Online Dating

Archive for November, 2006

epiphany

Thursday, November 30th, 2006

 

z

how manyouuuuuuuuuuuuuuuuuuus ooooooooooooooooooooooooze before
the looooong luuuushshsh sosudde N zzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzesty
p l e a s u r e  drop                         .
                          .s
                                                t eNd e r?                                             ly

beni seven öl sen

Tuesday, November 28th, 2006

sally mann - virginia 

“sevilmeyi sevmiyorum. sevilince omuzum ağrıyor. sevmeyi sevmiyorum. sevince midem ağrıyor. aşkın kendisini diminütif buluyorum. ortalığa dökülmesinden, ‘aşığım’ diye böğürülmesinden iğreniyorum. her nevi sevgiyi ticari buluyorum. annemin sevgisi beni paralıyor, babamınki özletiyor, onunki yıpratıyor, bununki doyurmuyor. sevildiğimi anladığım an sevilmeye hiç uygun olmayan biri olan kendimi sevdirerek birini kandırmış olduğum için kendimden nefret ediyorum. kimi sevsem, kime kendimi sevdirsem mutlaka birilerine haksızlık, erdemsizlik yaptığımı farkedip utanç duyuyorum. mümkünse kendi kendime sevilip sevsem ben. uzaktan sevsem de kimseyi yormasam, hayatlarına karışmasam, sevildiğimi bilmesem de beklenti, özlem, güçle sınanmasam. aramadığım sevgiyi bebeğimde buldum biliyor musun? seni bulduğum gibi tesadüfen. sevdiğinin ve sevildiğinin farkında değil. başka türlüsünü bilmiyor. altını açıp bakmaya, geçmişi sorgulamaya, gelecekten endişelenmeye gerek duymuyor. hafızası oluşana kadar sürecek bu. sonra: “beni yeterince sevmedin. hayır, çok üstüme düştün. sevginle boğdun.” diye bilmeden kaçırdığım ayarların acısını başkalarından çıkarmaya girişecek.  

kusursuz bir gün, artık sevmek istediğim herkesi zaten sevmekte olduğuma inanmıştım. hayatım iyi insanlarla, iyi olaylarla kaplıydı. bundan sonra başa dönüp kimseyi sevmek, kimseye kendimi sevdirmek yoktu. bu mutlu, sessiz köyde beni artık kimse bulup da gönül dertlerine deviremezdi. ne kadar yanılmışım bilsen. temiz çarşafların, eğlenceli ve ilginç arkadaşların, sıcak kokulu kurabiyeleri fırından çıkarırken yanan parmakların, bir şişe şarabın asla yarına kalmayacağının bilmenin mutluluğu, beni ne kadar korkak, kırılgan biri yapmaktaymış o sırada. ne kadar korunaksızmışım, hepsini yerle bir etmeye ne kadar meyilli meğer. altı üstü bir anmış. geri dönüşü mümkün olanla olmayan arasındaki an. bu yüzden üzülmüyorum. hiç üzülmüyorum, sakın kendini kötü hissetme. canımı yaktığını düşünme.”  

O akşam çok lezzetli yemekler pişirdi. mantarlı kiş, isveç usulü balık yahnisi, şili şarabı, sufle. ardından votka martini içip kahkaha attılar. birbirlerine güzel sözler ve vaatler sıraladılar. sonra hepsi, herkes evlerine dağıldılar. başka başka uykulara daldılar. benimki her sabaha karşı yaptığı gibi, uyanıp bebeğin “anne” diye çağırmasınu ümit etti. uyumaktan daha iyisi uyuyan sevgiliyi izlemektir çünkü. o saatlerde kimseyi düşünmek günah sayılmaz çünkü. o da her sabaha karşı yaptığını yaptı yine sessizce. sebebini bilmeden biraz ağladı. ama bu defa olan oldu işte. 20. yüzyılın en faydalı icatlarından biri; bir tahta ustasının mükemmel rendeleme tekniğini bulup da modern mutfaklara kazandırdığı: ben, onun en sevdiği, herkese daima böbürlenerek gösterdiği mucizesi daha fazla dayanamadım. bu defa onu beklemedim, ben ona gittim. rendelemeye giriştim. çok az eforla, çok çabuk ve çok küçük parçalara ayırmaktır işlevim benim. işin içinde çok fazla kan ve gözyaşı olması kaçınılmazdı. tecrübeli olduğumdan değil, hep böyle olmaz mı? ama hiç itiraz etmedi. itiraz etmeyeceğini biliyordum. çünkü ikimiz de en iyi ihtimalle avunabilirdik, bizim gibileri için fazlası olmaz. ben ve o ikimiz, işimiz bitinceye kadar iyiydik biz, yani şimdi. bana her şeyi, hepsini anlattı çekinmeden. birbirimiz için yaratılmış olduğumuzu bile düşünebilirdi o sırada hayal gücü azıcık geniş birisi. sonra. dedim ya bebek “anne” diye bağırdı her zamanki gibi.

yakında gün ağarırıdı. herkes uykularından uyanırdı.                                                 

       

uyumuyorum

Tuesday, November 28th, 2006

gustav klimt - danae 

şebboy gelecek bu akşam. önce evde içeceğiz, sonra geç bir yemek yiyeceğiz. sonra saat 1 gibi gay olduğunu kendisinden başka herkesin bildiği memo alacak bizi. 20’ye gideceğiz. şebboy çalıştığı sıkıcı sigorta şirketinde, kendisine yanık, evli patronundan uyarı aldığını söyleyecek. “eyvah” diyeceğim “ne yaptın yine?” “yok canım” diyecek kikirdeyerek. doğuştan kıpkızıl saçlarını masmavi ve yusyuvarlak ve kirpiksiz gözlerini biraz açacak şekilde geri iterek “cuma akşamıydı papatya. çok sıkılmıştım. sıcaktı.” “eee?” “havalandırmanın tepesine çıkıp marilyn monroe gibi eteklerimi uçuşturdum. o kadar iyi geldi ki. ama merak etme bişey gözükmedi.” “bak şebboy, bizim kendi aramızda yaptığımız şeyler her yerde hoş karşılanmaz.” “tamam tamam söz bir daha yapmayacağım” diyecek. çillerini kapatmak için fondöten sürüp siyah ve dar bir bluz giyecek. bluzu giyerken “göğüslerim çok büyük değil mi?” diyecek. “yoo bence gayet iyi” diyeceğim, ama büyük göğüslüler için yapılan kapalı sütyenini beğenmeyeceğim. parlatıcı sürdüğü dudaklarını büzerek aynada kendisini beğeniyle incelerken “şişmanım değil mi çok şişmanım?” diyecek. 20ye gittiğimizde artık çok sarhoş olacağız. o kadar sarhoş olacağız ki, sonunda şebboy gay olduğunu kendisinden başka herkesin bildiği memo’yla, bense hoşlandığım çocuğun grubundaki en hoşlanmadığım çocukla öpüşmeye başlayacağız. sonra çocuk bizi eve bırakacak.

eve gelince “papatya” diyecek şebboy “benim sıkıntım geçmedi. ne yapsak?” “bilmiyorum” diyeceğim “ne istersen yapalım” “öpüşsek mı ne dersin?” “olur” “ama ben külotumu çıkartamam biliyorsun.” “tamam şebboy.” soyunup babamın kocaman yatağına karşılıklı oturacağız. şebboy kikirdeyecek. sonra öpüşmeye başlayacağız. şebboyun kocaman bembeyaz göğüslerine dokunduğumda ucunun etrafında sert kıllar gelecek elime. “şebboy” diyeceğim. “bu tüyleri alman lâzım.” biraz öpüşüp memelerimizi sevdikten sonra yine sıkılacağız. kızıl saçlarını ellerimden akıtarak göğüslerinin üzerine getireceğim. şebboy’un yusyuvarlak kirpiksiz masmavi gözlerindeki saflık ve haylazlık karanlıkta belirsizleşirken ona bakmaya devam edeceğim. biraz kendimi okşayacağım. şebboy “papatya uykum geldi” diyecek. uyuyacağız.   

sonra yıllar geçecek. şebboy ilk evliliğini sonradan bana seksüel empotansı yüzünden boşandığını anlatacağı sarışın bir metin yazarı, ikincisini kelli felli alman bir genel müdürle yapacak. havaalanında minik oğlunu emzirirken arkadaşımla karşılaşıp telefonumu isteyecek. ben hoşlanmadığım halde öpüştüğüm için yıllarca tanımamazlıktan geldiğim çocukla, kocamla katıldığım bir doğumgünü yemeğinde karşılaşacağım. çocuk beni tanıyacak, zarif eşinin yanında “çılgın, benim kırmızı bmw’mi nasıl hatırlamazsın. içine kusmuştun.” diye bağıracak. yemekten sonra içki içip biraz dans edip sıkılacağız. sonra eve döneceğiz. kocam “benim uykum geldi” diyecek. uyuyacağız.           

 

upawayaboveoverouttoday

Wednesday, November 22nd, 2006

yoshitomo nara - untitled 

i had to find some words to describe
how i  felt about you
easy words anybody could read
love was out of bounds so i
wrote “hate” because everyone knows
they both end up at the same point
hate was gone the moment i looked at it
so i came up with “hooked on”
i liked the vicious taste at its tip
then it suddenly disappeared too
there was no way to redeem my words
unless we moved past and future
                                   f a s t
so i finally said “i want to fly in time”
just because i am so afraid of flying
or have i always lied?
 

(i wish the poem would be over by now
and i
up in the air of memory and desire
swaying above people and things
sorrows and stings
but my dream to fly vanished        my left eye
as soon as it was revealed
remember the familiar theme?
so i began fluttering and knew)                                                                             i was falling

 

a life of first encounters

Monday, November 20th, 2006

julia jacquette - couples embracing

who started it first? does it matter? you told me about your mother. you told me about death. and drowning. and fake people. and real people. and fame. and petty games. and the strange workings of the fashion business. “i like your eyes” we said. we swallowed. “i am shy” you said. and “you are trouble” you warned. you were shy when you asked for blow. “oh i love it” i said. “you’re lovely” you said. we talked about love. we talked about life. we talked about people in our lives. we talked about fidelity. we talked about sexuality. we did karaoke. we sang like two dark and ugly ducks. we asked for blow to anybody. i read your palm. you made me warm. i asked to dance. you said  “i am shy”. you embraced me to waltz like the protagonists in old hollywood movies to some chunky music that didn’t exist then. and we went to that karaoke room that didn’t resist when. we sat together. you gave me the most beautiful of words. i found a sudden cake whose colors blurred. i dipped my finger and made you savor the sweet death. you obediently ate. you tasted my finger. i tasted your neck. and we hugged. we hugged each other like the world was going to end. we hugged each other till our fragile limbs broke apart. and we hugged each other till we were crucially dismembered. we hugged till we became one lonely moment.

and then came the morning. “time to go” you said. “no” i said. “tomorrow” you said. “no” i said. you asked for my number. you didn’t call. did i give you a false number as an old habit with men i meet? or were you shy like you said? does it matter?

would i like a life made up of first encounters? i make one all the time.

the shoe more torn, the dress not worn

Thursday, November 16th, 2006

oh how it all started… i was trying to post yesterday’s story here while a toy sports car kept honking outside impatiently. the office boy had turned off all the lights, waiting for me to leave so he could lock up the office and go home to his sweet smelling wife. i was wearing my favorite fluffy skirt with red stockings and my red patent leather heels. i shut down the computer. trying to dial patty in the darkness to tell her about my macbeth story while clutching my big red handbag and rushing down the stairs, i fell. my phone broke apart, my hair shattered into prickly red strings, my red lips were swollen to the size of a cat from fear. the office boy came to see if i was allright. “yes i am fine” i said and got up to see that my left shoe was torn my red shoe . in this life i have owned maybe a thousand shoes and according to many years of practice, i could certainly assert that  shoes simply didn’t get torn. after this bizarre event, instead of heading towards the intimate gathering where words, drinks and laughter that shed out many white teeth would be abound, i hurried lopsidedly on my red shoes my red shoetowards the nearest shopping mall to a branch of zara, where i bought my patent leather red shoes my red shoefrom. i had paid a fistful of gold in return, that kept flourishing, so by the time i’d left the cashier, the gold had already bubbled into unidentifiable shapes that embarrassed me almost as immensely as hobbling on a torn red shoemy red shoe. when i arrived at zara, i asked for the manager confidently, knowing that with my surreal red outfit, she would have no choice but replace my shoes uninquisitively. “no” she said, “i’ve never seen a torn shoe either, we’ll immediately exchange it with a new pair.” but after a long investigation, it turned out that there were no more of my red shoesmy red shoe in the city. limping around the store desperately, i found a little black satin dress that looked like a mini maid’s uniform, painfully black, painfully shiny, painfully short. but i had to give back the shoes on my feet if i was to receive an exchange. what was i going to wear on my feet then? what was i going to wear on my feet in this huge intimidating mall with dirty floors and dirty people that knew not to fall from stairs and get torn?
 

so, i made a choice there and then and that made all the difference.

let light not see

Tuesday, November 14th, 2006

stars hide your desires

sınıfa macbeth’ten fenalık gelmişti, kral lear, julius ceasar, arkasından bu. yeter be frau. şu tatlı bahar gününde karanlık ortaçağ ruhu. zorlu ve yorucu shakespeare’i atlatıp şöyle great gatsby, portrait of dorian gray gibi kolaycacık, iç açıcı kitaplara gelsek ya artık. frau rotenmeier yüksek ökçeli siyah rugan ayakkabılarını tıkırdata tıkırdata sınıfla mesafesini ortaladıktan sonra, aniden durdu. tıpkı almanca’da ‘am’ kelimesini tahtaya yazmadan önce yaptığı gibi katî ve aşılmaz bir ifade takınarak: “söyleyin bakalım sizi tutkudan, harâretten, ateşten bîhaber tatlısu balıkları!” dedi “arzu ve ihtiras arasındaki fark nedir?”     (more…)

get sick soon

Friday, November 10th, 2006

man ray cadeau 

oh, i love you! i wish you got the flu
so i could take care of you
like you take care of me
i’m such a florence, a real florence nightingale
i’ll fluff your pillows, i’ll buy you a spiderman comic and read you till you fall asleep
sleep on my shoulder. i won’t wake you even if
my back turns crooked and i have to walk with a limp for a week
i’ll make you soup and none of that kind that you get in a jar cause i know you don’t like those (more…)

kanyon

Thursday, November 9th, 2006

ziyârete açıldı. benleri tâkip edin.

 

blog_2.jpg

hunger management

Tuesday, November 7th, 2006

give me more 

ben seni yiyeceğim. öyle ki artık benden ayrı, bu kadar dayanılmaz derecede bağımsız bir şey olmayacaksın sen. tıpkı kemiğe yakınlaştıkça lezzetlenen koca bir kuzu buduna geçen vahşi dişlerim gibi, varlığının köküne kadar hükmedeceğim. tadınla kendimden geçeceğim, bedeli ne olursa olsun umrumda değil, cazibene tamamen teslim olup, arzuma zevkle yenileceğim. seni tehdit ediyorum, çık siperinden, bizden başka ne varsa keskin kılıcımın tek hamlesiyle savrulup gitsin. uzaklaşma, olduğun yerde dur, tabağıma otur, gitme. ben seni yiyeceğim ve böylece, bütün o başkalarının seni benim şehvetimden alıkoymalarına, varlığımdan uzak olduğun, arzumla sarsılmayı unuttuğun her an çektiğim ıstırâba son vereceğim. ısırıp canını acıtacağım senin, öyle bir bebeğin gıdısından başlayıp hapır hupur yemenin masum iştahıyla değil, derinin, zihninin, ruhunun altındakilere, dibine kadar tüketmek üzere girişeceğim. seni yiycem. beni ye. (more…)