Online Dating



sevmeyeceksin ya da southern comfort’ın çözemeyeceği meseleler

December 9th, 2013

shell

sana hiç kızgın değilim. beni kendimden mahrum ettiğin halde. neye benzediğimi, tenimin sıcaklığını, karnımın büyüklüğünü, yüzümün halini, sesimin tonunu bilmeden, biricik putum, fetişim, allahım, aynam olmadan geçen büyük zamana rağmen. ceza almaya o kadar alışığım ki çektiğim yokluğun farkına bile varmamışım. böyle derbeder, aptal, kafir, sanki bin yıldır devam eden hayata kısa zamanda imansız bir bin yıl daha katmışım.

sarhoşluğun en kirli yerinde, kabusun en korkunç anında bile kendinin farkındayken insan kendini görememek kadar kötüsü yok. bu yüzden ‘perdeleri yırt’ diyor şaman. sakın iyi biri olmaya uğraşma. neyse ki hayvanım beni bekliyor. ben olan hayvanım. neyse ki varlığını bilmem için idrak gerekmiyor. ‘o kadar susamışsın ki’ diyor şaman, bil ki bunların hiçbiri yetmeyecek sana.

sonra öldürülmüş olduğumu hatırlıyorum, bunda üzülecek bir şey yok. tıpkı bir balerinin dansı gibi. ‘dikkatle pointlarını giyiyordun, ellerine hayranlıkla bakıyordun’ sonra bu -binlerce- hayatı hatırlamaya başlıyoruz. sen ve ben. muhtaç olmakla alakası yok, ölmüş olmakla, tecrübe etmeden bilmiş olmakla alakası var. ‘gözlerini hiç açma.’ diyor. ya ben istemeden açılırsa gözlerim? derin mezarlar, çirkin cüceler, mor olmayan renkler, benim olmayan geçmişlerle karşılaşırsam diye korkarak kapatıyorum. cüce karnıma otur, sakın kımıldama, diyorum. oysa benden alsan alsan aldığın balerinin elleri, perdeleri yırtmadan önceki dansı olur. aynam yokken, çocuklar şarkı söyleyerek oynamışlardır karanlıkta. karanlığım benden başka herkese iyi gelir. müsterih ol.

öyleyse. önce parmaklarımıza bakıyoruz. sonra o parmakları içimize, sokabildiğimiz kadar derine sokuyoruz. kadının karnının altındaki erkeğin götüyle çükü arasındaki G noktasını, güneşin girmediği, kelimelerin görünmediği rutubetli dehlizi, kendimizi katilimize bırakmayı, evlatlarımızı temiz tutmayı, bu vatanı kurtarmayı, hayatın sonunu, ötekinin başlangıcını artık biliyoruz. bizi öldürmek isteyenler buyurdular, öldürdüler, sakat kaldık, nefessiz kaldık, kör kaldık. yanağımızı daha önce bilmediğimiz bir yere, işte şu toprağa dayadık. öldük ama ondan evvel bir kız doğurduk. öyleyse güzel parmaklarımıza, güzel bacaklarımıza bakıyoruz. kaybedecek şeyi olmayan geçmiş medeniyetlerin tiranları, sevinçten ağlıyoruz.

minature resignation II

December 10th, 2012

wang-ning-de-11

the opposite of fear is love. even the stupid cat knows this. hand is gold. hair is sand. sleep is damned. my body shelters various parasites sucking up what I lack. can’t keep up with you guys. you give me nausea. I throw up all night, an infernal force against the natural flow of bodily fluids. (What if I need to call an ambulance? I think. In this strange city without cars. a tiny boat with people who don’t understand me inside it. Will arrive.) I can’t even make it to the bathroom. this is my unavoidable reaction. to you with your extreme interest, your constant struggle to make yourself understood, your petty urge to be visible, to relate to me and the most despicable… I vomit. while the parasites invisible to the naked eye keep sucking me all over, you should have at least known this: art never comes from the need to explain yourself. that’s called shit. being exposed to your shit while being eaten in tiny portions, that’s what I thought: in this ancient, damp city where no one can be reached and nothing really changes, I thought I wouldn’t be able to stop myself from vomiting to the end.

this is the language I dream in. I run, read, revel, recollect. no one will touch me anymore but this. no one can witness my sleep. no one can whisper in my ear. I am sick of skins and dicks. remember this: no residue ever remains in me. (contrary to) your disgusting human urge for holding on. and most dangerously, confusing this with craft. your mind of sticky substances. ejaculating onto mine. I can’t even make it to the bedroom. thanks to your shit, I resigned. from the beauty, longing and secrets of a deeper world and time. since you drained the grace from all these, fatally, with my vocabulary, I talk of and live on daily things. in fear. let’s make this clear, I never showed myself to you. I just used the words open to us all. so you can crush up whatever you think you have of me, since you don’t even have the words to shape me now. the opposite of longing is loss. tragic how humans choose to forget what the stupid cat knows. the past is dead. time to cut my hair. will arrive.

ihtiyaç

March 16th, 2012

artwork_images_425206608_347418_-rankin

nasıl geçecek bu haftasonu? nasıl olacak? herkesin dışarlara döküldüğü tatil günlerinde kör gözlerimle ilerledikçe daha da göze çarparak, etkisiz olmak için büyük gayretle, bir şekilde. beni bir kör taşa döndüren büyük üzüntüyü daha büyütür mü, daha kör, daha da sert bir taş mı olurum, önüme dizilen zamanı bir varlık olarak geçirme zorunluluğuyla, bunun icaplarını elimden geldiği kadar, bu yanlışlığı belli etmeden yerine getirirken ben?

ihtiyacımın farkındayım. sırf bu, onu gidermek için adım atmamama yeter. açlıktan yemek bayağıdır. eline ilk geçeni yutan bir obur. Bunuel’in yaptığı gibi yemek mahrem, sıçmak ortak olmalıydı. yemek sosyal, seks mahrem bir faaliyet olmasaydı, bu haftasonunu düzeltecek kadar başka bir hayat olabilirdi bu ortaklığımız.

insan kendi sesinden güzel, anlamlı sözcükler çıkarabilmek istiyor. daha önce duyulmamış, bir daha duyulmayacak. herkesin düştüğü bir yanılgı var, yazı kimseyi kimseye yakınlaştırmıyor. dilde gündelik sözler sarfedip durmaktan bir metal tadı. insan ağzından mis kokulu çiçekler, yeni bir istikbal tasarımı, kıvrak bir yılan çıkarabilendir. sadece aklına ve ellerine güvenerek devam edersen böyle kör bir taş olursun işte. sözcükler anlaşılmak için değil. asla anlaşılamazlar zaten (iki orman). önemli olan ses bulan sözcüklerin meydana getirdiği güzellik. veya tam tersi… yani ters çevirdiğinde gene güzel olan şeyler. bir yere isabet etmeyen, sadece oldukları an, oldukları için güzel şeyler… anlamı sabitlemeye çalışırken ne büyük felaketlere yol açıldığını düşününce…

suskunluğum bundan. utanç da var tabii. kötülüğün geride bıraktığı kapsamlı utanç. ama biz buna inanalım: suskunlukla şekillenen söz güzelliği. yazı dediğin ölüme karşılık bulmak için kazılan boş mezar. kalıcılığı varsa bundandır. ve bu kalıcılık saplantısını hiç anlamıyorum. öyle olsa neden kiraz çiçeklerinin açmasını böyle sabırla bekliyor hala japonlar?

hepsinin cevapları burda var. ama yazıdan asla bir gerçek hikaye çıkmayacak.

utanç

March 14th, 2012

The expense of spirit in a waste of shame
Is lust in action; and till action, lust
Is perjured, murderous, bloody, full of blame,
Savage, extreme, rude, cruel, not to trust,
Enjoy’d no sooner but despised straight,
Past reason hunted, and no sooner had
Past reason hated, as a swallow’d bait
On purpose laid to make the taker mad;
Mad in pursuit and in possession so;
Had, having, and in quest to have, extreme;
A bliss in proof, and proved, a very woe;
Before, a joy proposed; behind, a dream.
All this the world well knows; yet none knows well
To shun the heaven that leads men to this hell.

Sonnet 129, Shakespeare

christer-stromholm-shinohara-1963

nerden başlasam? dövmelerden? o günden önce dövme yaptırmadıysam bu tenime kazımağa değecek bir görüntü bilmememden çok, mürekkeple olan ilişkimdendi. aklın ilişkisi bittiğinde teninki başladı. neyi gösterdiği önemli değil mürekkebin. zerki önemli. dövmeler, -hepsi iltihaplanıp akan, şişen, kapanan- delmeler, acaip saçlar, acaip kaşlar, bütün bu kozmetik şeyler, bunlar neyi söyler, neyi bitirirler biliyor musun? neden pantolonunu yırtarsın neden kaşını maviye boyar neden sivrilir keskinleşir bozarsın kendini acıtırsın, neden kimseyle hiç göz göze gelmeden, neden burnuna çeker, kibriti çakar, melodik şarkılardan, romantik şehirlerden, jöle suratlı adamlardan karanlığın gürültüsüne. koşarsın. nefesin Bach’a ritmli, geceyi şehri bedenini bitirebilmek için. koşarsın.

ama bitmez ki. çünkü uyumak için bir yere dönmek zorundayız. gözlerimizi bir şekilde ertesi sabaha açmak zorundayız. kaşmir atkılar, tuvalet kapılarındaki kilitler, internet dehlizleri, kokain bunun için var. kaçacak bir yerimiz olsun: kesin unutuşun yeri. öyleyse bu şarkı boşalırken bile unutamayanlara gelsin. o kadar kısa bir unutuş ki farkına bile varamadık. bu yüzden tekrar, unutmayı daha kolaylaştırabilecek bir yenisiyle, belki bu defa…. sonuçları güvenilir kılmanın yolunu biliyoruz artık: parametreleri sınırlamak.

(‘ne kadar güzel bir gülümsemen var’ benden, git git git, işte bu kadar adım uzak dur diye. beni merak etmekten vazgeç diye. bana asla aha bundan fazla yaklaşamayacağını anla diye. bunun için gülümsüyorum, bende işine yarayacak bir şey olmadığı için. tebessüm standart. çiçekte yara. amda yanık. gelme diye gülümsüyorum, yüzüne bakıyor muyum gülümserken. görüyor muyum seni. kendini görmek için geliyorsun ya. burası yokluğun. şimdi siktir ol git.)

anın önemi yok artık biliyorsun. kaydın önemi var. aslın değil suretin saltanatında kaçacak bir yerimiz olsun isterdim. işte şimdi burda, boğazı, kadehi, yüzümü çekerken sen. bir tane çakıp bizi utanmadan dışarı, alemin hafızasına fırlatırken örtüyü çektiğim gibi hepsini suya atmadıysam, daha büyük bir sonuca varmak için. metal. mürekkepli.

(utanca gelmem lazım. utanca gelmem lazım ama sudaki balık gibiyim, suyun neresinden tutup da varlığını gösterebilirim.)

sevdiğimi sikememem bundan. nefesim -acı-sız-lıktan- tamamen kesilmek üzereyken ilk karşıma çıkan tuvalete kapanıp otuzbir çekiyorum. şöyle bir ılık iz kalıyor arkada. aceleyle çıkıp boş, tekdüze hayatımı sürdürüyorum. kimseye bir zararım yok. tehlikeyi en tehlikeli yerinde boşalarak önlüyorum.

Adaletin olmadığı yerde iki ihtimal var: utanç, intikam. brandon, lisbeth. boşalma, imha. intikam utancı geçirmez ama sana otuzbir çekmekten daha geçerli sonuçları olduğunu ispat edebilirim. işte, binlerce defa tekrarlanabilecek olan varken, birazdan kaybolacak bu canlı performansın tek izleyicisisin. bundan gülümsüyorum cicim.

düğmeye basıyorum. biz de standard’ın camına yapışıp sevişmiştik ama şimdi çağırsam gelmezdin. belki de haklısın, tekrar edilebilir (sonsuz defa ama sıfır değil 1) sonuçlar zamanında yüzleşme gereksiz bir risk. öyleyse neden burdasın? (dudağımın içi kanıyor. kahkahalar atıyorum. dişimi tutsan elinde kalır)

şimdi zevkine varalım, tadını çıkaralım, hakkını verelim. çünkü kaydı var ama tekrarı olmayacak. (koşarak geldim. sana değil intikama. gördüğümü sana da göstermeliydim. kapıyı kilitledim, ışıkları açtım. gece şehir bedenlerin arasındaki infaz sırasında haykırıyordum. sen elini ağzıma bastırırken kahkahalarımla çatırdadı yatak. mandalina kabuğunda ısırığım. taptaze. acı. sanki dalından şimdi almışım. kısa, kanıtı olmayan bir hoşnutluk anı. güzel yüzüme iyice bak. güzel ağzıma iyi bak. birazdan seni yutacak. elimdeki alete bak tenin altından nasıl kanlı bir harita çıkaracak. önce gelip gelebileceğinden kat be kat fazlasını var gücümle içime çekeceğim. sonra keskin dişlerimle o aptal kafanı mantarından kopardığım gibi tükürüp atacağım.

kayıt sende kalacak. her zaman yaptığın gibi defalarca aynı güvenilir sırada izlemen için. tekrar tekrar.

elveda korkunç şey. sana mahvettiğin masumiyetini geri verdiğim için bana teşekkür etmen gerekir.)

hep sahip olmak istediğimiz biri

January 24th, 2012

william-wegman-north

{başlık çok post-modern. olmaz bu. değiştirelim. bu kişi hikayenin sonunda ölecek gibi duruyor. öldürülecek. bak ne yap biliyor musun, ajda’nın çok çok eski halini hatırla. banu dolap kapaklarının içini onun kartpostallarıyla kaplardı ve türkan şoray’ın kartpostallarıyla. annesi (teyzen) banu’ya ödev yaptırırken ‘utanmıyorsun değil mi? birinci sınıftaki çocuğa soracağım gör bak nasıl verecek cevabını şimdi’ diye bağırır ve hiddeti hiç eksilmeden sana dönerek: ’söyle kızım söyle de duysun, iki kere yedi kaç eder?’ hiç cevap vermediğin halde, o zamandan anlaşılmalıydı olacaklar, banu’nun duvarındaki sylvie vartan ve johnny hollyday’in nazarı altında (referanslar…)}

aynı yıl {cennetten kovulmuştun, babanla evlenmek istemiyordun artık, evden kaçmak da, hatırla bunları hep, zihnine kaydet, okulun ilk günü annen ve babanın ortasında çekilmiş bir fotoğraf} bir çocuk sana takmıştı, durmadan şikayet ediyordu ‘öğretmenim. şimdi harfleri yazmamız gerekmiyor mu?’ ‘evet çocuğum’ ‘o zaman arkadaşımıza sorar mısınız neden resim yapıyor defterine?’ bütün bakışlar sana dönüyordu. çünkü ben bunların hepsini biliyorum, demiyordun. herkes bir şeylerle uğraşırken, bütün dünya, sürekli kendine dönen bir sonsuz sıkıntı içinde büyüyordun. ne yapsan, ne yapmasan herkes tarafından, daima görünüyordun, üstelik, bu küçük azap dolu yaşamında izlenecek bir şey varmış gibi parmakla gösteriliyordun. saydam olmak istiyordun. aynaya baktığında yüzünden çok uzak ve derin bir yere düşecekmiş gibi olurken tam… annen bağırıyordu. anne ne zaman biter, hayat başlardı? bir gün kendini annenden koparabilsen o hayat acaba neye benzeyen bir şey olacaktı.

burda keselim.

‘düşün ne kadar çok şeye bağımlıyız.’ diyor. ’suya. havaya. onlar olmazsa yoksunluktan nasıl kıvranırız. eroin de bunun gibi’ ‘efendim?’ ‘14 yıl oldu bırakalı.’ matematik profesörü: ‘ama 2011′den 1997′yi çıkarınca 14 etmez ki’ diyor. ‘6-7 sene en fazla.’ ikisi de dönüp bana bakıyor. ‘14′ diyorum. ‘14 doğru’. oda içindekilerle birlikte viski ve sigaraya boğuluyor. imam: ‘iyi bir müslüman olduğuna şahit misiniz?’ ‘ne dediniz?’ yine metal bir mahremiyet hissi. utanç. (lütfen çelenk göndermeyeniz. o gün birini sevindiriniz.) birini sevindirecek miyiz? uzun zamandır görmediğim adam motorcu ceketiyle yaklaşıyor. sarılıyorum, iki kolum bedenini kavramaya yetmiyor. belimden çekip başımı omuzuna gömüyor, neye ağladığımı bilmiyorum. ölene öfkeliyim, kendime öfkeliyim, hala bütün bunların kesin sebebi ve sorumlusu olarak devam etmekle kabahatliyim. hiçbirimiz cesedin mezara patates çuvalı gibi devrilişini görmek istemiyoruz. bunun için farklı çarelere başvuruyoruz. iyi haber: 150 TL ekstra ücretle tabutla gömülebiliyormuşuz. kötü haber: bu cesedin dekompozisyonunu geciktiriyomuş. ölüm sıralamasında bir yanlışlık olduğundan emin, bizden önce giden birinin daha suçunu taşımak üzere küçük eve doluşmuşuz. ‘eroin beni bıraktı.’ diyor. ‘yoksa ben onu bırakamazdım’. ‘pardon?’ bu duman, bu kekre tat tamam ama ölüm bile bize sinisizmi bıraktıramıyorsa bir sevince vesile olmayı nasıl ümit edebiliriz?

başı ve sonu birleşmez. başka yönlere işaret ediyorlar. ölenle ölünüyor. sonra, sonra aklıma işte hep bu geliyor, halbuki cezmi ersöz de bu ağır utancın parçası. {purosunu yakarak ‘kızım seni tanıştırır mıyım hiç! çiğ çiğ yutar. hem shakespeare’i yalamış yutmuş birine hiç yakıştıramadım} -şehirler. paris’in arap ve japon değmemiş yerlerinde sulu, yumuşak, yanlış öpüşmeler. los angeles’te aynada kokain çizgilerinin arasındaki koca yeşil gözlerin üzerine kapanan kirpiklerin- ama bu dizeleri atamıyorum bir türlü, oysa ben beni çiğ çiğ yutma ihtimali olan herkesten kaçıp kurtulmuştum Anlaşmak diye birşey yoktur aslında
dillerin ve yüzlerin altında başıboş zamanlar
dolaşır
sokaklarda bir kıç,bir penis,bir çocuk-köpek gibi
dolaştığım zamanlar

bir kelime seç.

hassiktir.

bunu seçiyorum. (ama bu iki kelime) gülüyor. aynaya bakıyorum. aynaya kendimi görmek için değil sırrı görmek için bakıyorum. yoksa bıktım bu surattan ölene kadar vakit dolduruyorum. insan nasıl daha daha daha uzun yaşamak ister, suratı saçı kıçı değişmesin 60 yıl aynı kalsın ister aklım almıyor. hassiktir. yine aynısı olacak. (birini sevindirecek miyiz?) ’seninle uyumak istiyorum’ tamam sik, diyeceğim. sinirlenecek. kötülüğünün sınırlarına hala eremediğim kadar korkunç bir kadının genleri yüzünden sen de sen de sen de behçet kemal çağlar’ın ellerine şiir yazdığı (istanbul minareleri) önüne kırmızı halılar şampanyalar ödüller adamlar dizilen korkunç kadının genlerine kapılıp babacığım keşke spermlerini biraz daha hızlı koştursaydın ne çok şey heba oldu kendi evladı bile ben daha çoğunu geride bırakacağım

Güvenmek diye birşey yoktur aslında
dillerin ve yüzlerin altında başıboş korkular

bana teknoyu kıçıma kadar mini eteği bukowski’yi polisin kucağına kusmayı yakıştıramayacaksın ama bu kötü güzel gen öyle baskın ki (seninle uyumak istiyorum) uykusunda kusan osuran sıçan uykusunda kötü şiirler yüzünden zıplayıp kafasını tavana vurup uyanınca gene aynı güzel korkunç suratla İki karanlık orman birbirini sevse

bir şey

January 23rd, 2012

wolfgang-tillmans_peaches

O kadar küçük bir şeydi ki aradığım. Herkeste olan, her yerde bulunabilen. Gökkuşaklı bir bilye gibi, herkesin cebinde, çantasının köşesinde, avucunda, başucunda olabilirdi. Kolaycacık. Bunu arıyordum. Bunu aradığımı biliyordum. Ben bunu ararken, bu yokluğu kimseye dokunmayacak, alelade şeyi avucuma alabilmek isterken, bir çığ büyüyerek üzerime doğru yuvarlanıyordu. Bir hayvan kıvrana kıvrana ölüyordu. Cephe düşüyordu. Yaralarımızdan kan ve yanık kokusu yükseliyordu. Bir kaza oluyordu, tanımadığım insanlar bu yüzden sevdiklerini bir daha kavuşamamak üzere kaybediyordu. Neyin uğruna savaşıyorsunuz? Neden uğruna savaşıyorsunuz? Bir bilye, sinek kanadından, kar tanesinden önemsiz, hemen yeniden üretebilirsiniz. Hepinizin cebinde, çantasında, avucunda var. Gene de durmadan beni dürtüklüyor, bana çarpıyorlar. Bir dursalar bir yer açabilsem yere oturup başımı dizlerime kapatır, ellerimle korurum. Kimseye zararım olmaz. O kadar basit bir şey ki aradığım. Bu kadar büyütecek ne var?

Uyumaktan korkuyorum. Keşke şimdi çıkıp koşabilsem. Keşke geceleri kadınların çıkıp koşabildiği bir yer olsa kapının dışındaki. Keşke koşarken gene öyle bir yabancı kollarını açıp gülse tam çarpışacakken. Yok gülmese, alt tarafı bir bilye, kimbilir kaç kere farkında olmadan yanından geçmişimdir. Sanki uyursam önleyemeyeceğim bir felaket. Sanki perdenin kapanışını son defa görüyorum. Sanki her geceki gibi ışıkları söndürüp, fişleri çekip yatağa girerken bu söylediklerimiz son sözler. Mimliyorum. Farkında olmadan sarfettiğimiz sözlerin birinci, ikinci, üçüncü anlamlarında saklı olabilir mi kurtuluşumuz?

Uyu. Rüyamda bütün gün yaptığım alelade işleri görüyorum. Karnı ağrıyan birine şu ilacı al diyorum, kağıtlar için kırtasiyeden klasör seçiyorum, onu oraya bunu buraya koymalı, kapıdan biri giriyor. Hoşgeldin. Önemsiz detaylarla geçirmekte olduğum hayat, öbür dünyada yattığım uykunun kabusu. Uyandığımda hepimiz hayattayız ama felaketi önleyememişim. Tek benzerlik yaşamayı sürdürüyor oluşumuz.

stella

November 14th, 2011

laurentbenaim3

sokaklar bomboş. bu şehrin gençleri nerde? cumartesi gecesi pişti mi oynuyorlar, neden her yer karanlık? ümitsizce dolaşırken nasılsa karşımıza iki süslü kız çıkıyor, topuklu ayakkabıların izin verdiği kadarıyla peşlerinden koşuyoruz. durdurup ‘pardon’ diyoruz ‘burda yakınlarda bir bar, kulüp nerde buluruz?’ gülüşüyorlar. ‘burada bulamazsınız.’ topuklu ayakkabı mini etek giymişler. birbirlerinin kollarına girmişler. ‘geceyarısından sonra…’ konuşurken gözlerimizin içine bakıyorlar. ‘herkes stella’ya gider.’ hemen bir taksi çeviriyoruz. parolayı söylüyoruz. stella şehre bir saat uzaklıkta. stella yıkılıyor. kulüplerden birine giriyoruz. kulüp yıkılıyor. müzik yıkılıyor. herifler yıkılıyor. biz yıkılıyoruz. ışıklar patlayıp sönüyorlar. yüzler belirip yok oluyorlar. hareketler değişiyor, karışıyorlar. yüksek bir sahne var. sahneye çıkıyorum. gözlerimi kapatıyorum. dans ediyorum. nicholas

altımda sert zemin, burdaki her şey gibi en az 400 yıllık bir sert zemin. üzerimde ağırlığı burnumda nefesi. hareket halinde omuz kıvrımları kalça kemiği kirpikleri yüzüne dökülen saçları kıçı. birbirlerine karışan yabancı kokular ışıklar tatlar. belli ki gelişen bir zamandan, uzun yollardan, derin öpüşmelerden yuvarlandık bu zemine. gözbebekleri küçülüyor. gözlerindeki envai çeşit renk doku desen başımı döndürüyor. gözbebeği yok olacak kadar küçülüyor. bir nokta kadar kalan kara delik ışığa dönüşüyor, rengarenk irisi güneşi örtüyormuş gibi. dünyamı kaplayan irise doğru dağılıyor göz kamaştırıcı ışık. ağzından ağzıma bir duman bırakıyor. kulaklarımın arkasından, ensemden bir sıcaklıkla sesini duyuyorum. avucumda bir şey var. giderek büyüyor, zonklayarak taşıyor elimden. birden rolümü unutmuşum gibi bir panik. ’stop!’ diye bir ses duyuyorum. gözlerimi açıp parlak ışığa alışmaya çalışarak toparlanmasını bekliyorum. farkında değil. biri parmağını şaklatsın. oğlum bitti. kalk kızın üzerinden. git yüzünü yıka. uyan da balığa

ilk seksim yabancı bir ülkenin ortaçağ kentindeki bir öğrenci evinde aynı dili konuşmadığımız ağzından ağzıma tatlı bir duman aktaran bir daha hiç karşıma çıkmayacak bu çocukla olsun tamam, bu daha iyi. askerliğini ambulans şöförü olarak yapıyormuş. sırf bu bile geçerli bir sebep. ama eğer askerliğini konuşabildiysek neden şimdi ona (nicholas. bugün çarmıhın önünde diz çöküp yaktığım mumların alevi) derdimi anlatamıyorum. arkadaşım nerde? diğer topuklu ayakkabılı mini etekli kız? onu çağırmak için hamlede bulunacağım ama nicholas kaburgalarımı öyle bir sıkıştırıyor ki çıkmıyor nefesim. sevişmeye devam etmek isteyip istemediğime şimdi karar vermeliyim. istemiyorsam bir tecavüze tanıklık edeceğiz. ama isteyip istemediğimi düşünemiyorum çünkü acele latin dillerinden birinde reglim demenin bir yolunu bulmam gerekiyor. içimdeki tamponun nicholas’ın kocaman penisinden alacağı darbe sonucunda karşılaşabileceğim medikal problemlerin korkusundan stop! diye bir ses çıkarıyorum. ağzını ağzıma bastırıyor. bunlarda belli kontrol noktaları yok demek ki. makas değiştirmek için geç kalındı, durduramayacağım. olanlar olacak. penisi bacaklarımın arasından girip tamponumla birlikte ağzımdan fırlayacak. elimi vücutlarımızın arasına bir sokabilsem. tamponun ipini bir yakalayabilsem. sonra? sonra ne yapacağım? bir nefes

bu nefesi neden almam gerekiyor? neden stella ve nicholas ve askerliğini yapan şöförün hastaları hastaneye yetiştirdiği ambulansın altındayım şimdi? nicholas’la merkeze varmak üzereydik. magmaya. bunu onun çok iyi bildiği ve işe yaracağı kesin bir dua gibi sürekli tekrarladığı sözlerden anlayabiliriz. sözler latince, nicholas’ın söyleyişinden anlıyoruz girmekte olduğumuz korun kuvvetini. 2 milyon yıllık insanlık tarihinin bu noktasında dünya üzerindeki 7 milyar insan arasında nicholas ve ben birbirimizi seçmişiz. başka türlüsü çok daha mümkün olan pek çok ufak ihtimalin doğru sırada dizilmesi sonucunda o parkenin üzerinde ağızlarımızı birleştirmişiz. yoksa öyle değil mi? nicholas pekala dieter ben izumi olabilir miydim? penisi elimde büyümüştü. ağzıma bir duman üfemişti. zehirsiz duman olur mu, olmaz, ağzımdan giren zehirli duman bütün organlarıma yavaş yavaş nüfuz ederek rahim duvarlarımda çatlamaya sebep olmuştu. bir dağılma sözkonusuydu ama tamponla tutulabilecek bir dağılma değildi bu. sadece benim vücudumla, doğurgan bir kadın olmamla ilgili değildi. nicholasın karnından çıkarıp ağzından ağzıma üflediği zehrinden emin olduğum duman nefes almaya girişmesem ağızlarımız arasında dolaşarak bedenlerimizi dağıtacak bu duman bizi yakıp kül edecek duman gözlerimi yaka yaka akıyordu yanaklarımdan. ipi yakalamaya çalışıyordum ama içimde tampon yoktu. nicholas veya dieter veya abdullah veya per sürekli tekrar ediyordu, gözlerini kapatarak, üstelik yüksek sesle konuşuyordu, ikimizin arasında kalacak bir sır değildi söylediği, dünyaya aktarıyordu 7 milyar kişi duysunlar 20 milyon yıldır ilk defa biri bunu ağzından çıkarıyor. ipi çekmek zorundaydım. ipi çok çabuk çekmek zorundaydım nefes bile almadan şu aramızdaki ipi nicholas duman

hep sahip olmak istediğimiz şeye sahip biri

November 11th, 2011

stefano_tagliafierro_feet_2

gün ağarıyor. geleceklerini biliyorum. yerdeyim. başımı döndüremiyorum. boynum kırılmış. hayvanları bekliyorum. kımıldayamıyorum ama soğuğu, nemi, üzerimden kalkmakta olan karanlığı hissediyorum. şu kötülükler ve iyiliklerle dolu ormandaki dallar gibi kırılmış kemiklerim. ama çin’de üzerinden üç defa minibüs geçen küçük kız gibi biri tutup kaldırsa bedenimi elinde dağılıp kalırım. küçük kız ve ben. hiç sesimiz çıkmadı. çıksaydı da duyulmazdı. kalabalık pazaryeri ve karanlık, kalabalık, kimsesiz ormanım. nerede olduğumu bilmiyorum. küçük kız da bilmiyordu. hepimiz annemiz nereye götürdüyse ordayız. kuzeyde olduğumu düşünmek istiyorum. dilini bilmediğim, yabancılık çektiğim, aşılması güç mesafelerin, haşmetli manzaraların olduğu bir soğuk ülke. bulunsam beni çalışkan bir ormancı bulurdu ama önemli bir buluş olmayacak, et bitince kalan sadece kemikler ve eşyalar. dünya üzerindeki yerimizin, geçirdiğimiz hayatın, günahsızlık ve kurbanlarımızın önemsiz olduğunu fark etmek beni iyimserleştiriyor. aynı acı hikayenin içindeyiz. hepimiz ölüyoruz. ben ve etrafımdaki her şey, orman, içinde bulunduğum zaman ve varoluş bütün zulmüyle üzerimden geçerken, üzerime titreyenlere ihanet ediyoruz. kalp atışlarımı duyuyorum. dudaklarımı yalıyorum. gözlerimi açıyorum. görüyorum ama görebildiğim sadece gölgeler. hayvanları bekliyorum. gelecekler.

geldiler. kokumu buldular. taze et kokusu. taze ama cansız. ölen et. etin ölümü. burunlarıyla bellediler beni. ufak ufak koparmaya başladılar. bir vahşetten söz edemem. ormanda sürekli olup biten, yaşam ve zaman döngüsünün sıradan, zaruri bir hakikati. yaşarken küçük müdahalelerde -iğne olurken, tüylerim alınırken, penis dölyolunda yerini bulmaya çalışırken, masaj yapılırken bile- yaptığım gibi kasılmıyorum. olup bitende yanlış, direnilecek bir şey bulamıyorum. insanı gidilecek yere kolayca ilerleten mükemmel, özel bir an. ama yokluğumda hayatları dağılacak olanlara sakın söylemeyin. tek bunu unutmak isterim. eskiden cenazemde arkamdan ağlayacakları izlemenin hayaliyle rahatlardım. bir gün sessiz bir rüzgar gibi onların üzerinden uçup gidecek olma düşüncesinden güç alırdım. şimdi dileğim bunun olmaması. benden sonrasını bilmeyeyim. gözlerimi yumduğumda. hatıralar ve ben. bitsin.

canım acımıyor. bilecekerse bunu bilsinler. sadece çok üşüyorum. ıslak burunlarından verdikleri nefesle beni ısıtsın hayvanlar. yatakhanede uykuda insanın kulağını burnunu üfleye üfleye uyuşturarak yiyen sıçanlardan bahsederlerdi. bunda bir iyilik var. üfleye üfleye acıtmadan kemiren küçük hayvanlar. sizin aranızda güvendeyim. ben. ezeli av. hangimiz hürdük ki avcılar söyleyin. hürriyet, hak, adalet gibi kavramlar, bunlar insan yapısı. gökyüzü, orman ve hayvanlar aldırır mı bunlara hiç. düşünüyorum da, hiçkimseye sevgilim dememiş olabilir miyim hakikaten. giderken aklıma annem geliyor, annemden önce giderken. ikisi, annemle babam tanıştıklarında, babam anneme ’sizinle tekrar görüşmek isterim.’ demiş. annem ‘gerek yok’ diye cevap vermiş. ‘neden?’ ‘çünkü görüşeceğiz. sonra bana aşık olacaksınız. hep aynı şey.’

durmadan aşık olunan kadının vajinasından, uyumsuz iki insanın (50-50) karışımından mamul. kıymeti neden menkul belirsiz bir avın insan yapısı kronolojiye yerleştirilmiş hayatı. hoşbulduk. allahaısmarladık. avcılar bende ne arıyorlardı defalarca ateşlediler de öldürmediler. bilsem de değişmezdi. yine ormanda bulurdum kendimi, yine geride hiçbir şey bırakmazdım. bütün inceliklere rağmen bu kadar zarar. sadece var olmakla verdiğim zararla yanıyor canım şimdi.

hayvanlar hadi. doğuştan keskin dişlerinizle, güçlü çenelerinizle ispat edin. aferin. boşuna ağladılar, boşuna ağladım. bütün oyunlarımız, çırpınışlarımız, birbirimize tuttuğumuz ve yalnız kaldığımızda kırdığımız aynalar, kaçışlarımız, teslim olmalar, tutup da bırakmadıklarımız, bırakıp geri alamadıklarımız, aşk ve yalvarış, hepsi hepsi boşunaydı. söyledim kimse inanmadı. kocaman vücut ve akıllarımızla, durmadan bakıp onarıp geliştirmekle uğraştığımız, şurda yuva yapan minicik karıncalar kadar olamadık. işte ispatı. kemiklerim. herkes çocukları kurtarmaya baksın, dedim. ağlayacaksak buna ağlayalım. ateş ettiler ama öldürmediler beni. avlanmanın zevkini çıkarıp, yok etmenin yükünden muaf olmak isteyen fani avcılar. artık suçlayacak kimsemiz kalmadı. zaman ve uzay, beden ve ruh istismara kapandı. bilseniz ne kadar uzun zaman bekledim bu özgürlüğü. şu muazzam, kerameti kendinden menkul dünyanın basit bir kuralı var.

bunu şimdi apaçık kavrıyorum, ben: iki uyumsuz aşığın bırakamadıkları iz. hiçkimseye bahşedilmeyen bir şey.

süt

October 21st, 2011

elinor-carucci

zinmil. elimi gırtlağıma sokup bir canlı balık, aç bir yılan veya bir yere bağlı olmayan ip çıkaramadığım için. diz çöküyorum. başımı dizlerime değdirip, başımı ellerimle kapatıyorum. şimdi meyrunu sakladım. haraya sakladım (canın olduğu yer. biri beynimden vursa beni ölmem). şimdi kalkıp şu duvarı yumruklamaya başlayacağım. ellerimin acısından ağlayacağım. ellerimin acısından ağladığıma inanarak biraz rahatlamayı umacağım. bir yere tutunmayan ellerim. allahın, kaderin, aydınlanmanın, rutinin huzuruyla ufranı gerçekten koruyabilir misin? kitaplar fotoğraflar telefon numaraları yüzler hatıralar adlar eşyalar küçük kitlelerin büyük putları. emelim ölünce bir şarkı, sonra havaya uçuşan küller…

başım ellerimin arasında, hiçbir yere bakmıyorum. dünyada şimdilik kaplayabileceğim en küçük alan bu. almamak için bir sebebim var, istedim. istediğim için, sadece canım çektiği için dilimi dudaklarıma bile değdirmeden ‘hayır, çok teşekkür ederim.’ kapıyı kapatırken ses çıkarmamaya dikkat ettim. kaderi kendi iyiliğine bıraktım. iyilik kötülük ikisi aynı şey. ne kaderi deniyordum, ne seni, ne kendimi, istemek almamak için en geçerli neden. tek mesele şu: kapıyı örtmek bertin bir yere çıkarıyor insanı. kapıyı örterken kapının örtülüşünde kalınamıyor. ellerim paramparça olsun paramparça olsun bu eller. bundan tanısın beni çıktığım yer.

sabahın soğuğunda yüzümü arkama aldım. inançsızlığımdan geliyordu cesaretim. dedim ki anne. bir gün bunu ağlamadan söylemeyi de becereceğim. yüzümü arkama aldım saçlarımı önüme. hava kaçıran balon su alan geminin deliği. üzüntü ne önemsiz kelime. tevratı da ellerimle birlikte parçaladım. kimse bilemez yerini ama hiçkimse.

çıktım ya kapıyı ardımdan kapatıp, artık etkilere açığım. ‘ameliyata alacağız’ diyebilir bir doktor alelade sesle. (itiraz söz konusu olamaz) ‘burdan buyrun’ diyebilir garson yol açacağı korkunç felaketten bihaber. şimdi önümde bir taksi durabilir ve içinden sen inebilirsin. bir anda şipşak gözlerimi de kör edemem. saçlarım önümde yüzüm arkamda. yine de sağlama alamıyorum kendimi. hayır diyorum gene de (zaten evetle hayır ikisi aynı şey) diyorum ki anne, üstümden tavanı kaldırıp çektin. zemini tepeme aldım şimdi düşmekteyim. ellerimde hiç acımayan kan. balığın kanı, içimde can veren yılan, koparılması mümkün olmayan ip protect me protege moi

karma

October 16th, 2011

sam-samore-scenarios-92

Kandırıldım. Faka bastım. Şurda hata yapıyorsun: Sen kandırdın diyor muyum ben? Önemli olan benim kendimi kandırılmış hissetmem. Derdim bununla koçum seninle değil, şimdi anladın mı? Bütün kapıları çarpa çarpa kapatıp siktir olup gideceğim. Bir Türkün asla yapamayacağını yaptıracaksınız bana, ilk uçağa bindireceksiniz beni. Bir gün, bugün (16 Ekim 2011) ilk uçakla, anladın mı? Bu hikayenin başrolündeysem ben, rolümü de bugüne kadar hakkını vererek icra etmişsem bu iş bugün yaptırılacak bana. Duydun mu? Ne gerekiyorsa hemen yapılacak, bu yazının sonuna gelmeden bitmiş olacak iş. Ben sırf başkaları için neler yaptım bugüne kadar, bunu da başkaları yapsın bi zahmet. Karakter içinde yer aldığı dile güvenmek ister. Kontekst diyorum yakışıklı. Anlayacağın şekilde anlatayım: Size devamlılık okutmadılar mı? Plandan plana değiştiremezsin yapıyı. İki tarafın da dengesini bozarsın. Bilerek yapıyorsan, önceden yapıldı. Aynı karakteri başka kadınlara oynattılar, aynı kadına başka karakteri oynattılar. Ayrıca, bunu bana sen söyletmiştin: Bilerek ya da bilmeyerek benim için fark etmez. Böyle bir ayrıma vakıf değilim hasara bakarım ben. Anladın mı?

Peruk alnımı, ensemi yakıyor. Üç dil ve yedi şivede denedim olmuyor. Daha ne istiyorsun? Ses tonumu tam ayarlıyorum, dudaklarımın arasından tona ters bir replik çıkıyor. Deli diyecekler. 80’lerden beri kürk giyen yok, 2011 yılının ekim ayında vizon etol. Çüş. Örnek olarak da 1985 yılından bir resmi göndermişsin. Üstünde damga var. Uludağ’da çekilmiş. Fotoğrafçı oturtmuş karıyı otelin lobisine kürkü dolamış boynuna. Hanginiz yaptıysa bunu allah belasını versin. Allah bu ayakkabıların da belasını versin bu yokuşlarla dolu şehrin de yağmurun da belasını versin.

Şöyle yapacağım. Adımlarımı kimsenin anlayamayacağı şekilde hızlandıracağım. Sonra bir köşeden kıvrılıverip kaybolacağım. Sonra bir otel bulacağım. Geçen gün sıkışıp da pis tuvaletini kullandığımız otel gibi bir otel. Neydi? Emperyal. Kendimi otelden içeri attığım gibi peruğu kafamdan çıkarıp fırlatacağım. Vizon etolu çıkarsam atsam önlerine bir oda bile vermezler. Anla ki o kadar büyük bir yanlış yapılıyor şu anda. Merak etme para bulurum ben, oda parası da bulurum, gece parası da bulurum, uçak parası da bulurum. Sürekli senin suçun olmadığını söylüyorsun. Suratına tükürsünler senin. O zaman gel şu mukaveleyi iptal edelim madem? Kandırıldım diyorum sana. Bu saatten sonra değişmemi istemeyin benden, yaptıramazsınız, müşteri buna alıştı diyorum, hem bir düşün bakalım bir karakteri meydana getiren nedir? Alışkanlıklarıdır. Sahip olduklarıdır. Madem bunların hiç önemi yoktu, neden sigara içmediğim halde cebimde sigarayla çakmak taşıttınız bana o zaman? O numara bir kez bile görünmediği halde adamın telefon numarasının yazılı olduğu kağıdı taşıttınız? Allah kahretsin topunuzu sizin. Al iade ediyorum hepsini. Al. Okumadan iade ediyorum yazıyı. Okunmamış olduğuna göre iptal edecek bir şeyimiz de yok demektir. Konuştuklarınızdan bir kelime bile duymadım, yeminle söylüyorum. Al, al, al, al. Bunu da al. Al bu da o taptığın hikayen. Çek ellerini diyorum üzerimden! Siktir ol git şimdi hayvan herif.