Online Dating

Archive for December, 2006

Defensive Thriving Lessons No: 33

Wednesday, December 27th, 2006

harry callahan - untitled 6 

kavuşmak çok meşakkatli oldu. genel geçer çiftleşme kriterlerine göre birbirimize uygun değildik. engel olamadığımız aşkın diğeri tarafından da hissedildiğini hiç tahmin edemedik. ama mucize mümkündü ki, bizimki de bir gün mümkün oldu. bu mucizeyle ne yapacağımızı, birbirimizi nasıl seveceğimizi şaşırdık, sabahları sevinçle uyanmaya, geceleri huzursuz uyumaya başladık.

daha ilk zamanlardı. birbirimizin bütün zaaflarını, kabahatlerini biliyorduk ve ben bir yemeğe çıkmıştım. eve döndüğümde onsuz geçirdiğim saatlerden pişman, özlemle telefona yapıştım. meşgul. meşgul. meşgul. meşgul. gecenin bu saatinde? kabahat işliyor. işlemiyor. neden işlesin ki? meşgul. meşgul. meşgul. bana defalarca, detaylarıyla anlatmış olduğu kabahatlerden birini işliyor işte. meşgul. meşgul. aptal olma. mucize yoktur. vardır. sabırlı ol. meşgul. meşgul. meşgul. nefes alamıyorum. meşgul. meşgul. meşgul. meşgul. tam şu anda mucizeyi, kendi dışındaki her şeyi ve herkesi önemsiz kılan mucizemizi yerle bir ediyor. ona engel olamıyorum. onu ikimize ait masumiyetin mükemmeliğinde tutamıyorum.  meşgul. meşgul. çaresizim. dur yapma diye yakasına yapışmak istiyorum. hadi dön. sesini duyur bana varlığını ispatla n’olur n’olur n’olursun. meşgul meşgul meşgul meşgul meşgul dayanamıyorum. alo? alo? benim coco… gelsene.

kapı çalınıyor. karşımda kötülük. birden hangi telefonu çevirdi ellerim? nasıl unutmamışım numarasını?  bu kadar zaman sonra nasıl oldu da evdeydi yalnızdı hazırdı? nasıl geldi buraya bu kadar ani gecenin bu saatinde? felaket mümkündü ki, bizimki de bu gece mümkün oldu. kötülük pusudaydı, kolayca geldi, tereddüt etmeden acele etmeden mücadele etmeden soyduk birbirimizi. öfkeme kırgınlığıma korkuma hiç zorlamadan uyuştura uyuştura nüfuz ediyor usul usul unutturuyor toksinle teskin ediyor. fırtına dindi, şüpheler silindi. ağırlıksızım korkusuzum hafızasızım umursamazım. o kadar zevkli ki, o kadar temel ve fiziksel ve aşağılık ve kuvvetli ve iyi ki, zevkten parmak uçlarım uyuşuyor, nefesimi tutamıyorum.

gözümü açıyorum. bu neden sevinçli bir sabah değil? kötülük yanımda, bana bakıyor. telefon çalıyor. “dün gece saatlerce aradım seni. o kadar zaman ne yaptın internette?” esas ben ne yaptım? “sana şarkı çekiyordum. bakalım beğenecek misin? senin yemek nasıl geçti? sinemaya gidecektik ya, kaçta geleyim?” ne yaptım ben? kötülük yanımda, kötü gözlerinden bana kendimi gösteriyor. “istediğin zaman” sesim tehlikeye doğru kayıyor mu? bilmiyorum. nasıl yaptım? bu kadar engeli aştıktan sonra, daha bu kadar başında bu kadar mutlu ve mükemmelken? yatağımda varlığını daima zorla hatırlatan asla aldatmadığım beni hiç terk etmeyen kötülük “yeni sevgilin ha” diyor. gülümsüyor. ağlamıyorum. şimdiki aklım olsa ellerimi kötülüğü çağırmaktan alıkoyabilir miydim? bir meşgul sinyali duymaya daha dayanabilir miydim? pişman olmamaya nasıl dayanabilirim? pişmanlık suç ortaya çıkınca mı başlar, yoksa sadece vicdanın kaldırabildiği cürümler için mi geçerlidir?

burada, tek korunma yolu, kötülüğün üstünden akıp gitmesini sağlamaktır. onu bir daha görmemek üzere gönderdiğim gibi banyoya gireceğim. gecenin kokusunu kirini üzerimden güzelce temizleyeceğim. bu beklenmedik arızayı kendi kendime tamir edip mucizemize aynen devam edeceğim. hatta unuttum bile. çoktan unuttum gitti. ağlamıyorum. çürükler acımıyor. n’oldu burana burana n’oldu (sevgilim)? çok korkmuştum (sevgilim) çokçokçok korkmuştum (sevgilim) karanlıkta kalmıştım (sevgilim) o zifiri karanlıkta kötülüğe çarpmışım (sevgilim) sadece seni çokçokçok sevdiğim senin sesini duyamayınca ölmekten korktuğum için (n’olursun gitme). fena düştüm ama hemen toparlandım. biz neler atlattık kazara çevrilen bir numara nedir ki? kanarken ağlamıyorum. şu fani vücut defolsun benim ruhumun sahibi sensin (sevgilim gitme). daha doğru dürüst sevişmedik bile. belki bu akşam görmeyecek bile bu izleri. ama görseydi eğer, yine de ağlamazdım. belki o bana belli etmeden ağlardı. canımın yanmış olmasına. canını bu kadar derbederce yakabilmiş olmama. tövbe. tövbe. tövbe tövbe tövbe tövbe hayat dinle, onu şu ani tökezleme yüzünden kaybetmeme lütfen izin verme. onu bundan sonra hiç kıskanmayacağım güvensizlik yapmayacağım kuşkuya kapılmayacağım. kendi cezamı kendim vereceğim cezam onsuzluk olmasın şimdi olmasın. geçti gitti. kalıcı bir iz bırakmadı. onsuz geçen uğursuz gecelerden birindeki önüne geçilemez bir rüyaydı bitti. çoktan sildim attım bile. bir cinnet kazası yüzünden onu kötülüğe katmayacağım. itiraf edip bu yükü ona devretmeyeceğim hep taşıyacağım ki bir daha asla yapmayayım. bir daha asla yapmayacağım. bir daha asla ne olursa olsun hiçbir zaman hiçkimseyi aldatmayacağım. bu kadar korkunç bu kadar yıkıcı bu kadar zevkli bir faciaya bir daha asla ve asla ve asla ve asla ve asla ve asla bulaşmayacağım. (sevgilim)

noel

Monday, December 25th, 2006

marc chagall - untitled

evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken pireler berber iken ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken ülkenin birinde bir kız dünyaya gelmiş: hep. bakire olduğu halde nenesinin küçüklüğünden beri korkutup durduğu imkansız tesadüflerden biriyle, ya havuz köşesinden ya hamam kurnasından hamile kalan annesi hiç sona ermeyecek sandığı doğum sancılarından mustarip ve muzaffer, ülkenin bütün küçük kızlarının taçlandırılıldığı “â” ile biten, daha doğrusu opera çalışan bir bet sesli egzersizi gibi hiç bitmeyen kız isimlerinin aksine, kızına bu adı koyuvermiş. hep tuhaf bir kızmış, kafası daima kimsenin bilmediği şeylerle meşgulmüş gibi etrafla hiç ilgilenmez, kendi kendine gülümser, somurtur, şarkı mırıldanırmış. çevresini saran kişilerin konuşmalarına katılır, şakalarına gülerken bile sanki bir yanıyla başka bir alemdeymişcesine varlığını görünmez bir tülün ardında barındırması hep’in etrafında bir esrar halesi oluşmasına ve herkesin bu haleyi bir halt sanarak pervane olmasına yol açarmış. yıllar geçmiş, hep serpilmiş, ona sahip olmak isteyenler annesinin kapısını aşındırmaya başlamış. “defolun!” dermiş hep’in bakire annesi, “kızım hiçbirinizin olmayacak, çekilin!”. hep bu insanların kendi hislerine meftun olup feda ettiklerini gördükçe üzülüyor, onu sevdiğini söyleyenlerin bolluğuna rağmen kendini çok yalnız hissediyormuş. hep, bir gün annesine “benim artık gitmem lazım” demiş kırmızı çantasına en sevdiği kitabı, aynasını, kristal anti-depresanlarını koyup yola çıkmış.

hep az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, bir nehir kıyısında karşısına o güne kadar gördüğü en ilginç kuş çıkmış. kuş “benim adım noel. ta buralara kadar sadece senin için uçtum hep.” demiş, “seni alıp gökyüzüne götürmek için…” hep heyecanlanmış. “bak bu çamları ve çanları ve parlak yıldızları ve ökseotlarını ve neşeli şarkıları sana getirdim” demiş noel. “sana geceyarısından bir ev yapacağım. rengarenk lateks taytlar giydireceğim. sen kar taneleri altında dans ederken hep yeni bir hediye vereceğim.” diye eklemiş “ ve sen hep beni affedeceksin.” hoplaya zıplaya dans etmeyi seven, gökyüzünde yaşamayı özleyen hep bir an nefessiz kalmış ”çok yoruldum.” demiş “kanatlarının altında biraz dinlensem?” “ama” demiş noel, “dağıtacak daha bir sürü hediyem var benim”"önce onları halledeyim, sonra gelirim”

noel kuş uçup giderken hep çok susamış. bir yudum içmek için nehre eğildiğinde birisinin dudaklarından öptüğünü fark etmiş. ”sen de kimsin?” demiş. “kim olacağım, bildiğin nehir işte” demiş nehir. “bense bildiğin hep değilim ne yazık ki” demiş hep. “olsun” demiş nehir “ben hep eğime doğru akarım. istediğinde yavaşlar, susarız.” hep kararmakta olan gökyüzüne bakmış. “ama nasıl?” diye sormuş. nehir “bilmem.” demiş ”sana moleskine defterimi getirdim. beni bağışlamak zorunda kalma diye hep” “bir de tiffany’den pırlanta yüzük aldım” demiş “sana hiç ‘eğer beni sevseydin…’ demeyeceğimi bilesin diye” ”son olarak bir çift de zara’dan kırmızı ayakkabı getirdim” demiş “belki bir gün gene karaya çıkmak istersin diye” ”ama benim seni sevdiğimi nasıl anladın?” diye sormuş hep. “çok kolay” demiş nehir, “sen hiç filim seyretmedin mi? tabii ki bundan sonra hiç pişman olmamandan.” kırmızı ayakkabıları, tektaş yüzüğü ve moleskine defteri noel için kıyıya, karanlıkta çıkarıp attığı kırmızı çantasının, elbisesinin, iç çamaşırlarının yanına koymuş hep ve zamanın en soğuk en uzak en derin gecesinde kendini buz gibi nehre bırakmış.

o günden sonra noel hiç uçmamış. şişmanlayıp sakal bırakmış, kendine son model bir kızak ve onu çekecek ren geyikleri almış, kimsenin sevimli bulmadığı komik bir üniformayla çocuklara anne babalarının aldığı hediyeleri kendi seçmiş gibi şaklabanlık yapmış. ve sevgili misafir, bu masalın bizi ilgilendiren tarafı, o günden sonra nehir ya da hep değil de, noel olarak anılan bugece çantası, elbisesi ve iç çamaşırlarıyla birlikte hiç giymediği ayakkabıları, takmadığı yüzüğü ve okumadığı defteri çıkarıp atarak kendini buz gibi nehre bırakan hiç pişmanlık yüzü görmezmiş.

if you’re happy and you know it II - clap your ass

Friday, December 22nd, 2006

john kacere - jutta 

while you think you’re happy, do yourself -and the world peace?- a favor. celebrate the global orgasm day. directions: climax and feel neighborly for once since all we’re all doing the same.

if you’re happy and you know it I - clap your wings

Friday, December 22nd, 2006

matt collishaw - sugar and spice all things nice, this is what little girls are made of 8 

yapışkan, kaypak bir his. transparan, sentetik, fırfırlı külot gibi seksi ve frijit. hele bir giy bak, nasıl kaşınırsın, lastik yerlerinde çirkin izler kalır. bu kadar yüceltilmesini fetişistik, bir hedef olarak sunulmasını tele-marketing kadar tacizkârca kapitalistik buluyorum. cehâleti çağrıştırıyor. bayağılıkla bağdaşıyor. bağımlılık yapıyor. atâlet veriyor. can sıkıyor. insanı yüce yaratımlardan uzaklaştırıp gündelikliğe sevk ediyor. mutluluktan hoşlanmıyorum. onun peşinde koşmaktansa hayatımı neşeli bir pesimist, ilhamlı bir depresif olarak geçiririm. hem burası daha serin. gündelik sevinçler arasında kanat çırpan şuursuz bir kelebekcik olsam anlatacak neyim olurdu, hanginiz okurdunuz beni?

derken, menekşe (en sevdiğim) “sen çok mutlusun” deyiverdi. “senin mutluğunu aklıma getirmek beni de mutlu ediyor” yalancı. hiç de değilim. bunun ispatı olarak antidepresan yutuyor, her gece içki içip bir başkasının ilişkisi hakkında kafasının daha da karışmasına yol açan yorumlar yapıyor, partilerde ebedî hüznümü renkli, cıvıltılı bir sosyal selafonla paketliyor, yalnız kalınca şiir okuyup kahpe kadere ağlıyorum. olmadı menekşe, bırak şu dikenli taç başımı acıtmaya devam etsin. hem hayatın gayesinin mutluluk olduğunu kim söyledi? mutluluğun tahakkümündeyken güvensiz ve tedirgindim, uzağa kaçtığı an kendimi dövmeye girişirdim. böyle böyle dayakçı bana karşı hain planlar hazırlamakla uğraşan bir intikam meleği yetiştirdim. artık menfî hislerimi sadece ölü annelerde mevcut evlat adâletiyle kucaklıyor, teknik acılarla, toplumsal sancılarla oyalanıyorum. nadiren oracıkta canımı alıp beni cennete fişekleyecek bir mutlulukla sarsıldığımda, mutluluğumun şiddetinden, öznelliğinden, beni birisine, bir duruma, bir hayâle bağlayacağından paniğe kapılıp hemen kendimi yanıldığıma, aslında hiç de mutlu olmamam gerekirken salaklıktan öforyaya teslim olduğuma inandırıyorum.

ne yaptın şimdi menekşe sen? mutluluğu yüzüme vurarak beni haşat ettin. canım banal bir şükran duygusuyla evi toplamak, pastırmalı omlet, pahalı alışveriş, açıkhavada seks yapmak, hâlâ okunmamış kitapları hızla yutmak, sevdiğim kişileri gıdılarından koklayıp öpücüklere boğmak, seyahate çıkmak, sebepsizce sırıtmak, mutlu olmaya râzı olmak istedi. kendimi dumanlı bir düğün salonunda halay çekerken, trafikte yolumu kesen bıyıklı şöförle rakı içerken, balkonda yetiştirdiğim domateslere şarkı söylerken bile hayal edebilirdim. gözyaşlarımızı güvenle sildim. o an her şeyin iyi olduğuna ve mükemmele doğru aktığına emindim.

medusa poseidon’la sevişirken, ecevit genel affı imzalarken, elektrikçinin çırağı mustafa birazdan iğfal edip boğazını keseceği güleryüzlü komşumuz necmiye teyze’yle çay içerken mutlaka benim gibi hissettiler menekşe. yumurta kırmadan omlet yapabilen mutlu kişilerdik biz. bu yüzden omletimizi yiyenler öleceklerdi. nihâyet her şey kendi bütünlüğüne erecekti.

mezarlarınıza tüküreceğim

Wednesday, December 20th, 2006

marilyn minter - crystal swallow 

jartiyer takmıyoruz. iftira atmıyoruz. makyajla yatmıyoruz. ayna kırmıyoruz. umut vermiyoruz. kazık yemiyoruz. küfür etmiyoruz. ter dökmüyoruz. klozete oturmuyoruz. orgazm olmuyoruz. adres sormuyoruz. kuyruk beklemiyoruz. telefon beklemiyoruz. fiyat bilmiyoruz. kapı çarpmıyoruz. köprü yakmıyoruz. kek yakmıyoruz. hırs yapmıyoruz. hile yapmıyoruz. orji yapmıyoruz. korkuya kapılmıyoruz. sigara içmiyoruz. rest çekmiyoruz. bilek kesmiyoruz. porno seyretmiyoruz. doktora gitmiyoruz. siktir etmiyoruz. sivilce sıkmıyoruz. çıplak gezmiyoruz. kanat takmıyoruz. çığlık atmıyoruz. teslim olmuyoruz. yalnız kalmıyoruz. içip dağıtmıyoruz. uçak kaçırmıyoruz. seksi abartmıyoruz. geriye bakmıyoruz. çamaşır asmıyoruz. kolaya kaçmıyoruz. köpek beslemiyoruz. ağlamak istemiyoruz. bağlanmak istemiyoruz. böceklere basmıyoruz. çimlere basmıyoruz. topuklularla koşmuyoruz. ölülerle konuşmuyoruz. fala inanmıyoruz. paraya tapmıyoruz. yoldan sapmıyoruz. deli olmuyoruz. huzur bulmuyoruz. kontrolü bırakmıyoruz. açık vermiyoruz. farkına varmıyoruz. 

strange angels

Tuesday, December 19th, 2006

guido argentini - angel's kiss 

-sen neden siyah eldiven taktın?
-sana daha iyi dokunabilmek için.
-kötüsün.
-saçmalama! bizde böyle kavramlar yoktur ki.
-öyleyse fotoğrafımız çekildikten sonra gitme. kal.
-kalamam.
-kal.
-şşş kilitlemesene dudaklarını!
-kötüsün.
-kötü olmadığımı kanıtlamak için sana böyle yapışık kalmam mı lâzım?
-benden ayrılmak isteyerek kötü olduğunu kanıtlıyorsun. hep aynı şey, ben kalıyorum sen gidiyorsun.
-ben öpüşmeyi senden daha çok seviyorum da ondan.
-nerden biliyorsun?
-çünkü sen benden başkasıyla öpüşmüyorsun.
-iyi olduğum için.
-saçmalama! biz aynı kişiyiz.
-nerden biliyorsun?

i’m going to tell you a secret

Thursday, December 14th, 2006

shannon plumb - still from commercials 

“sevgili sinan,

benim için en unutulmaz erkeğin sen olduğunu bilmeni isterim. uzun bir muhasebe ve muharebe sonucunda vardığım  karar üç unutulmaz film eden tek erkek olduğundur.

filmlerden ilki orlando. cuma akşamıydı. nergis’le herkesin gittiği bardaydık. yakışıklı biri yanıma gelip “arkadaşım ayakkabılarınızı çok beğendi. fakat utandığı için kendisi gelip söyleyemedi.” demişti. sözleri o kadar aptalca, yüzü o kadar sevimliydi ki, gülmüştük. üstelik yanıma gelmeyişinle beni en hassas yerimden, sıradan erkeklerin hoşlanmayacağı minnie mouse ayakkabılarımdan vurmuştun. nergis, arkadaşın rüzgar’ı beğenmişti. ben de onu beğenmiştim, çünkü sanatla ilgili olan oydu, sen piçtin. bizi pazar akşamı rüzgar’a yemeğe davet ettiğinizde “ben gelemem. filmim var.” deyince nergis beni minnie mouse ayakkabılarımdan tekmeleyip tuvalete sürüklemişti. “bir film için bunu nasıl yaparsın? bak bu çocuğu da tepersen, en az iki yıl daha erkeksiz kalırsın. sonra bana ağlama.” “ağlamam”. geri döndüğümüzde “hihi” yapmıştı nergis, “ben papatya’yı ikna ettim. ev nerde? kaçta gelelim?”

rüzgar’ın evi çok güzeldi. bekar bir erkeğin böyle özenilmiş bir yerde yaşaması, bu kadar güzel yemek yapması hoşuma gitmişti. sense ayaklarını uzatıp piç piç espriler yapıyordun sevgili sinan. “orlando’yu bunun için mi feda ettim?” diye kendimi yiyip duruyordum. “bu geceye senin katkın nedir?” diye sorulunca “organizatörüm” diyordun, “dansöz filan getiririm” nergis “papatya dansöze bayılır” diye atlamıştı, orlando çoktan kaçmıştı, üstelik daha hamarat ve yumuşak olan rüzgar yerine seninle uğraşıyordum, sürekli bana sataşıyordun. bir dahaki yemeği çarşamba günü senin evinde yapmayı kararlaştırdınız.

o gün hastalandım. kaçırdığım ikinci filmi hafızama yerleştiremeyecek kadar hastaydım ama yüzlercesi arasından zorlukla belirlediğim 15′in arasına girebildiğine göre, mutlaka iyi bir film olduğuna, onu terk ederken hayatımın başkalaştığına inanacak olduğuma sana garanti verebilirim. nergis, her zamanki baskıcılığıyla tutturdu: “eğer sen gelmezsen tek başıma gidemem. bu defa da gel, söz bir daha ısrar etmeyeceğim” kıpkırmızı burnumla girdiğim evin güzeldi. pizza ısmarlamıştın. böyle kolaycı bir piçtin işte sen sevgili sinan. rüzgar gibi mutfakta yemeğin nefaseti için çabalamak yerine pizzaları kutulardan çıkarmıştın. dalga geçtiklerinde “ben organizatörüm. detaylarla ilgilenmem.” demiştin. kitlesel flört makinesinin çarkları çalışsın diye neden yağlı yağlı fingirdemek zorundaydım ben? hastaydım, kendi başıma film izlemek, bu kakara kikiri işlerinin dışında kalmak istiyordum. koltuğa geçtim, hepinize sırtımı dönüp televizyonu açtım.

zil çaldı. “yöneticidir” diyerek kapıyı yöneldin. ev bir anda muazzam bir ses ve kalabalıkla kaplandı. dev aletler, takım elbiseli adamlar, şıngır mıngır bir müzik ve ardından gevrek bir dansöz kıvırta kıvırta içeri daldı. beni göstererek “onun için burdasınız” dedin. saz heyeti karşıma dizilip aletlerini gümbürdetmeye, dansöz hünerlerini döktürmeye girişti. utancımdan kaşlarım kirpiklerim saçlarım tırnaklarım kızardı, şaşkınlıktan nefesim kesildi. hâlime gülümsedin. ekip, uğruna şu küçük daireye tıkıştıkları kırmızı burunlu kılıksız kızın kim olduğunu merak edince şefin kulağına eğilerek “sabancılardandır” dedin, bana göz kırptın. “değmez mi?” “ooo” dediler büyük şevk ve gürültüyle çalıp oynamaya devam ettiler, sonra gittiler. üst kata çıkan merdivenin her bir basamağında ve terasta yaktığın mumları görünce kaçmak ve kalmak arasındaki boşluğa düşmekte olduğumu anladım sevgili sinan. yan yana gökyüzüne bakarken beni öpmeye kalkmadığında, artık gitmemekte özgür olduğum bir dahaki buluşmaya tıpış tıpış katılımımı kesinleştirmiştin.

bu defa yemek biter bitmez yıldırıcı, uzun etekli ve çiçekli köylü elbiseme kanmadan beni rüzgar’ın yatağına taşıdın. taaruzu bacaklarımdan yukarı tırmanırken külotsuz olduğumu fark eden ellerin başlattılar. çaylaklığımı anlayınca iyice tırmanan fetih arzunla canhıraş baş etmeye çalışırken gecenin nihayetinde benden arda hiçbir şey kalmamasından korkuyordum. külotsuz gelmekle geride başlamıştım savaşa. yalandan intikam cümleleriyle birbirimizi kızıştırdık kahkahalarla yuvarlandık itişip kakıştık bağırıp çağırdık. sabaha karşı feryatlarımı duyan nergis endişeyle kapıyı yumrukladığında “sen git” cevabının benden değil, beni kıskıvrak eden iki inatçı bacaktan geldiğini anlayamadı.

aydınlıkta eve döndüğümde annem “nasıl düştün?” diye bağırdı. akşamdan kalma, uykusuz, mağlup ve memnun, değil yaralı, ölü de olsam izleyeceğim naked‘ı de senin sayende kaçırmamak için göğüslerimden gözlerime kadar dağılan hercai çürükleri örtmeye vakit bulamadan reks sineması’na yetiştim. salon karardıktan sonra önlerde bir yere yığıldım. ama başlayan başka bir film oldu sevgili sinan. hayatımdaki en unutulmaz erkek oluşun, ensest temalı vasat bir italyan filmini başım, midem, boynum, dudaklarım, kasıklarım sızlaya sızlaya seyretmeme denk gelir. bil ki sen hayatımın en unutulmaz erkeğisin sevgili sinan ve şimdiki aklım olsa ben yine orlando’ya gitmeyi seçerdim.” 

masumiyet

Tuesday, December 12th, 2006

sally mann - gum 

yorgun buruşuk bir yüzü, gevşek torbaların arasından bakan mavi gözleri var.
- sonra elimi tuttun, “beni eve bırak” dedin.
önümdeki ölü balığa bak. kaç gün oldu, midem hâlâ kötü. “lütfen. seninle mutlaka konuşmam lazım. tek suç ortağım sensin.” duygusal şantajların gönülsüz esiri. çok utanıyorum midem çok kötü
- arabada bacaklarını açıp “doğru söyle bacaklarım güzel değil mi?” diyordun beni suçlar gibi.
yüzü terliyor. merhamet mi göstermeliyim? başım önümde bitmesini beklemeye devam mı etmeliyim? ne zaman sona erer bu işkence? ne zaman ödemiş sayılırım?
- “güzel olduğumu görünce yanıma geldin” dedin. ama şiirlerin gerçekten iyiydi.
şiirlerimden bahsetmeye devam ederse tuvalete gidip kusacağım, sonra yüzüme soğuk su çarpacağım. peçete getirip “al terini sil” diyeceğim.
- kötüyüm. bunu atlatabilmek için sana ihtiyacım var.
iyileşmek için zehir dilenen, dirilmek için kâtilinden yardım isteyen görülmüş müdür? nedir bu, stockholm sendromu’nun başka türlüsü mü?
- bana neler dediğini hatırlıyor musun?
yüzündeki ifadeden korkuyorum. çok çaresiz bakıyor. eğer onu kurtaracağını sandığı şeyi yapmazsam, yere çöküp ağlamaya başlamasından korkuyorum. benden ne bekliyor? ne yaparsam hür kalırım? kocaman bir adam, evlenmiş boşanmış, bir sürü kitap yazmış yaşıtlarıma ders veriyor. allah beni kahretsin.
- sonra “yukarı gel” dedin.
rakı içiyor. yazılarım hakkında görüş verecekti. yazılarımı ona göndermişken, bu mahremiyetin üzerine, yanıma gelmesini, bana asılmasını iğrenç buluyorum. o kadar iğrenç buluyorum ki, eve dönünce okuduğu yazıları da çöp öğütücüsüne atacağım kendimi de.
- kendimi tanıyamıyorum. sana itiraz edemedim. sen ne dediysen, büyülenmiş gibi aynen itaat ettim.
kendimiz, ne kadar da önemliyiz. kendimizi tanımamız, tanımlamamız, hayatın, başkalarının hayatlarının içinde kendimize yer açmamız, hoyratça kanırta kanırta varlığımızı tescil etmemiz ne kadar önemli.
-beni odana soktun. küçük, genç kız odası. yatağa oturttun.
bunları ben de biliyorum. suçluyum. kefaleti yaptıklarımın geniş bir özetinde yakılmak mıdır?
- hemen arkasından “bitişik odada babam uyuyor” dedin, “şimdi git sen”
sarhoştum. sen yazılarını sana yollayanın ben olduğumu anladığın anda etrafımda dolaşmaya başladığın için sarhoş olmuştum. ayakta duramıyor, devriliyordum. bütün sarhoşlara yapılanı yapmak yerine sarhoşun düştüğü yere atlayarak bu manyak melodramın içinde kendine, bize rol mü açacağını sandın? benden istediğin neyse versem de gitsem.
-”çabuk çık şimdi” diye emrettin resmen. ve hemen arkasından mışıl mışıl uykuya daldın. paralize olmuştum. bir hırsız gibi, korku içinde, baban sese uyansa ne yapardı, beni vurur muydu, kalpten mi giderdi, titreye titreye, parmaklarımın ucunda, utanç içinde sıvıştım. o koridor hayatımda yürüdüğüm en uzun yoldu. seni tanıyana kadar kendimi hiç tanımamışım.
gülesim geliyor. başkası yapsa gülerdim. tâkâtim olsa gülerdim. kendimden bu kadar bıkmış olmasam, bu kadar ihtiyar ve perişan ve teslim olmuş olmasa gülerdim. hattâ şimdi bu akşam şu fecî hatıraya kıvamında sufle gibi çikolatalı ve nefis ve sıcak ve ıslak bir son bile verebilirdim belki.
- yaptığımın kötülüğünün farkındayım. normal olmadığımı biliyorum. doktora gideceğim.
- hayır hayır. böyle yapma. ben sende başka kimsede görmediğim bir şey gördüm. karanlığa koşma cesareti, kötülüğün dibine bakma cüreti bilmiyorum tam nedir. küçük çocuklardaki gibi bir saflık. büyük bir masumiyet. bunu bozma. normallik bazen çok korkunç olabiliyor.
şimdi karşında 23lük bir lokum oturmuyor olsaydı da böyle mi diyecektin? içli şiirlerimi okudun, sarhoşluğumu gördün, ceylan sekişli leopar pençeli bir tâze, sıkıcı hayatından elini uzatıp tutunasın, kapılıp gidesin geldi. gel bir de burda yaşa bakalım, gel bak kötülüğün karanlığın içinde ne var. masumiyet adını taktığın nasıl can yakar gel sen yansana mâdem.
- ama bu akşam çok başkasın. ağzını açmıyorsun.

vajinismusla evlenen tecavüzcü, mide kelepçesiyle evlenen şişman, kırık dişle evlenen pipo, anoreksikle evlenen brokoli, babayla evlenen oedipus kompleksi, siyanürle evlenen diş fırçası. tüm ‘tâkip eden şekil hangisi olmalıdır?’ testlerini bozan bir gelişme, onu eve atıp sonra kovduğum düğün gecesinden ne kadar sonraydı düğünümüz? 12 aralık 1998. swissotel balon solosu. sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyacağız. düğünde artık bakire olmadığım için masumiyetim korunmuş mu sayılır? düğünde kıymetli bir gerdanlıkla çerçeveli ve ayık olduğum için, “evet” diye bağırıp dansederken düşmediğim için aydınlığa çıkmış mı sayılırım? yanımda uyurken bitişik odada uyanmaya hazır babam olmadığı için hikaye kırık bitmiş mi sayılır? öğleden sonra imza gününe katılacağım ve 9. kitabı imzaladığım sırada kitabın sahibiyle göz göze gelip “kimin adına yazmamı istersiniz?” derken bocalayacağım için tastamam mı?

hope to feed you my big fat ass someday

Friday, December 8th, 2006

terry richardson 

this is for those who bad-mouth the writer the dreamer the cheese the nabob the father the son the guy who combed his hair neatly before his speech and began by reading its title his voice loud and young and trembling like a nervous little boy in a year-end performance. this is for you. envy is fine jealousy is up yours. 

presenting a sweet and warm lubricant for assholes that just don’t know how to relax.

i am yours (now) leave me alone

Thursday, December 7th, 2006

banksy - bomb hugger 

you fed me you held (me) you kept me from harm 
your head dainty your voice far your skin (radiator) warm
I no longer no way no matter needed one or all neither
while smoothly slept the sweet Snake of summer 

oh mama daddy brother auntie prince pleasing marquis misbehaved 
kisses from peaks to depths for blush bends and trickle twists 
sluice sweep swirl sputter surge swell swampy streams 
vernal venomous vile vicious virile (gosh i think I used up all my v’s) 
meanwhile did you ever have a name (that some parents) hopefully conceived? 

yes you started within and then the person comes 
I was taken (eaten) used up finished gone nixed swooned
forgotten by truth expelled from reality fizzed in (void) 
MY LOVE ooooh how many times can one say this? 
now you have me totally utterly perfectly (truly) entirely Pleease
i have no more Tales to believe Words to say Lies to sing 
save me save me squire swain snake suitor savior (save me soon) 
from the pain of this bitter bursting bloody brutal 
bliss’s bloom