Online Dating

Archive for October, 2006

je suis heureuse

Friday, October 27th, 2006

davide larocca - isabelle

seks yaptıktan sonra sadece psikopat kadınlar ağlar ama nedense her kerhanede onlardan bi tane var. bu babalarına aşklarını hiç atlatamayan lacan budalaları seks yapmayı bırak, seks yazdıktan sonra bile ağlarlar. öyleyse artık zırlak hatırâlar yazmayı bırakıp varoluş sebebimiz sihirli mantarların asla boyunlarını bükmemesi, daima görev başında kalıp bizi memnun etmesi için işimize bakalım:

çook eskiden bir gece o zaman 20 dediğimiz yerin çıkışında ben parmaklıklara yaslanmış kusarken yanımdan geçen sarhoş ve vamp bir kızla ciddi ve sessiz bir çocuk çocuğun arabasına bindiler. yüzüme bulaşan ekşi kusmuğu çabucak silip arkalarından yetiştim. sessizce arabanın arka koltuğuna sindim.
 

araba hareket etti, çocuk kıza adı, işi, oturduğu yer gibi anket soruları sormaya girişti. benim gibi acilen kusmaya ihtiyacı olduğu belli kız cevap vermedi, biraz daha hızlı gitmesini rica etti. suskunluğu yüzünden çocuğun “benimle konuşmak istemiyorsan, o zaman arabama niye bindin” demesini bekliyordum ki kız, çocuğun kucağına geçti. dudakları birleşti. onun çocuğun kısa saçlı kafasında dolaşan ellerini, sımsıkı kapalı gözlerinin ucunda topaklanmış kara kirpiklerini, dudaklarının birbirlerininkine göre aldıkları tuhaf şekilleri izledim. o boynunu öpmekteyken çocuk kızı omuzlarından tutup indirdi. fermuarını açtı, başını kavrayıp bacaklarının arasına yerleştirdi. kız gözlerini açmadan çocuğun çükünü ağzına aldı. (more…)

stealing beauty

Friday, October 27th, 2006

lisa yuskavage 

istatistiki araştırmama veri toplamak amacıyla önüme gelen herkese mutluluk puanını sorduğum sırada (kendini 1 ile 10 arasında nasıl hissediyorsun? en düşük zamanında kaç hissedersin, en fazla kaç?) kırk yaşındaki ali dedi ki: “4’ün altına düşmeyiz biz artık bu yaştan sonra. 1’e düşsek bile o, o onbeş yaşında hissettiğimiz 1 gibi değildir. çünkü, geçeceğini biliriz.”

sahiden, büyümek küçük olmaktan, kadın olmak kız olmaktan iyiydi ve ben gelecek yılları da hevesle bekliyordum bu yüzden… fırtınalar dinecek, olup bitenler tatlı bir huzurla izlenecek, cinsel gerginlik geride kaldığı zaman, bilgeliğin sağlam mutluluğuyla gülümsenecekti. bu yüzden otuz küsür yaşımda zürih uçağına giden otobüste hiperseksüel memed ali bey yanıma parıldayan gözlerle yaklaşıp “öğrenci misin?” diye yalandığında sevinmediğim gibi ofiste yeni işe başlayanlar yaşımı öğrendiklerinde patlatılan “oha!” nidâlarında üzülmek de aklıma gelmiyordu. aşk skalam 9 yaş büyüğümden 9 yaş küçüğüme uzanan sağlıklı bir nesil aralığına uzanabilmiş, yaş beni meşgul eden bir mesele olmamıştı hiç. hem kendimi genç kızlığımdakinden daha çekici, mutlu, bilgili, hâkim, hezeyansız bulduğum sırada neden bunları düşünecektim ki? (more…)

the story of my lie

Friday, October 27th, 2006

francesca woodman 

9 yaşındaydım.

bebek güzelliğimi, süt dişlerimi, çocuk çırpılığımı, kitaplardaki kahramanların gerçekten var olduklarına dair inancımı kaybedeli çok olmuştu. sabahları sekizbuçukta kapatıldığım beton okul her gün kendimi kollamamı, birilerini yenmemi, arkadaşlarımı elimde tutmamı gerektiren vahşi bir yerdi. üstelik ilk aşkım tarafından terk edilmiştim. okulda beğendiğim çocukla ilişkimizin akşamları eve dönerken mork ve mindy taklidi yaparak ‘ark ark’ diye vedalaşmaktan öteye gidemeyeceği belliydi. yalnız ve cazip annem bütün seksüel gerginliklerinin, hormonal dengesizliklerinin acısını benden çıkartıyordu. daima birilerine muhtaçtım: anneme, babama, öğretmenlere, arkadaşlara, bakkala, doktora… üstelik daha tahayyülümün almayacağı kadar uzunca bir süre daha bu sürekli artan borç altında ezilmey, hayat denen arbedeye katlanmak zorunda olduğumun farkındaydım. annem yine kötü bir çocuk olduğumu, ona nasıl muhtaç olduğumu, eksik olduğumu, hiç olduğumu yüzüme çarpıyordu. evi terk ettim. her defasında olduğu gibi kendimi sokaklara vurduktan bir süre sonra kös kös döneceğimi bile bile her defasında olduğu gibi terk ettim. 

şakayık sokaktan, eczanenin, param ve ümidim olduğu zamanlar anneme çiçek aldığım çingenenin önünden geçiyordum. 9 yılda toparlayabildiğim onuru kırıp sokak ortasında ağlamamak için, gözyaşlarımı tutup dimdik durmaya, kendimi güçlü olduğuma inandırmaya gayret ederek aceleyle, sanki bir yerde biri beni bekliyormuş gibi hızlı hızlı yürüyordum. birazdan döneceğim evden, dönüşümde alaycı bir umursamazlıkla gülümseyecek annemden, yarın gitmek zorunda olduğum okuldan, sınıftaki iğrenç, azgın oğlanlardan, insanı bir başkası, belki bir kalemkutusu için anında satabilecek cırlak kızlardan, şu dünya üzerindeki, içinde bulunduğum hayat içindeki her şeyden nefret ediyordum. ama yok olmanın, sevdiğim tek yer olan kitaplara gitmenin yolunu bulamıyordum.

o sırada, önünden geçtiğim apartmanın kapısında minicik bir kız, “onun gibi!” diye bağırdı sevinçle. yanında duran kadına parmağıyla beni işaret ediyordu. “işte ben bu abla gibi olmak istiyorum büyüyünce!” 

ben de o akşam, o kızın olmak istediği kişi olmaya karar verdim.      

   

new york yataklarında - I

Friday, October 27th, 2006

“is this your generous day?” 

“no, i’m always generous. this happens to be my lucky day.” 

  

şansı kendine biçene ve bu kadar rahat bir intro yapana ödülünü vermemezlik asla etmem. lower east side’ın karanlık ve basık stüdyolarından birinde perdeden sızan sabah ışığıyla uyandığımda belleğim geri sardı; bu diyaloğun gerçekleştiği the stone’un barına kadar gittim. [ banyo kapısında çırılçıplak durmuş bana bakıyor ve gülüyor… altımdaki yorganı üzerime alıyorum ve gülüyorum… memelerime ve boynuma boşalıyor… beni kendi üzerinden altına alıyor… üzerindeyken gözüm yerde birbirine dolanmış duran taytımla küloduma takılıyor… prezervatifi takıyor… ellerini kıçımın bütün girdili çıktılı noktalarıyla tanıştırıyor… yatağa yaklaşıyoruz aksak adımlar atıp öpüşerek… televizyonu kapatıyor… yatağa gidelim diyorum… koltukta kucak kucağa öpüşüyoruz… prezervatifi olup olmadığını soruyorum… kapıyı kilitliyor… sarsakça ceplerini karıştırarak anahtarlarını arıyor, bir yandan da gülüşüyoruz… merdivenlerde öpüşüyoruz ve gülüşüyoruz… taksiden önce ben iniyorum, arkamdan kıçımı elliyor… sigara yaktığı için taksiciden azar işitiyor, gülüşüyoruz… isminin josh olduğunu söylüyor… kulüpten çıkarken kulaklarım uğulduyor ve heyecandan ıslanıyorum… üçüncü viskimi ısmarlıyor… masada ısrarla nereli olduğumu soruyor; söylemiyorum… aynı anda müziği çok beğendiğimizi söylüyor ve gülüşüyoruz… bir masa beğeniyor ve bana yol veriyor… viskiyi bana uzatırken barmene manidar bir ağız hareketi yapıyor … barda bir anda yanımda bitiyor ve ne istiyorsam ısmarlamak istediğini söylüyor… ]