Online Dating

Archive for January, 2007

gülen nar (child psychology)

Wednesday, January 31st, 2007

takashi murakami - if i could do this, if i could do that 

nar gibi eğleniyoruz. ikimiz birlikteyken çokuz çok taze hem çekirdekli hem suluyuz. her an patlayabilir etrafı çocuk pembesine bulayabiliriz. yabancılar neşemizin kabuğundan kaçışırlar. sesimiz yüksektir çılgınca dans edebilir saatlerce dondurma çeşitlerinden bahsedebilir hayatın dibinden toplayabildiklerimizi rengarenk misketler gibi aceleyle birbirimizin önüne serer arada birbirimizi oyunbozanlıkla suçlayıp mızıkçılık yapabiliriz. neyi sevip sevmediğimiz nedense önemlidir “sen bunu seversin bak” “ben bunu ötekinden daha çok sevdim”

sanki bu nar plastiktendir de hiç dişlenmeyecek ve çürümeyecektir. kötü şeyler dar zamanımıza nüfuz edemez, dışında bırakılırlar. kederli kelimeleri şarkılara hapsederiz. geçmişten söz ederken seslerimiz biraz düşer. sen gözlemlediğin küçük incelikleri bana göstermeye heveslenir, keşif zevkini break-dance’çı gibi bana aktarmak üzere sevimli mimiklerle eğlencemizi pekiştirirken, ben yüzüne bakmamaya dikkat ederim. çünkü belli anlarda yapılan böyle hareketler yer eder sonra, eşyalara, sözcüklere, şarkılara yapışır, o durum tekrarlandıkça hatırlanırlar. uçucu olmasını isterim birlikte geçirdiğimiz vakitlerin, böylece telefon çalıp da ekranda adını her görüşümde temiz bir sevinçle gülümseyeceğimi garanti edebilirim. yoksa neden sanmıştın ki sen (seni yaramaz) gülen daima ayvadır, ağlayansa nar?

hand in love (dön bak dünyaya)

Wednesday, January 31st, 2007

daniele buetti - blue hands I 

burada bulunan hikaye büyüdü, değişti. bundan böyle bir kitabın içinde, başka hikayelerin arasında kendi başının çaresine bakmak üzere aramızdan ayrıldı. bir gün izini sürmek istersen hilton oteli Executive katı 817 numaralı odaya gidebilir, wabi-sabi kitaplarının satır aralarına bakabilirsin.

coco, mayıs 2007

the cook of licking and forgetting

Friday, January 26th, 2007

ham jin - aewan 

bu haftanın 2., hayatımın dördüncü cenazesine gidersem muhtemelen önümüzdeki hafta kendiminkinden sana sallayacağım eli daha faydalı işler için kullanmaya karar verdim sevgili misafir. fırının alabildiği en büyük amerikan menşeili süper yapışmaz kalıbı güzelce yağladım ve yokluğun ‘fark etmez’ adlı şarkısını tatbik etmek üzere büyük bir maceraya: hiç tarife bakmadan pasta yapmaya giriştim. lütfen hafife alma. bu bir kontrol manyağı için hiç içki içmeden okyanus ötesi uçak yolculuğu yapmaktan da beterdir. ben de doğaçlama hürriyetimi avantajıma kullanıp karışıma birinin tadı, diğerinin etkisi garantili iki malzeme ekledim: baileys ve dün etraflarında uçuşup renklerinde, kokularında, sonsuz şapkalarında kaybolduğum sihirli mantarlardan koparabildiklerim.

mantarlar arasında yokoluş deneyimimin kazandırdığı beceriyle malzeme seçimimde renk ve kokulara dikkat ettim. yok, burdan, şu kadar yumurta akı, kar kıvamına gelene kadar çırpıldı diye detay verecek değilim. sonuca gelelim. pasta pişti. herkes gelene kadar ellerimi pastanın ılık hâlesinde ısıttım, kokladım, yüzeyini süsledim, güzelliğini seyrederek biraz kendimden geçtim. sonra, zaten artık yerden kalkacak durumda değilken, giyinmeye hiç girişmeden yere uzanıp pastayı karnıma (hara) yerleştirdim. herkes, kendimi anlatmak zorunda olmadığım kişiler, gerçek sözcükler ve çıplaklıkla bizi birbirimize hazırlayanlar, geldiler, çevreme yerleştiler. şimdiden kendilerini iyi hissettikleri belliydi, yine de kimse pastaya ilk dokunan olmaya niyetlenmedi. gözlerimi yumdum, sol yanımdaki eli tuttum, beni benim yaptığım tarifsiz pastanın ilk lokmasıyla beslerken kim olduğunu sormayı unuttum.

sonra, hepsi çocukmuşuz gibi pastamı parmaklarıyla ve mm mırıltılarıyla yemeye başladılar. harala gürele yoktu. bunun bir yarışma, bir karın doyurma işi olmadığını biliyorduk. pastanın bittiğini belime dokunmaya başlayan dudak ve dillerden anladım. ıslaktılar, diriydiler, sessizdiler, kararlıydılar, acıtmadılar. daima soyunuk gezinilebilecek, hem de perdesiz bir ev, bir daha asla aynısı pişmeyecek uydurma bir pasta, kelimeleri okundukça kaybolan eşsiz bir kitap ve tedavi edici, karşı konulmaz güzellikteki unutmak. hepsi oldular, biz yaptık, ben ve karnımdaki dudaklar, çeşitli mutlulukta sabahlar hazırladık.

dünkü hiçliğim işe yaradı sevgili misafir. kim demiş, her ölüm mutsuzluk getirir diye? biz gayet iyiyiz şimdi sevgili misafir, sen ve ben.

welt schmerzt

Thursday, January 25th, 2007

God let me not exist for a while let me hybernate vaporize wintersleep. let me be just made up of words and thoughts and images and dreams and ideas that come and go lightly, without a trace like clouds foam breath music. let me flow from hard to liquid to wind. let me be invisible selfless weightless harmless mindless neutral like time.

OK God. now I stop writing and ask you for once please please please let me out.

dafna talmor - intimacy of strangeness

demek varmış tanrı. kalemi elimden bıraktığım gibi, uykudan gözlerimi her açışımda kısacık, mükemmel bir bilinçsizlik anının ardından kendini hatırlatan, içime yerleşmiş kocaman, pis, tüylü hayvan, nedensiz mutsuzluk, ucu belirsiz huzursuzluk gibi, varlığım da uçtu gitti. ingizlice dua etmekle dua ederken alt dudağımı emmekle iyi etmişim. acıtılabilecek bir canın olmaması ne tatlı şeymiş. kolumuz kesildiğinde vücut o kolu hâlâ var zannettiği için ağrırmış, özlemi engellemeye çalışmak da olmayan kolu kesmeye çalışmak gibi. oksimoron. moron. şimdi (tanrım sana şükürler olsun amin amin amin tütütütütü ilk varlık bulma ihtimalimde yüklü miktarda paraya dönüşüp kiliselere camilere akacağım) yorgan gitti kavga bitti. belki de benden mustarip kitlelerle ettiğimiz şu dua sayesinde sihirli mantar tarlasındaki görünmez tozum, yönsüz ve işlevsizim. HastalıkHakaretHasetHüzün HasretHüsran bana dokunamaz, insan yokken dört bacaklı Hlerin hükmü olmaz. vibratör takıp tatmin olsam alet ıslanmaz sinemaya gitsem bilet soran olmaz kesseler kanım akmaz böğürerek ağlasam kimse duymaz yupiiiiiiiiiiiiiii diye çığlık atsam şu dev mantarların tüyü dahi titremez.

mantarlar?

(zremhcstlew) leef i woh wonk ylbissop ydobyna dluoc woh

Wednesday, January 24th, 2007

ester partegas - detours

nefesim yok. sesim çıkmıyor. grip olunca theraflu, başımız ağrıyınca apranax veriyorlar. bu ağrının ilacını terkip edecek simyacı nerde yaşıyor? başucumda 3 şişe: kırmızı özlem, mavi melankoli, mor kalp kırıklığına yarasa keşke.

bugün, benimkilerden çok daha iyi kelimelere lâyıksın, şöyle:

Admonitions to a Special Person

Watch out for power,
for its avalanche can bury you,
snow, snow, snow, smothering your mountain.

Watch out for hate,
it can open its mouth and you’ll fling yourself out
to eat off your leg, an instant leper.

Watch out for friends,
because when you betray them,
as you will,
they will bury their heads in the toilet
and flush themselves away.

Watch out for intellect,
because it knows so much it knows nothing
and leaves you hanging upside down,
mouthing knowledge as your heart
falls out of your mouth.

Watch out for games, the actor’s part,
the speech planned, known, given,
for they will give you away
and you will stand like a naked little boy,
pissing on your own child-bed.

Watch out for love
(unless it is true,
and every part of you says yes including the
toes),
it will wrap you up like a mummy,
and your scream won’t be heard
and none of your running will end.

Love? Be it man. Be it woman.
It must be a wave you want to glide in on,
give your body to it, give your laugh to it,
give, when the gravelly sand takes you,
your tears to the land. To love another is
something
like prayer and can’t be planned, you just fall
into its arms because your belief undoes your
disbelief.

Special person,
if I were you I’d pay no attention
to admonitions from me,
made somewhat out of your words
and somewhat out of mine.
A collaboration.
I do not believe a word I have said,
except some, except I think of you like a young
tree
with pasted-on leaves and know you’ll root
and the real green thing will come.

Let go. Let go.
Oh special person,
possible leaves,
this typewriter likes you on the way to them,
but wants to break crystal glasses
in celebration,
for you,
when the dark crust is thrown off
and you float around
like a happened balloon.
Anne Sexton

hepimiz

Tuesday, January 23rd, 2007

ernst haas - flight 

hiç futbol maçına gitmedim. birlikte gitmek için kocama tutturduğumda bir yandan da futboldan hiç anlamadığım için 90 dakika orda ne yapacağımı düşünüyordum. “stadda maç seyretmek futbolla değil, daha çok binlerce insanla birlikte tek şeye odaklanmaktaki benzersiz bütünlük hissiyle alakalı.” dedi. ne insanlar, ne de oluşturdukları kitleler ilgimi çekmediği, aile, okul, dernek, bir komüniteye dahil olmak tüylerimi diken diken ettiği için bahsettiğini tahayyül edemedim.

sonra, bu sabah Rumeli Caddesi’nden Halaskargazi’ye kimbilir kaç bininci defa yürüyüşümde, bu defa, kendimi bazı insanlarla, onbinlercesiyle bir arada, sanki birlikte büyümüşüz ve birlikte ölecekmişiz ve bu arada bizi ne olursa olsun hiçkimse ayıramayacakmış gibi kuvvetli, tam ve birbirimize dair hissettim.

“düşünürsen insan pek de makbul bir yaratık sayılmaz.” dedi ömer. bugün, ölümle ağrıyan hepimiz aynı yöne doğru ilerlemekteyken bir an sanki öyleymiş zannettim.

house of callous hovers

Monday, January 22nd, 2007

dan estabrook - breath (lying)  

The House is as dark as hell. I thought I knew this place but now it feels as if it’s changing shape. Each step can take me to the open or obstruction. I like the uncertainty, randomness, hopelessness of the house. It’s so pitch-black and silent that I feel, soon I might be a wizard, that I’ll be able to perceive the faintest of sights, hear the smallest of sounds, feel at home when you (you as I knew you) think of me. It will take time to reach the end of the house. I’ll probably fall a few times, finish a few more deep glasses, come up with a few more senseless words and stop them before they leave my wonderful mouth which is now a needless hole. Cruel animals even blacker than the house will crawl around deftly while I can hear their sneaky movements but pretend they are not here, they won’t get me. I won’t smoke, because the cigarette has a deceptive light at its tip and I don’t know how to smoke by myself. The phone won’t ring because I took it off the hook and it doesn’t know how to ring by itself.

I’ll soon stop wishing that time did not exist and I didn’t have to stand this particular moment at it. We (me and the black animals) all know that the aim is to stop thinking for a brief, perfect instant. Or else why fuck, watch tv, work hard, get wasted, gamble, drive fast, masturbate, read, fight, kill, commit suicide? I don’t know if I’ll be able to do that though, I seem to better at controlling my five senses. If I try hard enough I might manage not smelling you for instance, as I breathe, not to tremble as I am about to be gone from your memory. But to master my thoughts, I have to kill animals that are even bigger and nastier. Well anyway, I think at last I’ve lost my sense of direction. I won’t know where I am until I hit something and hopefully, accidentally break it. I probably won’t hear the noise it makes, won’t feel pain when a tiny, spiky part of it enters my body through my skin (as you know it). I swallow the vodka obediently. As we (the thirsty) all say it’s a trustworthy drink: usually wins rarely fails. My face will remain the same as it enters my body through my mouth to take over. Nobody will notice.

The house couldn’t take longer. I don’t have a watch or a clock. I threw them away, they were too overwhelming. I can’t tell how long but it seems longer than my wedding gown longer than the bottle of vodka longer than saying no or maybe even yes. Now I have to finish it end it put a period. Full stop. As all stories toward the end it seems to get longer as I proceed. We (me and the House and the Time of course) all know it’s a matter of Loss. as we lose, we will move towards the End. As we lose, missing will begin. The fearful animals of regret will penetrate their sharp white teeth. They are hungry. They need me. They need to remind me that you once kissed me. They need to remind me that you’re dead. I prepare for the inevitability of the bite. They are here soon, sooner than all the time we ( you and me but no one else) spent together, sooner than then, sooner than now I will be Missing but nobody will be missing because you all (all of you) live in a house of light and noise and life and you (all of you but me) think you can conquer thoughts.

None of this will be missing me (gone) as time devours that one-bold-big-beautiful-absolute-Moment-without-any-thoughts-without-any-doubts that once existed as we (as we’ll never be) kissed.

protect me from what you want

Friday, January 19th, 2007

annelies strba - nyima 

dün akşam, -odalarında kokain çekmediysem de sihirli sahnelerin başrolünü oynadığım, pistin ortasına ikiseksen yıkıldığım, sarhoşluktan çantamı unuttum sanıp sokakta kalınca gündüz gözüyle her şey gibi nasıl leşleştiğini gördüğüm, aşktan usandığım, aşkı unuttuğum taxim night park’ın yerinde- yeni açılan dans’ta parti vardı. kendimi iyi hissetmediğim için evdeki kısa hazırlanma süremde iki votka tonikle kuvvetlenmeye çalıştım. yolda yüzlerce defa gittiğim yeri hatırlayamadım ve taksici beni goth makyajım ve fetiş çizmelerimle talimhane’nin kuytu ve karanlık bir yerinde bıraktı.

pili bitmekte olan telefonumdan aldığım yanlış ve kesintili tariflerle ürkütücü yokuşlarda yolumu bulmaya çalışırken örtücü ve sakil paltomdan çok i-pod’umun beni semtin ve gecenin tehlikesinden koruyacağına inanmaya, olabildiğince gay şarkılar (body talk?) dinleyerek feci görünüşlü adamlarla, her birinden uzanan bir kol beni içlerine çekecekmiş gibi gibi yanımda yavaşlayan arabalara eşit mesafeyi tutturmaya çalıştım. şarkı değiştirdiğim sırada yanımdan geçen korkunç birisi “önümde soyunur musun?” dedi. nispeten sofistike ve yaratıcı bulduğum bu sözle sonu belirsiz yürüyüşümdeki taciz kotamı doldurduğuma inanmaya çalışarak dev ve ıssız katlı otoparkın orda, ölümümün bu gece, bu otoparka gerçekleşmesinin ne kadar romantik olacağını düşünüp kendimi teskin ettim. alzheimer neticesinde nefret dolu bir moldovyalıyı rahatlatmak üzere hafızamı ve kişiliğimi kaybederek ölmektense? neyseki ucu belirsiz köşelerden birini dönünce aradığım yeri buldum.

burası sıcaktı tanıdığım insanlar istediğim kadar votka vardı. herkes gülümsüyordu, her şey yolundaydı. birbirimizi öpüp dans ettik. kendimi güçlü ve uniseks hissetmek için giydiğim, dolaptaki iki pantolonumdan biriyle, şu ham ve kart halimle madonna gibi inip kalkarak dans etmekten memnun, sahneye çıkan bir kadına “elbisen çok güzel” diye bağırabilecek kadar güvenliydim. sonra -hani mutluluk puanımızın bu yaştan sonra 4′ün altına inmeyeceğini söyleyen- ali, “kıyafetini çok beğendim” dedi. nesini beğendiğini sordum. “pantolon giyince vücudunun daha önce görmediğim bir özelliğini fark ettim.” dedi. “kasıkla bel arasındaki mesafe var ya. o sende kısa. bence bu çok güzel duruyor.” insanların görünüşüm ve karakterimle ilgili sürekli yanılsama halinde olduklarını bildiğim için iltifatına sevinmesem de, hetero bir erkeğin böyle bir detaya dikkat etmiş olması ve bunu “dünya güneş etrafındaki dönüşünü 365 gün 6 saatte tamamlar.” dermişcesine katî bir ciddiyetle ifade ettiği gibi yanımdan uzaklaşması hoşuma gitti. bir gece koltukta otururken arkasından uzanıp gözlerimiz aynı hizada, onu alnından öptüğümü hatırlayıp flört edebilen masum ve olgun arkadaşlar olmaktan gurur duydum. gecenin memnuniyet, güven ve gururu patronum ben çılgınca hoplarken yanıma gelip “coco, sen farkında değilsin belki ama gecenin başında çantamı sana emanet etmiştim ve şimdi yok” diyene kadar sürdü.

ben ilgili bir görevliden yardım isteyip çantasını ararken, patronum karşılaştığımız noktalarda önüne çıkanlara “çantamı arkadaşa emanet etmiştim ama…” demeye devam etti. kulübün her tarafını üç kere aradıktan sonra, bir sehpanın altına soktuğum kafamda prada çanta bulunmazsa yaşanacakları hesap etmeye çalışırken ilgili görevli yanıma gelerek “çanta bulundu” dedi. adama yaslanıp “ne kadar sevindiğimi bilemezsiniz. o kadar korktum ki” derken ağlamaya başlayacağımı hissedince paltomu kaptığım gibi çıktım. patronum beni yakaladı, 5 kiloluk kaz kadar çantasının -misafirleri karşıladığım, kulübün her tarafını arşınladığım, televizyona röportaj verdiğim 4 saat boyunca- benim sorumluğumda olduğunu iddia etmeyi sürdürerek yine de üzülmememi istedi.

yolda “ama biliyorsun o tiroidini aldırdı. normal değil.” dediler. ‘hayatımın hikayesi” diye düşündüm, “ama o abla…” “ama o senin öğretmenin…” “ama o senden küçük…” “ama o yaşlı…” “ama o senden güçsüz…” “ama o senin gibi düşünemez…” ama o ama o ama ama keşke o korkunç adam önümde soyunsaydı ve ben kocaman ve kapkaranlık otoparkın sidikli bir yerinde paltosuz ve çantasız, i-podumla (unfinished sympathy?) uzansaydım ama bu defa da sen daha acımasızsın sevgili misafir ve dönüş yolunu bildiğim halde istediğin gibi hemen ve herkesten önce ölmenin ne kadar pratik olacağını düşünüp kendimi teskin edemedim

tear and longing in las mortes

Friday, January 19th, 2007

john baldessari - woman with pillow

ortaokulda konusu çoktan seçmeli kompozisyon ödevlerinden birinde ‘loneliness’ üzerine yazmıştım. ‘laughter’ konulu olana hayran kalıp, başkasının yazdığını ima eden motivasyon katili hocam bu defa beni odasına çağırıp ‘lonely’ ve ‘alone’ arasındaki farkı uzun uzun açıkladı. insanın kendini yalnız hissetmesinin fiziksel olarak tek başına olmasıyla hiç alakası olmadığını türkçe’nin eksiklikleriyle birlikte vurguladı. yok, aklım bir an evvel bahçeye çıkıp oynamakta filan değil, bu meseleye çakılı, pek çok bilgi gibi bunun da beni çok üzeceğini anlayarak hocanın söylediklerini zihnime yerleştirmemeye çalıştım.

kendini şu dünyaya, herkesin renklendirmek için çırpınıp durduğu hayata yabancı hisseden hepimiz gibi ben de daima yalnız olduğumu biliyordum halbuki: tek başına olmak yegane bütünlük halidir. yanımızda biri varken onu ne kadar seversek sevelim, doğal durumumuzu bozmuşuzdur, dengemiz biraz kaçar. yalnızken daha çok zevk alır, daha iyi anlar, daha imkansız hayallere inanmayı başarır, zarar vermez, yalan söylemez, aldatmaz, ihmal etmeyiz. ‘lonely’ ve ‘alone’ birleşir, mükemmelleşirler. sonra biri gelir ve der ki: “gerçekten yalnız olmadığın için bu kadar romantikleştirebiliyorsun. kimsesi olmayan bir yaşlı adam, telefonu, kapısı asla çalmayan, sabah uyandığında yapacak hiçbir işi olmayan, tenine yıllardır başka insan teni değmemiş birisi olsaydın böyle atıp tutabilir miydin acaba?”

tabii ki tutamazdım. güzelliğin önemli olmadığını sadece güzeller, paranın önemli olmadığını sadece zenginler söyleyebilir. hadi bağır bakalım desen “ÇOK YALNIZIIIIIIM” diye, yapamam, boğazım tıkanır. şu eksiksiz hayatıma haksızlık ettiğimi düşünürüm, kesintisiz şükran telkiniyle aralarındaki dili nazara karşı ısırmaya alışmış dişlerim kilitlenir, yegane refakat sigortamı hart diye koparıverirler. şanslı -veya- sağlamcıyım. arkasından biriyle kucaklaşacağımı bilmenin şımarıklığıyla tek başıma alışverişe sinemaya şarap içmeye sergiye gider orospular gibi yalancıktan yalnızlık hasreti gideririm. ömrümün bundan sonraki bölümünü penceresinden sadece ağaçların görünebildiği sessiz bir odada yazarak geçirdiğimi hayal ederek mutlu bir melankoliye kapılırım, bunun olmayacağını bildiğim için herkese kızar, ülkemi, ismimi, hayatımı değiştirip kendimi kızdığım herkesin hafızasından silmeyi isterim. nefesim kesilene kadar içip, bardağı avucumda kırıp, yatağa kusup kimseye açıklamasını yapmak zorunda olmadığım zamanları, günlece evden çıkmasam kimsenin fark etmediği, hayatın sıfır, televizyonun hayati değer taşıdığı leş gibi, şişman yalnızlığı, beyaz gürültüyü, karlı görüntüyü, kavuşma ihtimaliyle yanılma, unutma ve hatırlama ve unutma ve yeniden her defasında başka yerinden her defasında daha yanlış ve derinden hatırlama, özlemektense ölmeyi seçme anlarını özlerim özlemem özledim “ÇOOOOK ÖZLÜYORUUUUUM” diye bağırıyorum işte ve dişlerim dilimi hart diye kopartıp attılar bile. lütfen ‘özlem’ konulu bir kompozisyon yazın. fakat ölümle arasındaki farkı sakın unutmayın. bakın dzongkha’da bu ayrım yok. peki olmalı mı olmamalı mı? hangimiz daha şanslı dersin biz mi onlar mı?

sen (ve ben)

Thursday, January 18th, 2007

 ”do not ask me who I am and do not ask me to remain the same…
  more than one person, doubtless like me, writes in order to have no face”

  michel foucault

anoushka fisz - it's killing me II

ben cümlelere “ben” diye başlayamam, bize kolejde böyle öğrettiler: yazının size ait olduğu, sizin görüşlerinizi, duygularınızı içerdiği belliyken “ben” demek alenen şeyinizi kaşımaya benzer. ayıptır. parmakla gösterilmez.
ama seni hayal kırıklığına uğrattığımın, buraya ben olduğum için değil, böyle yazdığım için geldiğin halde benden boşlukta sallanan yazılar yerine tutarlı bir kimlik ve süreklilik beklediğinin farkındayım sevgili misafir. öbür taraftan, seni daha fazla memnun edebilmek için baktığım bloglarda (benim) kendi kendime yazarken bile sıkıldığım günlük içeriğinden fazlasını bulamadım, o kadar çok ben/I/me/my/mine geçiyordu, blogcunun mahzun/meşum/baygın/aygın/ sevimli/erdemli pozları o kadar sık neşrediliyordu ki bu sahte kimlik taaruzunun parçası, teşhir pornosunun şişme bebeği olmak hiç işime gelmedi (benim). şu tarih meselesi de… blog insan zihninin uydurduğu lineer zaman sıralamasına göre çalışıyor, blog yazarları hangi gün ne yaptıklarını anlatmakta, hikayeyi zamana bölmekte mana buluyor, (ben) yazılarımın tarihsel sıralanmasından rahatsızım, kronolojiyi sapıttırmanın, burayı kişisel gündemimden bağımsız bırakmanın çaresini arıyorum. aciliyet ihtiyacını tatmin edecek bir akışta, daha gerçek, şahsi sözler beklediğini, kısacık da olsa, gündelik de olsa, merakını doyurmam, düşünce dağıtma görevimi yerine getirmem gerektiğini biliyorum. okumaya daldığımda okuduğumu, hayran olduğumda büyüleyeni, korktuğumda korktuğumu anlatsam, esprili anekdotlara gülsek, dünyanın haline ağlasak, neyi, neden beğendiğimizi anlatıp ortak zevkler geliştirsek, internetin diğer olmayan köşeleri gibi biz de burda bir komünite halinde halay (hayal?) çeksek… olmaz ki.
yakından tanımak isteyeceğin biri değilim. hem kendimle ilişkimin mahremiyetini bozamam, aramıza başkasını sokamayacak kadar fazla önemserim (ben).

ama lütfen, biraz daha sabret…

 

(yorum yapmaya çekiniyorum diye nazlanan goncalar, önünde secde etmekten gocunmayacağım kıymeti kendinden menkul gurular coco@loriginedumonde.com a yazabilirsiniz. darılmam.)