kesinlikle boşalıyormuş gibi geldi.   böyle çok kısık, anlamak için defalarca dinlemek zorunda kaldığım yer yer inlemeye meyleden bir ses. onu ne kadar sevdiğim, bana bunu nasıl yaptığı, karının kim, ilişkilerinin ne boyutta olduğu gibi reaktif ayrıntıları geçip proaktif davranmalıydım. ilişkiyi bitireceğim kesindi de, deplasmanda olmam fenâydı. o akşam viyana’dan bir arkadaşımla buluştum ve eski günleri yâd ederken planımı yaptım.

ertesi sabah oteli, daha ertesi sabah şehri terk etmiş, bir sonraki sabah da bodrum’a varmıştım. içim rahattı. tek sorun eski sevgilimin istanbul’a döndükten sonra bile kendisini niçin terk ettiğimi bilmiyor gibi davranmasıydı. bütün hainlerin sonuna kadar inkar yoluna gittiklerini iyi bildiğim için sebep sıralayarak eline malzeme vermedim. ancak çok zaman sonra “tandeka kim?” diye sorabildiğimde kahkahayı basması, kendisini bir zamanlar çok sevdiğim çeşitli uzuvlarından çivileme isteğimi daha da kabarttı. sonunda beni zorla tandeka’yla tanıştırdı: (politik doğrucuysan bundan sonraki cümleyi geç)  tuhaf derecede erotik bir ses tonu dışında hiç bir özelliği bulunmayan ve kadından çok erkeğe benzeyen bıyıklı bir zenci olması mı, yoksa sevgilimle arkadaşlıklarının entelektüel boyutu mu beni daha çok utandırdı bilmiyorum. ama yine olsa galiba aynısını yaparım, hatta belki fazlasını bile. (çünkü ben buna değerim)

bütün bunları aklıma o getirdi. aşk üçgeninin kısa kenarını ortadan kaldırmak için donuna doldurmaktan, rezil olmaktan, her şeyini kaybedip, hapsi boylamaktan çekinmeyen lisa nowak. hani şu astronot kadın. ben olsam hipotenustan başlardım.

fake academy

Wednesday, February 7th, 2007

david lachapelle

sevgili karlar kraliçesi,

kabahat bende biliyorum. bütün dünya tüketicileri dilek tutarken ben uyuyakaldım. şimdi senden bana bir şans daha vermeni rica ediyorum. küçükken altıma kaçırdığımda, daha sonra beğendiğim kişinin önünde pantalonum patladığında veya yere kapaklandığımda veya kustuğumda, fiziksel beceri gerektiren toplu etkinliklerde top bana geçtiğinde utanç duymaya hakkım var. ama ben mesela beğendiğim bir yönetmenin kötü bir filmini seyrederken, karısını el üstünde tutan arkadaşım dışarda ilişkisi hakkında durmadan “aman sıkıldım artık” derken, patronum toplantı sırasında biri projemizi eleştirince biraz önce onay veren kendisi değilmiş gibi beni paylarken de utanç duyuyorum. babamın aptal bir kadınla beraber olmasını, hercai’nin sağlamcılıkla sığındığı kendisine güvenden başka şey vermeyen kocasını, murat’ın benim yanımda karısına yalan söylemesini kabullenemiyorum. hiçbirine kızmıyorum, hepsini anlıyorum ama bu hikayelere dahil olmaktan çok utanıyorum, kurtlar büyükanneler birbirine karışıyor, bir daha peksimet, hatta orman yüzü görmek istemiyorum.

eskiden katıydım, pastama sirke bulaştıranlara silerdim, artık açığım  “sana anlatamayacağımız hiçbir şey yok. sen bizi her halimizle seversin.” diyorlar. ama hiçbirisi kendimi ya da onlara bunu yaptıran hayatı sevmemi sağlayamıyor. babamın yeni karısının şuursuz mutluluğu, mustarip zamanımda “hayat bu, gençlikte biraz çekeceksin” diye tatlı tatlı yanağımı okşayan kayınvalidem, eşcinsel olduğunu hepimizin bildiği turgut’un “aşkım bitanem” diye sarıldığı kızarkadaşı, küfür etsem kulaklarını tıkayıp neşeli nakarat laylaylayacak kararlı optimistlerin sakarin sıcaklığı karşısında imdaaaat diye bağırıp harakiri yapasım, savaş ay’ın tavşanı gibi şapkadan çıkarken sıçarak ölesim geliyor.

lütfen. ya herkeste olan şu mutluluk cibinliğinden bana da dik, ya da bana dokunmayan yılandan önce ölmeme izin ver. olmuyorsa bari japon yap.

pastoral

Monday, February 5th, 2007

ham jin - aewan love 

kertenkele
  kıvrak bir hareketle
    kayboldu ben donumu bile indirmeden
      şeftali ağacının gölgesi
        dibine çekiliverdi çirkin gülümsememle birden
          bal damlıyordu dudaklarımın ucundan
            arıların üşüşmesi gayet normaldi bundan 
              vız vız vızvız toplu halde sokmaya başladılar
                orama burma küçük iğnelerini batırdılar
                  ağzımdan içeri kaçan yaramaz bitanesi
                    ‘tadı senin kadar güzelini hiç görmemiştim’ dedi
                      solucan
                    kıvrak bir hareketle
                  fışkırdı topraktan
                sarı yaban çiçeği ona ‘pis solucan 
              senden iğreniyorum’ diye üfledi
            o hiç istifini bozmadan
          kara gözlerini götüme dikti
        yanına konan uçuç böceğine dönerek 
      ’hiç bu kadar büyüğünü görmemiştim’ dedi
    hüzünlenerek büzüldü uçuç böceği
  götüm güneşini tamamen kapatıyordu
bahardı yapraklar yeşil yeşil hışırdıyordu

      gözlerim

                           şişerek

                                              kapanıyordu