Online Dating

Archive for the 'petite mort' Category

0

Sunday, September 5th, 2010

wei-dong-playmate

Mesele nefsi köreltmek. Koskoca bir ∞Öbür Dünya∞ boşuna uydurulmuş olamaz. Nefis dediğin iştah. İştahı dizginlemek bu kadar dert ve kan veriyorsa, bastırmak yerine kökten kesmeli. Çağın olanaklarını bunun için değerlendirmeli. Ben öyle yaptım. Kestim. Biliyorsun insanlar artık öpüşmüyorlar, email yazıyorlar. Özleme yer yok. Çocuklar bile çükleriyle değil cep telefonlarıyla oynuyorlar. Sosyoloji hocamız Nilüfer Göle taa o zaman söylemişti: Hi-tech, low-touch. Ama o zaman hiçbirimizin evinde bilgisayar, elinde cep telefonu yoktu. Özlüyor ve neyi özlediğimizi çok iyi biliyorduk.

Kestim. Kimse beni heyecanlandırmıyor. Dokunmasam da olur. Bütün gün yorulmadan email ve SMS yazabilir ve ardından süt gibi uykuya dalabilirim. İnsanlar sadece insan benim için artık, resimler resim, kelimeler kelime. Bütün yiyecekler brokoli gibi ağzımda büyüyor. Büyük bir kolaylık içindeyim, vücudum ne kadar rahat etti, bilemezsin.

Dün, güzel arkadaşım kilisede bağlılık yemini etti, rahibin seks ve onuru aynı cümle içinde kullanması hoşuma gitti. Gözyaşlarımı sildim. Rahibin önünde diz çöktüler. Düğünde konuşmamı istediler, konuşmamı aşk ve kabul üzerine yaptım. Kelimeleri kullanmaktan nefret ederek. Benden sonraki konuşmacı nemlendirme, peeling ve alışverişten bahsetti. Ben kolaya kaçmanın utancıyla iyice ezildim. Aşk mı, nemlendirme mi? Nemlendirme.

Duygusallıktan dakikaları sayıyordum. Fotoğrafçı kızın gözleri çok derindi. Konuşurken geveledim. Soğukluktan değil çekingenlikten böyle davrandığımı anlasın istedim. Gelin, ‘Ben senin düğününde seninle çok ilgilenmiştim.’dedi. ‘Şimdi sen de benimle ilgilen.’ Ama ruju silinmişti ve bu da bütün öbürlerinden daha önemliydi.

Bir de orkideleri hatırlıyorum. Burada nikah kıyılamadığı için bundan önce hiç düğün yapılmamış meğer. Asansöre bindim. Asansöre bindiğimde birden bu asansörün bu asansör olmadığını hatırladım. Şimdi bütün kahramanlar gibi mavi tuvaletimden bir çakı çıkarsam, nemlendirme ve peeling ve alışveriş ve aşk ve kabulun ötesinde, sadece 0′dan 1′e ve 1′den 0′a inip çıkan bu asansörün ince, metal duvarında bir pencere açsam oraya geçiverebilirdim ∞Öbür Dünya∞

O sırada asansörün kapısı açıldı, çıktım, tuvalete girmek üzereyken yanında GİRİLMEZ yazan kapıyı gördüm. GİRİLMEZ yazısının yanında bir de a1-216vardı. Odanın o oda olup olmadığını anlamak için kapıyı açtım. İçinde anlamlı hiçbir şey bulunmayan bir oda. Kocaman GİRİLMEZ işaretli bir küçük, boş oda. Bu oda aynı odaydı, ne dersin bu da başka bir dünyanın olmadığının sinyali miydi? İşareti yokladım, strafordan. Kolayca söktüm, şalımın içine sakladım. Tuvalete girmeden asansöre binmeden kimseye görünmeden çıktım.

Mutlulukla haklılık arasındaki o kısa ve kesin hatta mutluluğa doğru inmek isterim. Bu da ancak önce peeling, ardından nemlendirmeyle mümkün olabilir. Korkutucu kadınlar böylece biraz sakinleşirler. Ben de erkeklerle ilgilenebilirim. Tamamen masum sebeplerle.

Bilmem farkında mısın, oda da artık aynı oda değil. İşaret için kapının içine bakmak gerekecek bundan sonra.

everything was beautiful, and nothing hurt

Tuesday, July 27th, 2010

happyexistenceday

on the path of least resistance, i don’t even swing my ass. 

you call this peace, i call it ennui. i have newly found things that i occupy myself with non-disturbingly. i am fine. i am amused. i am totally here and now, you see. whatever you please. i am totally in tune. there is not a single thing i ever ask for, don’t you notice? i am OK. this must be why it’s written in capitals. you know what. nothing stops the world indeed, or spins it around. or turns it inside out. or into color. or make it shinier. i guess this was the aim all along. i cannot even bear to read. only richard yates, thank you. no films. only things that require a very short span of attention. signofthetimes. yeah baby. my hair grows like crazy, call this proof of life. this must be why i still fuck you .

of course i couldn’t run around like a wild animal, could i? i couldn’t shout blood, bite tree trunks, suck the dick of the unicorn and come in glittery little stars. go with the flow, they whisper, don’t they?

oh, well. the thing is, after all this, all this peace and harmony and the simple sadnesses of life, here’s where i arrive: there is nothing more crucial than the unicorn’s dick (excuse the pun). pleasure, satisfaction, gratification, indulgence. there, i’ve said it. the best verb i’ve ever spelled: to get laid. you could call it love. love is a packaged good my dearest. processed and full of cheap additives. who can even keep their eyes on a single object for a minute  for god’s sake? all you ever wanted was to sleep next to me, right (oh my)? here you go, there is nothing to worry about: i am sleeping, sobering, speaking, sweating, smoking, settling, smearing, shopping, showing, shitting, starving, sinking                                        

                                                  CUT
                                                  THE
                                                 CRAP 

 

 

 

 

 

                          come move me now

La Isla Magica

Saturday, July 17th, 2010

humbert-paints

güzellikle savaşımı kaybettim.

alt edildim demedim. kaybetmeyi kazanmaktan daha güzel buluyorum. uçakta ayaklarım kaskatı kesiliyor. her şey büyüyor, gazete hışırtısı, yere düşen bir şey, arkamdaki ispanyol gencin çatal sesiyle avustralyalı kıza yaptığı gevezelik, host’un (hoster?) üzerimde yanan ışığı söndürürkenki kol hareketleri. en az iki şişe ekşi şarabı çok çabuk içmem lazım. ancak ondan sonra, gene ama bu sefer uyuşmuş bir taş gibi, şimdi üzerinden geçtiğim bu dünyanın, çevremdeki göğün güzelliğine ağlayacağım.

‘işte hayatım böyle geçti.’ (bebeğim) büyüyen şeylerle.

barselona’da kaykay yapan gençlerin arasında fark ettim hiçbir zaman sevemediğim gençliğin artık çok uzakta kaldığını. kendi gençliğimi sevememiştim ama işte burada, özgünleşmek için hayranlık verici bir çabayla garipleştirilmiş şekilleriyle, gençliğin güzel elleri, ayakları, gözleri… birbirlerine sarılışlarındaki saf aciliyet. böylesini daha önce yaşamamış olmalarının. bir yıl sonra bir arada olmayacak olmalarının. bütün bu aptallığın ilahi güzelliği karşısında diz çöküyorum. onların güzel ve korkunç zamanlarına yüzümü yaslamak üzere.

benim gerçekliğimin onlarınkinden olmadığını bakar bakmaz anlarlar. bu yüzden göz göze gelmemeye dikkat ediyorum. birbirimizi yok saymamız daha iyi olur.

acılık insana ne zaman gelir? kendisinin farkında olmaya başladığı zaman mı? başkalarının farkında olmaya başladığı zaman mı? zamanın geçişinin farkında olmaya başladığı zaman mı? çocuklarını durmadan azarlayan anne-babanın, küçük oğullarından arsız bir yalancı çıkaracak acılığı. herkesi ve her şeyi kullanım imkanıyla değerlendirmenin acılığı. örnekleri burada bırakacağım galiba. gözlerimi sileceğim. bir şişe şarap daha istediğim host(er), düğmeyi kapatıp ‘içeri bakayım. kalmış mı.’ diyor, kinayeli. içerlemiş bir bakış atarak. ayıplama, host-er. küçükken be de hostes olmak isterdim. dünyayı dolaşıp, üstüne para almak. insan daha ne ister? o zamanlar host(es) olarak sadece güzel kızları işe alırlardı.

hayatım böyle geçti. (miniğim) küçülerek. ne var ki çok uzun yaşıyoruz, her şeyin çok fazla tekrarı var, acılaştıktan sonra bunu iletmek için çok fazla imkan. benim de önümde daha geçirmem gereken çok fazla zaman. uzun ve dilue bir hayat. böyle istemiş insanlar. kapanmamış hikayelerin üzerine başkaları onun ucuna ilişen başkası çiviyi söken çivilerin çarptığı çivilerin büyüyen ÇINGIRTILARINDAN upuzuuuuuuuun bir hayatımız var.

neyse ki ben uzaktan bakmaya alışığım. bir de kaybetmeye dair tatlı bir zaafım var.

enter the void

Thursday, April 15th, 2010

Büyücüm, aşkımı dürtenim benim
bir oyun kuralı değiliz artık, sevin.

- İsmet Özel

floris-andreas-lusus-naturae

bir süre öldüm ben. sanırım öyle oldu.

çok fazla kişinin, birbirlerine çok kolay ulaşabildiği zamanlar bunlar, ‘buraya gel!’ diyorlardı. ‘buraya gelme!’. biri ötekini telef edecek sürü mesele vardı, kötü sonuçlara hazırlanan küçük kararlar. kendiliğinden ağrıyan yerlerim… bir de, hakkıyla yaşanması gereken güzel hayat. onu oraya bunu buraya koymak gerekiyordu. geçmişi kesin olarak geride bakıp, neşeli geleceğe karşılık vermek gerekiyordu. sonra başkalarının kötülüklerinin temizliği vardı. penisi füze bir tanrı ‘benimle yat!’ diye bağırıyordu, dişleri çürümüş bir kadın ‘beni sırtına al!’, ‘beni yak!’ diye sıkıştırıyordu zavalllı bir anne babanın çirkin evladı. böyle, birbirlerinden habersiz, karışık bir kalabalık.

bir de hakkı vererek yaşanması gereken güzel hayat. sağ gözüm kördü sol kolum kırık. bunu kimse görmüyordu, ya da tüm sakatlara olduğu gibi görmemiş gibi yapmak… herkesin acelesi vardı, istediklerini çabucak almalılardı. en tuhafı kimse hayır demiyordu. kendi haline bırakıyorlardı. tek gözümün önünde öylece solan şeyler… ‘beni bırakma’ deseydi canavar. ‘beni bırakma’ demiş olmasını isterdim. demedi. kararlı biri olmam gerekirdi. ben karar veremezsem, bana sunulan bu güzel hayat nasıl ilerleyecekti o zaman?

normallikle aramdaki o aşılmaz, parmakla gösterilen şey. çok fazla kişinin birbirine çok kolay ulaşabildiği cevapsız zamanlarda, her şey mümkündü ya. gelişen tıbbın olanaklarından faydalandım ben de. kadınlar  burunlarını yontturuyorlardı, dudaklarını doldurtuyorlardı, yağlarını vakumlattırıyorlardı. ben de bunun için yattım masaya. herkesin herkes gibi görünmeye uğraştığı zamanlarda, ben de öyle yaptım. soyundum soğuk ameliyathanede, küçüldüm, sanki bir bebek doğuracakmış gibi kıvırdım belimi, epidural’li iğneyi omuriliğime haşırt diye soktular.ben hissetmedim.

bu, şimdi bana çok uzun gelen zaman zarfında, küçük ve güzel hayatımı kazasız belasız yönettim. hiç sevişmedim, hiç kavga etmedim, kimseye kızmadım, kimseyi üzmedim. bazıları buna iyilik diyor. annemin kitaplarını ‘hayalperest mi olacaksın!’ diye ateşe atan annanem beni görse memnun olurdu, ben de memnundum. bazen  ’sanki suyun altındayım’ diyordum, bu hiçbirimizi rahatsız etmiyordu. artık kimse bağırmıyordu, herkes halinden memnundu. insan daha ne ister?

istedim. durup duruken gülmeni, durup duruken ağlamanı, durup duruken kadehi 5. kattan aşağı bırakmanı, küçücük şeylerden kalbini kırıp saklanmanı, küçücük şeylere  kızıp dilini ısırmanı, hayır demeni, her zaman sonuna kadar gidip bir daha da dönmemeni özledim. karnım kezzap yutuyormuşum gibi yanarak özlemeyi istedim.

elimi soktum, hormonlarımı düzenlemek için içime taktıkları teli çektim çıkardım. bu sırada ne kadar bağırdığımı bilmediğim kadar bağırdım. ohh dedim sonra. ooooooooohhh. şimdi derin bir nefes alalım.

işte burdayım. yiğidin malı meydandadır

miniature resignation

Tuesday, February 23rd, 2010

‘salinger was a genius. that’s not something to be said lightly or proudly, because it is a terrible and humbling thing to behold: genius is the perpetual state of the terrifying sublime, to behold the mountain and feel small, to register the universe and feel unreal, to witness the passing of the mountain and universe, … to, in short, understand that you will die, to know that the conditions of this world are hilariously insignificant and to, therefore, reorient yourself to what is nameless and highest and most frighteningly joyous. man is not the mountain.’

eleanor-antin-the-tourists-from-helens-odyssey

this was an anonymous comment in the new yorker, gone, shortly after i read it. i know i’ve been gone too, but listen, i am getting smaller everyday, and i love it. what have i gained from being too conspicuous so far anyways? (nothing) yeah, it’s been a while and first i stopped talking on the phone, then i stopped talking entirely (i said i have a throat infection, lost my voice). then i stopped writing, which is a form of talk isn’t it? then i stopped moving. dreams took up enough of my energy. i gave up eating. of course, most importantly, i stopped being loved. this was the most difficult of all but i think i succeeded, wouldn’t you agree? you can’t imagine how light I feel now (94 grams to be specific). i had given up on my fatal body long before that. last time i went to a gynecologist he had failed to push open my vagina. he was frustrated. poor guy.

that’s how i began to get smaller. unnoticable in a day, but you know it’s almost been a year now. i am tiny. the only things that remained the same were my hair and my nails. i guess they were already dead, that’s why. and that’s why i devoted myself to them, parts of me that are much bigger than me as a whole. i combed my hair, braided it, pulled it up, twisted it down, covered myself with it, swam in it, hid, rolled in a ball. got hundreds of tiny, shiny polishes and painted my nails, carefully, faithfully, blew on them, held them apart. can’t say that wasn’t fun. so now i am almost invisible. remember someone saying ‘if we didn’t do anything, we wouldn’t be anybody’? i am almost there except for the nails and hair. you can’t imagine what a relief it is not to be played around anymore. and being so close to the details, it’s a whole different world down here. the textures, the smells, the unseen, hurtful remains of the world’s millions of drugged up heirs.

it is in proper order now. takes me a day to get out of bed and reach the door. at this pace, i wouldn’t be able to find you even if i struggled for a lifetime of mine. that’s why i am ecstatically stuck here, in a place i can’t see farther than the corner of the pillow and let’s be realistic, probably some day a family member will unknowingly step on me. the wonderful thing is, i wouldn’t make a noise, or even hurt. since i am now made up of already dead things.

-for stuart

girl with one eye

Friday, November 20th, 2009

harley-v-w-flickr-4

dikkat! diye bağırdım. kaburgalarım kırık, ciğerime saplanacak. ‘biriyle barışmak istiyorsan ondan bir iyilik iste’ demişti hermafrodit bilge. burda işlemiyor söylediğin bok, bilge. kefaret nedir bilmeyen insanlar arasındayım. imdat diye bağıracak kuvveti bulsam, bir tekme daha yerim. ama ölmez de hayatta kalırsam koz elbet bana geçecek. o zaman seni mahvedeceğim domuz, ben kurbanlarımın bilinçaltına oynarım.

bak türkçesini söyleyeyim meleğim dedi: burası dünyanın en büyük ‘deri etkinliği’. ama türkçede hayvanınki de insanınki de, şimdi dağladığın da giydirdiğin çizmedeki de aynı kelime, öküz dedim. bayılırsam hakikaten bitecektim. en iyisi direnmemek. direnmezsem bırakır gider bu göt beni. tadı kalmaz belki. o an kolum çatırdadı. can havliyle haykırdım. artık ölürüm diye düşündüm alışmamış beden bundan fazlasını kaldırmaz. öyle olmadı. götsurat işin piriydi belli.

en az 6 hafta yatak istirahati dedi doktor. ben ilgilenirim dedi pislik. n’oluyo korku filmi mi çekiyoruz be. doktor, dedim bu adam beni bu hale getirdi. imzanız var dedi, buradaki kazalara (kullandığı kelime: casualty) müdahale edemiyoruz. burada öldüğüm takdirde sorumlu tutulmanız için de bir imza atacağım bunu bilin, dedim. sonra hermafrodit şarlatan geldi. ve aynen şöyle dedi: okyanus gibi geniş ve kabul edici ol bebeğim. olayları yönlendirmeye uğraşma. bahar gelince otlar büyümeyi planlar mı? uçmuşsun bilge dedim, bende doğal akışa uygun bir hal görüyor musun?

kaşıkla ağzıma ne verdiyse hepsini suratına püskürttüm. arada ‘çevir beni!’ diye haykırıyordum. burdaysa geliyordu, değilse, katılana kadar ağlıyor, sonra ıslak yastıkta pis ve sığ bir uykuya dalıyordum. şöyle bir hipotezim vardı: günleri saymayı bıraktığımda sona erecek. kalkıp yürüyüp siktir olup gideceğim. kendi sidiğimin, terimin kokusundan bana gına geldi. hiç olmazsa pasiflora yok mu burda, dedim. güldü, konudan sapıyorsun, dedi. saçlarım sapır sapır dökülüyordu. ayrıca sağ gözünü hiç kapatmıyorsun. geceleri bile açık, farkında mısın? acının ihtimali kendisinden de beter, o yüzden, ama tabii cevap vermedim. hala hayattaysam, sağ gözüm sayesindedir.

bütün gün vücut çalışıyordu. yeni bir yarışmaya mı hazırlanıyordu, yoksa bende kıracak kemik kalmadığı için atıl kalan enerjisinden mi bilmiyorum. ilaçlar ve yerime sabitlenmek beni aptallaştırmıştı. iyice sıyıracağımı hissettiğim zaman aklıma frida kahlo’yu getiriyordum. beni güzelleştiren bu fiziksel ağrılar. yalana bak.

pek tabii ardından büyük fetiş geldi: tekerlekli sandalye. sana kalsa beni belden kesip kutulardın, dedim. bedelini ödemiyor muyum? dedi arkamdan bokböceği. o beni iterken bize bakanların bakışlarındaki merhamet en beteriydi. suratımı iğrenç bir ifadeyle buruşturup, hırlayarak, bu katastroftan nemalanmalarını önlemeye gayret ediyordum.

beni arayan soran yok mu? diye sordum bir gün. olmaz mı? dedi. hepsinin içini ferahlatıyorum merak etme meleğim. asıl sen stokholm sendromundan ümitlenme götelek dedim. başına ne büyük bela aldığının farkında değilsin.

bir gün bir hemşire getirdi. hemşire koluma serum taktı. adını soyadını sordum, bunlar hukuki yükümlülükten korkar diye düşünerek. tracy edelstein, dedi. keşke dedeni zamanında sabun yapsalarmış tracy, dedim. tracy’nin deldiği damardan bana artık allah ne verdiyse zerk etti. sonrası flu.

 

 

‘saçımı yolmasan’ dedim çırağa. ‘taramaya uçlardan başlanır’.
arkamdan öbürüne kaş göz yaptı.
pek araz kalmadı ama sırf bu yüzden üstüme bir uyarı plakası asmak istiyorum: handle with care!
beni haşat ederek iyi olacaklarını sanan boklar. hepsi aklımda. intikam için değil. onların verdiği güçle ilerleyebilmek için. intikamdan çoktan vazgeçtim. benim işkence aletim zihnim. ne olursa olsun iyileşebilen birini acıtırken dikkatli olmalı insan. 

 

(fake can be good too)

Monday, September 28th, 2009

Sen benim yanlışımsın, bir yanlışlık olmuş!

Birbirine benzeyen her yabancı, yanlışlık..

- Haydar Ergülen, Sokak Prensesi

clay-gardner-missing-persons-5

çantamı yere bıraktığım sırada, çakır çukur kapıyı üzerime kilitledi. otel odası kadar kimliksiz, terk edildiği an unutulabilecek kadar belirsiz yeni yer. süper! ait olmadığımı bilmek iyi bir his. perdeleri aralıyorum. sanki yabancı bir şehirdeyim. arkaları boş gibi görünen, pis, büyük pencereli eski binalar. dönüş yolunu bilmiyorum. gelirken gözlerim bağlıymış gibi. veya uyumuşumdur. acı baki tabii, uyuyunca bile geçmiyor, ama ben zaten ilk ve yegane olandan başkasına inanmıyorum. gerisi tekrar. beceriksiz, acımasız kopyalar. türevin türevinin türevine yönelik imkansız girişimler. ama şunu da hatırlatmak isterim: zaman organik, kronolojik değil. o halde, ilk için daima şansımız var mı demektir? bara soralım. bar gemi şeklinde. vernikli ahşaptan bir dümeni bile var. rolümü benimseyebilsem viski ve sigara içmem gerekir, ama kokularına dahi dayanamam. gidip televizyonu açayım: var mısın, yok musun? banyoya giriyorum. (bu yerlere basamam. burada kaldığım süre boyunca ayakkabılarımı çıkarmayacağım, yatakta bile, asla) aynadaki yüzüm, iyi tanımadığım bir yüz. aynalar ne kadar gösteriyorsa, o.

yolda, ona dedim ki: mümkünse bana aşık olmayan biriyle sevişmek isterim. güldü. toplam nüfusa oranladığımızda şansın oldukça yüksek, dedi. ama onlar buraya gelmezler ki, diyemedim. iyi ya, dedim. bir bildiğin var senin robot. seni de kafan iyi, dedi. yok canım, dedim. bu sefer ben güldüm. müziğin sesini biraz açmasını rica ettim. gözlerim kapalı, ardıç yağı koklayarak, başımı suni deri koltuğa ittim: zaman, içimden geçen su.

çantamdan kağıt kalem çıkarıyorum. canım bir mektup yazmak istiyor. cevap almayacağım garantili bir mektup. fakat anlatacak bir şey bulamıyorum. ne yazmaya başlasam sanki altından başka manalar çıkıyor, mektup gönderdiğimiz kişiyi irkiltmemeli. onun yerine listeler yapıyorum: bugüne kadar yaşadığım apartmanların, okul sıralarında yanımda oturmuş çocukların, yarım bıraktığım kitapların, eskiden tanıyıp da son 5 yılda hiç görmediğim kişilerin isimleri… sonra da rakamlara başlayacağım. bir eşyayı pencereden aşağıya bıraktığım en yüksek kat, hayatımdaki önemli tarihlerde en sık rastlanılan rakam, vücudumda kaç yara izi, gemi barda kaç şişe içki bulunuyor… bütün listeler tamamlandığında tek bir cevaba ulaşacak kadar bozuk bir aklım var. hava kararıyor: zaman, içimden geçen su.

bir kağıdın üzerine ‘bakalım kim gelecek?’ yazıp, şıkırtılı çekmece anahtarlarıyla birlikte kapıya asıyorum. merak etme, diyorum, hiç de zor olmayacak. vakit kaybetmeden baki acılarımıza dokunmaya başlayacağız. kendimizinkileri hafifletme gayretiyle öbürününkilere bastırarak, bu şekilde birbirimize tutunacağız. ben her zamanki gibi, sevişmemiz bitince herkesin çoktan unuttuğu bir şeye (I) duyduğum hasretle ağlamaya başlayacağım. misafirim bu sırada banyoda. bir de ıslık çalıyor olursa, mükemmel.

votka, gazoz, buz, limon, howling bells, the death of bunny munro, tuzlu fıstık. sonra zaten uyku. acı geçmiyor ama uykuda en azından mücadele yok. rüya ne derse onu yapıyoruz. şimdi, mecbur olduğum için burda değilim. istesem duvarlardan bile geçer giderim. kendime bir söz verdim, bu yüzden biraz daha kalacağım. şartım yerine gelmezse bırak ayakkabıları çıkarmak, gözlerimi bile açmam.

özü belirsiz bir şeyin taklidi. teklif için teşekkür ederim.

varım. (alkışlar)

death wash

Saturday, September 26th, 2009

nan-goldin-valerie-axelle-and-joanna-in-pulp-paris

yaz bitti. söylediğim gibi… ama tam da değil, (ne zaman olur ki?) içerde organik (çürüyebilir) hiç bir şey bırakmadım. kalan biraları bir japon yarışmacı gibi aralıksız ama rakibim olmadığı için de fazla acele etmeden, pencerenin dışındaki, her zamanki binalara ve içindekilere bakarak içtim. açılmamış cipsleri, ton balıklarını, çikolata paketlerini bir torbaya koyup dış kapının önüne bıraktım. kavanozdaki iki kırmızı balığı da… bilmiyorum biri alır mı onları, artık kediler mi yer. başka hiçbir şeye dokunmadım. şortun çıkardığın yerde, tokam lavabonun kenarında, senin diş fırçan fıskiye gibi açılmış, benimki nefes aldıran kutusunda, buzdolabında civardaki market, pizzacı, çin lokantası mıknatısları. zaman kopmuş olmasa, hepsi her zamanki işlevlerine devam etmeye hazır vaziyette. kağıtlarda isimsiz telefon numaraları, yanında, çeşit çeşit ayak-ayakkabı karalamaları… birbirimize hiç not yazmamışız. ben geldiğimde sen hep evde oluyordun zaten. bu da bu yazın sevinci olsun. hayatımın değil, hayır hayatımın değil, hayat…

aslında her şeyi toplayıp tasnif edip birilerine verebilirdim. böylece, organ bağışı gibi, başka yerlerde, vücutlarda yaşarlardı, değişim mümkün olurdu. yapamadım. kıyafetleri de bıraktım. boyundan bağlı elbisemi, güneş gözlüklerini, dudak koruyucuları, parfümü, küçük dantel külotlarımı, yarım kalmış barton fink dvd’sini, 118. sayfadan kıvrılmış vahşi hafiyeler’i… zaman bunlara ne yapacak? beton duvarlar sakladıklarını yavaş yavaş zehir ve rutubet üfleyerek mi harap eder? bir kaç sene sonra ben artık seni kesinlikle unutmuş olduğumda, bir kavramsal sanatçı kırsa kapıyı fotoğraflasa, bir zamanlar yaşanmış bu hayatın işaretleri neye dönüşmüş olacaklar kaldıkları yerde? izleyiciler bu bozuk hatıralara şöyle bir bakıp geçsinler, hemen ileride dev bir pentür var, oraya yönelsinler.

son olarak fişleri çektim. kapıyı kapattım. anahtarları yanıma aldım. içerde bırakırsam yeniden başlamam iyice imkansızlaşır gibi geldi. anahtarları ne yapacağımı bilemeden yürüdüm, geriye kalan hayatımın uzunluğu gözümde çok fena büyüdü. ağlamakla geçmeyeceğini, öğrendiğim pek çok yöntemin yetersizliğini hatırlayıp, şuradan patlatılan bir kaza kurşununa kurban gitmem dışında, içerde kalan bütün o eşyalar gibi zamanla, yavaş yavaş içten içe kurumak dışında bir şansım olmadığı düşüncesiyle kavruldum. sahile kadar öyle yürüyüp anahtarları denize attım.

kavgalı kahkahalı gitmeli gelmeli dairemiz. artık ölüevi. kimsesiz. bir daha hiç ziyaret edilmeyecek, mağlubiyet müzesi.

şanslıyım: bu akşam kalacak bir yerim var. her akşam kalacak bir yerim var. ölene kadar ve öldükten sonraki bütün uykularım kapıldı. herkes gibi olabileceğime inanmam lazımdı, bunu engelleyen şeylerin (büyük derin hassas şeyler-çürüyebilir-çürüyecekler) son ibaresini de yok ettim bak.

işte burdayım.

zaman, içimden geçen su.

where i end and you begin

Thursday, September 3rd, 2009

bill-henson-untitle1
şöyle oldu:

zayıf düşmüştüm. takatsiz. sence sevilmek, bence zedelenmekten. parçalarımın kime faydası dokunabilir? kah kah kah/gülüyordum ama sonra, beni kendimden başka şey olmak zorunda bırakmayan kuvvetli bir kadının yanından ayrıldığımda, yığılmak üzere olduğumu fark ediyordum. oksijeni kısıtlı herkes gibi, asgari nefes ve hareketle yapabileceğimin en fazlası, hayatta kalmaktı.

halbuki pek çok ihtimal bana hazırdı: her şeyi yerli yerinde bir yaşam, bonus olarak sevilmelerden hangisini seçersem o, istersem üçü bir arada. hatta çekinmeden söyleyelim artık, nasılsa anlamını kaçıracağımız kadar kaçırdık: aşk. permütasyonlarını da düşünürsek: yavru kedi, uykuda boşalmak, karamela sepeti. ne istediğini bilen bir kadın, daha ne isteyebilir? tek yapmam gereken ayakta kalmak, bir tebessüm ‘evet’ manasında, yumruğumu sıkmayı bırakmak, bu kadarcık. ben kendi zorluğuma dayanamazken, ‘bak zorluğu sevenler de varmış’ diye gülümsüyordu kuvvetli kadınlar, bu çılgın kalabalıkta, bu oburlukta, bak herkes nasıl paralıyor kendilerini, böyle sabırla bakılmak inan ki ikramiyedir.

ama ben yığılmak üzereydim. bıçağı ensemde hissediyordum, belki vurulmuş bile olabilirim, ılık bir şey akıyor içime.
düştüm.

maşuğu denememeli insan, hele böyle ölüm kalım meselelerinde. ama düşüşte mutabakat aranmıyor ki. düştüm ve düşerken oh dedim, veya ah. zemin yakaladı sırtımı. dedim ki: işte buraya kadar. ama biri gelir de elini uzatırsa, yeryüzünden aldığım bu güçle onu gebertirim. eğer düştüysen düşenin ne beklediğini bilirsin, toprakta, yerdeki küçük otlar, böceklerle yan yana, büyük gökyüzüne karşı. böyle denedim, senin aşk, benim yamyamlık dediğim şeyi. gözlerimi yumdum. dizlerimden itibaren hissetmeyerek, ’al’ dedim. ben aşkı uğruna feda edilenlerle ölçerim.

gözlerim yumdum ama uyumadım. sabaha karşı çiğle kaplanmıştı üzerim. üşüyordum. birazdan hayvanlar ortaya çıkardı. hiç kımıldamadım, nasıl düştüysem öyle. ama bir şey değişmişti sanki. alemin kökünden gelen, çok önemli. 100kaplangücündeyim. yeryüzü ve gökyüzü dinleyin: ben aşık oldum. katiyetle, kusursuzca. ilk ve son defa. sade ve kendisinden derin. istesem uçabilirim. hızla, çok yükseklere. yapraklar ve omuzlar ve gece ışıklarına bu mucizeyi söyler, herkesi iyileştiririm. bütün ihtimaller geride kaldı. etrafta ne görüyorsan bunun için oldular. aç hayvanlar birazdan kutlamaya gelecekler. içimden ılık bir şey akıyor. yeryüzü ve gökyüzü anlatın: insanlar mucizeye inansınlar. ıslak, serin, korkunç ormanda kımıltısızım. çok parlağım, çok açığım, müteşekkirim.

güzel hayvanlar. işte ben. güzel ziyafetiniz. afiyetle yiyin.

müzedeki hayalet

Wednesday, September 2nd, 2009

anoush-abrar-realdolls-2

canım acıdığı zaman, ırgat gibi çalışmak istiyorum, dışarıda gece mi gündüz mü bilemeyecek kadar, telefona bakamayacak, çişimi yapmaya gidemeyecek kadar… yönümü göreyim, düşüncelerim terbiye olsunlar… canım acıyor çünkü: mümkünse kimse beni sevdiğini iddia etmesin. inanmıyorum bunlara, bu kadar avuntu, dikkat dağınıklığı, bu kadar kalabalık geçmişler varken… eyleme inansam, sevilen ben değilim ki, zihinde bütün bunlarla şekledilen gene bir başka muhteşem ucube. büyük sevgi: bütün renklerin karıştığı pis gri. geceleri göğsümün ortasını tutarak uyuyorum bu yüzden. çok acıdığı için, orası vurulduğum yer.

bunu böyle büyük harfle yazayım: bana pek çok ayna tutuldu. hiçbirinde tutanın gözlerinden başka şey görmedim.

şimdi bir gün daha geçirmem gerek, sonra üzerine kimbilir daha kaç tanesi. bir gün ne uzun şey, ne kadar çok tünel ve kuyudan, dalga ve delikten geçiyorum bir günde. kenarlara tutunuyorum ilerlerken. halbuki her şeyden, herkesten vazgeçebilirim. bunu defalarca yaptım. her şeyden kolayca vazgeçebilen, bir günü dengesi bozulmadan geçirmeyi nasıl beceremez?

gözlerimi siliyorum, saçlarımı topluyorum. biri çalıştırsın beni, kırbaçla, geberterek. araftan koparsın fırtına, fırlatsın. vazgeçmeme izin verilsin. hayatın bir yerine konulup, sadece gitmeye kalkıştığım an yerime sabitlemek için ellenmekten rengim kaçtı, eskidim, soldum. masumiyet müzesi’ni bırakmak istemiştim, ama şimdi Füsun oluyorum, türk romanının en zavallı kadını. kafeste. kimse çekmiyor ve itmiyor, ben artık okuyamıyorum işaretleri, söz ve hayat başka şeyler söylüyor.

göğsümden bir şey çıkacak mı? bence çıkmayacak. yaratıcılık dediğin kakofoninin kardeşi. daha binlerce tatile, barbeküye, kucağa gitmem, binlerce defa daha güleryüz göstermem, kur yapmam, konfirme etmem, irtibata geçmem, idare etmem, itiraz etmem, kabul etmem gerekecek. seven, beni sevdiği o yüce yerden gözlerini kısarak bakarak, sevimli, şöyle diyecek: ‘senden bir şey istemiyorum ki’ paslı bir kulp gibi bıraktığı yerde durduğum müddetçe kendini iyi hissedecek, herkesin tek isteği bu: kendini iyi hissetmek.

sabret oku: ben bu silik, bulanık, belirsiz alemde, kesinliğim, keskinliğim, kapladığım ve karşılığı olmayan yer yüzünden duyduğum azapla gaza basacağım, frene değil.

hiç korkmuyorum.