“sevilmeyi sevmiyorum. sevilince omuzum ağrıyor. sevmeyi sevmiyorum. sevince midem ağrıyor. aşkın kendisini diminütif buluyorum. ortalığa dökülmesinden, ‘aşığım’ diye böğürülmesinden iğreniyorum. her nevi sevgiyi ticari buluyorum. annemin sevgisi beni paralıyor, babamınki özletiyor, onunki yıpratıyor, bununki doyurmuyor. sevildiğimi anladığım an sevilmeye hiç uygun olmayan biri olan kendimi sevdirerek birini kandırmış olduğum için kendimden nefret ediyorum. kimi sevsem, kime kendimi sevdirsem mutlaka birilerine haksızlık, erdemsizlik yaptığımı farkedip utanç duyuyorum. mümkünse kendi kendime sevilip sevsem ben. uzaktan sevsem de kimseyi yormasam, hayatlarına karışmasam, sevildiğimi bilmesem de beklenti, özlem, güçle sınanmasam. aramadığım sevgiyi bebeğimde buldum biliyor musun? seni bulduğum gibi tesadüfen. sevdiğinin ve sevildiğinin farkında değil. başka türlüsünü bilmiyor. altını açıp bakmaya, geçmişi sorgulamaya, gelecekten endişelenmeye gerek duymuyor. hafızası oluşana kadar sürecek bu. sonra: “beni yeterince sevmedin. hayır, çok üstüme düştün. sevginle boğdun.” diye bilmeden kaçırdığım ayarların acısını başkalarından çıkarmaya girişecek.
kusursuz bir gün, artık sevmek istediğim herkesi zaten sevmekte olduğuma inanmıştım. hayatım iyi insanlarla, iyi olaylarla kaplıydı. bundan sonra başa dönüp kimseyi sevmek, kimseye kendimi sevdirmek yoktu. bu mutlu, sessiz köyde beni artık kimse bulup da gönül dertlerine deviremezdi. ne kadar yanılmışım bilsen. temiz çarşafların, eğlenceli ve ilginç arkadaşların, sıcak kokulu kurabiyeleri fırından çıkarırken yanan parmakların, bir şişe şarabın asla yarına kalmayacağının bilmenin mutluluğu, beni ne kadar korkak, kırılgan biri yapmaktaymış o sırada. ne kadar korunaksızmışım, hepsini yerle bir etmeye ne kadar meyilli meğer. altı üstü bir anmış. geri dönüşü mümkün olanla olmayan arasındaki an. bu yüzden üzülmüyorum. hiç üzülmüyorum, sakın kendini kötü hissetme. canımı yaktığını düşünme.”
O akşam çok lezzetli yemekler pişirdi. mantarlı kiş, isveç usulü balık yahnisi, şili şarabı, sufle. ardından votka martini içip kahkaha attılar. birbirlerine güzel sözler ve vaatler sıraladılar. sonra hepsi, herkes evlerine dağıldılar. başka başka uykulara daldılar. benimki her sabaha karşı yaptığı gibi, uyanıp bebeğin “anne” diye çağırmasınu ümit etti. uyumaktan daha iyisi uyuyan sevgiliyi izlemektir çünkü. o saatlerde kimseyi düşünmek günah sayılmaz çünkü. o da her sabaha karşı yaptığını yaptı yine sessizce. sebebini bilmeden biraz ağladı. ama bu defa olan oldu işte. 20. yüzyılın en faydalı icatlarından biri; bir tahta ustasının mükemmel rendeleme tekniğini bulup da modern mutfaklara kazandırdığı: ben, onun en sevdiği, herkese daima böbürlenerek gösterdiği mucizesi daha fazla dayanamadım. bu defa onu beklemedim, ben ona gittim. rendelemeye giriştim. çok az eforla, çok çabuk ve çok küçük parçalara ayırmaktır işlevim benim. işin içinde çok fazla kan ve gözyaşı olması kaçınılmazdı. tecrübeli olduğumdan değil, hep böyle olmaz mı? ama hiç itiraz etmedi. itiraz etmeyeceğini biliyordum. çünkü ikimiz de en iyi ihtimalle avunabilirdik, bizim gibileri için fazlası olmaz. ben ve o ikimiz, işimiz bitinceye kadar iyiydik biz, yani şimdi. bana her şeyi, hepsini anlattı çekinmeden. birbirimiz için yaratılmış olduğumuzu bile düşünebilirdi o sırada hayal gücü azıcık geniş birisi. sonra. dedim ya bebek “anne” diye bağırdı her zamanki gibi.
yakında gün ağarırıdı. herkes uykularından uyanırdı.