Online Dating



hiatus

May 14th, 2008

 pat brassington - bird in hand

iki doğumgünü: bir kırk, bir yirmiüç yaş. slav akademisyenle ikinci karşılaşma. bazen sesimin tonunu itici derecede yükseltiyorum. dikenli tel çekmenin bin yolu var. yanıma geliyor. biraz önce biz derken sen ve kimi kast ettin?  ben ve kocam. demek evlisin. bu hiç şansım yok mu demek oluyor? avukatımı istiyorum. avukat istemiyorum. karnım ağrıdığı ve vücuduma daha fazla ihanet etmek istemediğim için sürekli içki isteyip geri gönderiyorum. heyecanlı bir kadının çarptığı bardak yere düşüp parçalanıyor. küçük cam parçaları eteğimin altından bacaklarıma saplanıyor. klozette oturup kalmam bacaklarımda bulamadığım cam kırıklarının murakaminin hikayesindeki kulağa kaçıp kadını içerden kemiren minik sinekler gibi vücudumda dolaşıyor olmalarından mı yoksa muhtemel bir ishalden mi bilmiyorum. yaşamak ve kitaplar, karşılıklı dışlarlar, örneğin F1 partisinde kitap okunamaz. yaşam iç sıkıyorsa kitaplarda fayda var. kureishi, murakami, coetzeeden seçiyorum. sen doğru bulmadığın için buradan müzik, kitap, film tavsiyelerini kaldırmıştım ama bundan sonra susup sadece bunlara işaret etmek istiyorum. insanın kitap ya da kitap eleştirisinden başka şey yazmaması gerektiğini düşünüyorum. mektuplar ve günlükler ve e-mailler ve toplantı notları ve iyi dilek mesajları ve terk notları… hepsi boş. ancak kitaplar, kitap eleştirileri ve bir rujdan müteşekkil bir ayna iç sıkıntısını çatlatabilir. sonra yaz gelir.

OH PAPATYA

May 9th, 2008

peter franck

patlamak üzereyim yok patladım boooooooom diye de görünmedi duyulmadı. gündüz iş saatinde. oturamazdım. fırladım. bir yokuşun dibinde arabadan atladım. i-podu sonuna kadar açtım. bana bir şey olmuştu. yürüyüşümden yüzümden anlaşılıyor olmalıydı. o gece birbirinden ayrılan kabloların ucu, normale dönmem gerektiği zaman yanlış uçlara bağlanmıştı, zaman yolculuğundakiler gibi dönüş yolu şaşmıştı ve ben o geceden beri böyle bir ekstremden diğerine kayıyordum işte. tabancaya bir YANLIŞLIK oldu dediğimde, ne hissedersen o artacak, bu yüzden kafanı iyi düşüncelerle meşgul et demişti. ve o geceden beri bir kaykaycı gibi düşmemek için kafamı normal düşüncelerle meşgul etmeye çalışıyorum radyoda dinlemeye mecbur olduğum julio iglesias şarkısı, yapmam gereken gündelik bir telefon konuşması feci bir sıkıntı, hayatın nefessizliğine dair bir işaret olarak içimde şişmeye başlar başlamaz kovalıyorum. ama işte durup dururken ofiste oturup her zaman yaptığım işlerle meşgul olurken normal işler ve düşünceler ve aktiviteler ve konuşmalar arasındayken patladım işte. klavye masa gün hayat konuşmalar ilişkiler birden çok yavaaaş küçük daracık geldi içimden çığlık atarak kaçtım. yokuşun dibinde arabadan indim. energizer tavşanı gibi hızlı müzik ve cikletle yokuşun tepesine geldim. spora gittim: faideli bir enerji boşaltım kanalı. ordan mangoya gittim kimseyle hiçbirşey konuşmadan ordan bir yerlere daha gittim. olmazsa eve kum torbası almalı. hayat pakedi yırtılabilen bişey değil ki ve düşüncelerim o kadar hızlı geçiyordu ki, hayatın yavaşlığı herkes ve herşey baygın ve sağlıksız burdan gitmeli yeniden hindistana veya bilmiyorum gündüz karanlıkta dansedilebilecek bir yer var mı? kimyasal düzenimde bir bozulma oldu doktor mutlaka bunun için de haplarınız vardır NORMALLİK HAPLARI bu sırada hızla aceleyle zıplayarak yürürken kimbilir ne kadar zamanın geçmiş olduğunu ve muhtemelen artık o daireye başkalarının yerleşmiş olduğunu ve yerleşmemiş olsalar bile hala mesai saati olduğunu ve olmasa bile aradan geçenleri düşünmedim düşündüysem de zihnim yakalayamadı bu düşünceleri çünkü ben hızla ve aceleyle kapının önüne gelip kapıyı yumruklamaya başlamıştım. yumruklarken bir an kendime gelir gibi oldum saçmalayan kendimi görebilirdim ki kapıyı açtın şimdi düşünüyorum da daha gündüzdü üstelik kaç yıl olmuştu ve sen ordan taşınmış ve birisiyle beraber ve daha bir sürü şeyler ve sen kapıyı açtın ve hiçbir şey demeden… bir kelime bile etmedik.

üstüne bir sigara içmesini bilsem bir sigara içerdim. üstüne düşünmesini bilsem üstüne düşünmek isterdim. ama bir kelime bile etmedik. bana delirmiş olduğumu söylemediğine göre delirmemiştim. gün ne yavaştı ki hala bitmemişti. berbere gittim artık ilk sözlerimi sarf edebilirdim: “saçlarımı değiştirin.” tereddütle bakmayın insan denen sıkıcı şeyler. “çok NATÜREL oldu.” normallik saçları. bu sabah telefon açıp misafiriniz bekliyor, dediler. kimseyle randevum yok, dedim. randevusuz gelmiş, dediler. saçlarımı atkuyruğu yapmıştım ve günün yavaşlığına dayanabileceğime inanıyordum. iyi ve kötü düşünceleri kafamdan uzak tutmayı becerebilirsem kahvesiz içkisiz karbonhidratsız NORMAL bir gün için randevusuz misafire “gel sana bir yasemin çayı yapayım” demeye hazırdım.

hotel taj mahal, room 1711

May 8th, 2008

VEDA

theresa hubbard & alexander birchler - holes

bunu sonraya bırakalım istersen.

kapkaranlık sokakta kırıta kırıta birazdan ıstakoz emeceğimiz restoranı ararken, turuncu sarili yaşlı kadın kaldırıma üzerinde uyuyacağı örtüyü seriyordu. “dönelim” dedim “bu sokak tekin bir yere varıyor olamaz.” kalkıp omuzumu tuttu kadın. para isteyecek, diye düşündüm ve ben onu da bütün hintliler gibi şimdiye kadar tanıdığım herkesten çok sevdiğim için, hemen vereceğim. “trishna?” dedi heyecanla. başımı salladım. sokağın sonunu işaret etti. parlak gözleri gözlerimde, gülümsedi. kaldırımaki yatağına yerleşti.

biz de onun gibi yapalım. burası mumbai. öyle kalsın.

hotel taj mahal, room 1711

May 7th, 2008

DURUP İNCE ŞEYLERİ ANLAMAK
arnis balcus

“bana gömleğini ver” diyorum. kumsal sonsuz. su ılık. hiç ışık yok. dalgalar güzel şeyler anlatıyorlar. yıldızlar “budur” diye küçük işaretlerini veriyorlar. kum diyor: uzan. nasılsa kimsecikler yok. artık bir baş olmayan başımdan birbirlerine karışan beyaz gömlek ve çıplak bacaklarım ve dalgalar ve kumsal ve gökyüzü ve dünyanın sona erdiği yere bakıyorum. bizden başka hiç kimse yok. hiçbir yerde. hiçbir zaman. gülüyorum. “çok mutluyum.” “sen?” gülüyoruz. dalgalar gece kumsal gök yıldızlar birlikte çok büyüyoruz. goa hep yaptığını yapıyor: kabul.

burada herkes sevişmeli, diye düşünmüştüm. burada düşünceler geçmez. gözleri yumup düşüncesizce öpüşmeli çünkü cennetteyiz. ama günümüzde işler böyle yürümüyor, zamanın durdurulabildiği yerde zamanla yarışan, sonuç odaklı adamlar ve kadınlarız. öğlenleri açık büfeden koyu renk baharat soslu ağır yemekler koyuyoruz tabaklarımıza. sonra kaynaşmak gerekiyor. ben bunu yapamıyorum. her şeyin masum bir yolu var. “adım Sanat” diyor. ayaklarımı bakır bir kasenin içinde çiçek yapraklarıyla dolu suya sokuyor, mis kokulu yağlarla ovduktan sonra ayağa kalkıp gözlerime bakıyor: “burada siz tanrısınız” diyor. “sorun değil, etraf tanrıdan geçilmiyor” diye düşünüyorum. minik, kullan-at bir külot verip “çarşafı kaldırdım, lütfen uzanın” diyor Sanat. dediğini yapıyorum.

burada herkes sevişmeli, diye düşünmüştüm, ama bu daima bir başkasını gerektiriyor ve arkasından onlarca komplikasyon. üzerinde blow job is better than no job yazılı tişört giyen Yugo otobüste “istanbulda seks hayatı nasıl? ” diye soruyor. “eğer deney yapmak istersen odama gel. ot da var.” ardından “anlaştık mı?” diye elini uzatıyor. deneyin bitiminde de el sıkışılıyor olmalı. iş toplantısındayız, amaç iş bağlamak ve çoktan öğrenmem gerekmez miydi ki (ah) kimselerin vakti yok… on chesil beachin son sayfasında katıla katıla ağlıyorum, büyük ödülü alacağımı daha bilmediğim törene giymek için bavuldaki en kapalı ve bol kıyafeti arıyorum.

burada herkes sevişmeli, diye düşünmüştüm ve ben hala gereksiz yere dokunulmaktan hoşlanmıyorum. Gordon yapmacıkça elimi öpüyor “yaklaşma öyle mavi gözlerinle” diyorum, “yeşil” diyor. sürekli yanmakta olan dilimi içkiyle rahatlatıyorum. kumsalda likit gözlü hızmalı abanoz kadınlar i am julia, i am tina diye kendilerini tanıştırıp üzerime baharat kokulu kumaşlar sarıyorlar. hintli gençler portekiz halk dansları yapıyorlar. oda arkadaşım Elma bir karakter defosu olarak gençliğinin tüm gereklerini yerine getiriyor. yaşlı ve vakitsiz kaldıklarını sanan adamlar çocuklarının fotoğrafını gösterdikten sonra oda numarasını istiyorlar. insan hangi yaşa gelince düzelir? hangi yaşa gelince bozulur? “suratına patlatsaydın ya tokadı” diyorum ama kimse burda zamanın durabileceğine inanmıyor. palmiyenin altına uzanıp, geçmişsiz ve geleceksiz olmanın yaş, oda numaraları, mojito ve hindistana aşısız gelmekle ilgisini hiç düşünmeden gecenin hışırtısını dinliyorum.

burada herkes sevişmeli, diye düşünmüştüm, nasılsa sonunda mutlaka sabah oluyor. gözlerimi açtığımda sevdiğim bocalama: burası neresi? bu tepemde dönen pervane? pencerenin dışındaki palmiye? şimdi başı sola çevirip kim var kontrol etmeli. burası cennet. zamanın durabildiğine kimselerin inanmadığı çağımızda, ancak bu kadarı-

hotel taj mahal, room 1711

May 7th, 2008

PROLOGUE - IRREVERSIBLE

nicola ranaldi

on my birthday he gave me a pill. at my instant of hesitation, he said: this is the wrong pill. it will fuck you up and you wont make it to the plane tomorrow. i laughed.

it was the wrong pill. once when i felt so loving and blissfull and a kiss was not merely a kiss, me and you and our skins and our souls and the music and the night and the time and the life all integrated into something indescribably beautiful and when i touched you you were so much more than anybody could ever be and i was so much more than myself and this happiness was so deep and endless and i was so perfectly full of love that i thought: its never going to be the same again. i saw that i am capable of this much love and happiness, this potency ill always bear…

this was the other end of the candle. i was made into a pointless mass of apathy. when i saw someone approaching i clenched my teeth with terror. these people who thought i cared for them, who wanted something of me which i did not have and would not give. everyone and everything were to be avoided at all costs. i was covered with permanent new paint in black. DO NOT TOUCH. do not even come close. i am disintegrated, removed of all feelings i might once have had, you see. i have no supply of what you want from me. except a flow of meaningless words that pour out inadvertently like puke. i know you all pretend to be here for me but just GO. i am fucked up and there is no undo. the music sucks, people suck, time sucks, i am sucked up. so i will keep on clenching my teeth and observing this pointless person made from me who everyone must immediately run from and never come back to until this pill finally lets me go to sleep. but they wont go they keep coming to me. trying to talk touch demand me to be a self i cant be anymore. because the pill is in me and no matter how much time passes and how many times i pee and pretend its long gone out of my system it will be there like a virus knowing what it showed me. because weve been in it, in this hollow abyss once. it will always be there, nodding.

for my last birthday. i was given a pill that presented me meaninglessness. and now i have to pack my permanently conked out self and go. i have a fucking plane to catch you know.

April 28th, 2008

g.o.a.

darjeeling unlimited

April 25th, 2008

 juergen teller - louis XV

haklısın, hayatta bir sürü acılar çektik. ne istediğimizi bilemedik. bildiğimizde söyleyemedik. söylediğimizde istemedik. dengesiz ebeveynlerimiz oldu, manyak öğretmenlerimiz, bir türlü en iyi arkadaşları olamadığımız en iyi arkadaşlarımız, maalesef uyum sağlayamadığımız ve maalesef mükemmel uyum sağladığımız sevgililerimiz ve telaffuzu ölümden beter eski sevgililerimiz oldu, çekilmez patronlarımız ve dayanılmaz elemanlarımız oldu, ne çok insanla, olayla, düşünceyle uğraşmak zorunda kaldık. ne çok yalan dinlemek ve söylemek zorunda kaldık. kaybetmekten korktuk kazanmaktan korktuk geçmişten korktuk gelecekten korktuk yalnızlıktan korktuk bağlanmaktan korktuk gitmekten korktuk kalmaktan korktuk unutmaktan korktuk unutamamaktan korktuk uçmaktan korktuk inmekten korktuk başkalarından korktuk kendimizden korktuk. korkma ben varım!demedi kimse.

haklısın, para yok aşk yok değişiklik yok rahat yok anlamı yok. hüzün güzel bir şarkı, ıstırabın yıkıcı hazzından vazgeçmek zor ve özlemek insana hala ölmemiş olduğunu hatırlatıyor.

ama artık bavulu toplayıp uçağa binmek lazım. en kötü kabuslarında çıplak ayakla umumi tuvalete girdiğini göreni bokların, sucu çocuk reklamına ağlayanı perişan çocukların üzerinden zıplatmak lazım. istikamet doğu. istikamet sefalet. istikamet karmaşa.

böyleyken böyle. bazen sadece memnun olmak lazım. bugün, bir dilek hakkımı tuttum
ve bıraktım.

April 24th, 2008

 olga chernysheva - ohne titel

Soluk soluğa bağırdım: “Şaka
Tüm bu olanlar. Gidersen beni öldürürsün.
Güldü tüyler ürperten bir rahatlıkla
Ve dedi: “Rüzgarda durma, üşürsün.


Anna Ahmatova

 

Temmuz Meleği

April 22nd, 2008

job piston - all about eve 

Kurumuş bir meşenin gövdesine gizlenip,
durmadan kemiren melek, incecik dallara
geldiğinde, canını acıtır meşenin.
Ve meşe inleyerek;
canım acıyor, çık içimden, artık yeter der.

Herkes kendi ağacına dönmeli
İçinden yılan geçen gölgesi
Rüzgarı getirenler de.


Bejan Matur - Rüzgar Dolu Konaklar

çocuk sevgisi

April 21st, 2008

bu memlekette çocuk sevgisinin ne anlama geldiği üstüne iyice bir düşünmeliyiz.

gottfried hellnwein - the flesh is weak

nightwatching‘in küçük perisi, geceleri damda buluyor rembrandt’ı… ben periyim, diyor, bebek getiririm, oğlan olursa daha pahalı… yandaki yetimhanede yaşıyorum, babam işletiyor orayı. misafirlere hizmet verebilmemiz için bir an önce kanamamızı istiyorlar, kanamazsak kendileri kesip kanatıyorlar bizi. sonra babası alıyor periyi kendi evine hizmetçi olarak, babasından bir bebeği oluyor, bacakları yok diyor rembrandta, bak! damdan aşağı bırakıyor kendini, yerçekimsiz bir yere doğru uçmak üzere… 13 yaşında var mıdır?
 

“13 yaşındaydım. halamın yazlığında uykudaydım. tuhaf bir şey olduğunu fark edip uyandım. yatağımın kenarında biri oturuyordu, elini külodumun içine sokmuştu. gözlerimi gizlice aralayıp baktım ayhan eniştemdi. gerçekliğe aykırı bir durumdu, rüya görüyor olabileceğimi düşündüm. içeride halam, kuzenlerim uyuyordu. eniştemin elinin orada olması çok tersti, midem bulanıyordu, klozetteki suyu içmek gibiydi, büyük yanlışlıktı. sesimi çıkarıp bu inanılmaz şeyi umuma çıkararak, hayatımızın derisini parçalamak istemedim. sonra nasıl oldu bilmiyorum, ya ben yerimde uyanacakmış gibi hareketlendim, ya da holde bir ışık yandı, eniştem fişek gibi odadan fırladı.  kalktım. mutfağa gittim, ışığı yaktım. hemen, eve, yumuşak yatağıma dönmek zorundaydım. halam geldi. suratın bembeyaz dedi. midem bulanıyor, dedim. köfte dokunmuş olmalı dedi, köfte dokunmuş olmalı, dedim, hemen eve dönebilir miyim? neden? dedi. hiçbişey. enişten sabah bırakır seni dedi. sonra sabah oldu, eniştem her zamanki eniştemdi, o arabanın içinde şişen zaman ve yalan kusulamayacak kadar sinsi ve sessiz, sonra, eniştem, halam, annem, babam, nasıl da aynı kaldılar, bu korkunç yanlışlığın suratlarındaki tezahürünün nasıl farkına varmadılar. 13 yaşındaydım, benim suratım değişti, suratım ve ardında ne varsa, hepsi, her şey, tamamen değişti. “

akraba, komşu, amca, otobüs yolcusu, doktor, şu bu tarafından cinsel istismara uğramamış bir tek kadın tanımıyorum. çoğunlukla çocukken oluyor bunlar, cinselliğin sınırları zihnimiz ve vücudumuzda daha tam belirlenmemişken, neyin şefkat neyin taciz olduğunu ayırt edecek donanımdan yoksun, aciz olduğumuz sırada…  adını koyamayacak kadar tecrübesiz, yüzlerine vuramayacak kadar masumken olup daha teşekkül etmemiş cinselliğimizi sakatlıyor. ne kadar, ne feci derecede incinebilir olduğumuz daha başlamadan kazınıyor kadınlık tarihimize… otobüste pantolonun şişkinliği popomuza dayandığında bir defa bağırmayı becerdik mi, bir kere yırttık mı, hem kadın hem çocuk olmanın verdiği o çifte ezikliği, o zaman azalıyor bu taarruzlar… yine de, muğlak ve müphemden olabildiğince yararlanarak devam ediyorlar. böyle.

kaç yıl oldu bilmiyorum, uyurken gözlerimi kapatmıyorum.