Online Dating



miniature resignation

February 23rd, 2010

‘salinger was a genius. that’s not something to be said lightly or proudly, because it is a terrible and humbling thing to behold: genius is the perpetual state of the terrifying sublime, to behold the mountain and feel small, to register the universe and feel unreal, to witness the passing of the mountain and universe, … to, in short, understand that you will die, to know that the conditions of this world are hilariously insignificant and to, therefore, reorient yourself to what is nameless and highest and most frighteningly joyous. man is not the mountain.’

eleanor-antin-the-tourists-from-helens-odyssey

this was an anonymous comment in the new yorker, gone, shortly after i read it. i know i’ve been gone too, but listen, i am getting smaller everyday, and i love it. what have i gained from being too conspicuous so far anyways? (nothing) yeah, it’s been a while and first i stopped talking on the phone, then i stopped talking entirely (i said i have a throat infection, lost my voice). then i stopped writing, which is a form of talk isn’t it? then i stopped moving. dreams took up enough of my energy. i gave up eating. of course, most importantly, i stopped being loved. this was the most difficult of all but i think i succeeded, wouldn’t you agree? you can’t imagine how light I feel now (94 grams to be specific). i had given up on my fatal body long before that. last time i went to a gynecologist he had failed to push open my vagina. he was frustrated. poor guy.

that’s how i began to get smaller. unnoticable in a day, but you know it’s almost been a year now. i am tiny. the only things that remained the same were my hair and my nails. i guess they were already dead, that’s why. and that’s why i devoted myself to them, parts of me that are much bigger than me as a whole. i combed my hair, braided it, pulled it up, twisted it down, covered myself with it, swam in it, hid, rolled in a ball. got hundreds of tiny, shiny polishes and painted my nails, carefully, faithfully, blew on them, held them apart. can’t say that wasn’t fun. so now i am almost invisible. remember someone saying ‘if we didn’t do anything, we wouldn’t be anybody’? i am almost there except for the nails and hair. you can’t imagine what a relief it is not to be played around anymore. and being so close to the details, it’s a whole different world down here. the textures, the smells, the unseen, hurtful remains of the world’s millions of drugged up heirs.

it is in proper order now. takes me a day to get out of bed and reach the door. at this pace, i wouldn’t be able to find you even if i struggled for a lifetime of mine. that’s why i am ecstatically stuck here, in a place i can’t see farther than the corner of the pillow and let’s be realistic, probably some day a family member will unknowingly step on me. the wonderful thing is, i wouldn’t make a noise, or even hurt. since i am now made up of already dead things.

-for stuart

girl with one eye

November 20th, 2009

harley-v-w-flickr-4

dikkat! diye bağırdım. kaburgalarım kırık, ciğerime saplanacak. ‘biriyle barışmak istiyorsan ondan bir iyilik iste’ demişti hermafrodit bilge. burda işlemiyor söylediğin bok, bilge. kefaret nedir bilmeyen insanlar arasındayım. imdat diye bağıracak kuvveti bulsam, bir tekme daha yerim. ama ölmez de hayatta kalırsam koz elbet bana geçecek. o zaman seni mahvedeceğim domuz, ben kurbanlarımın bilinçaltına oynarım.

bak türkçesini söyleyeyim meleğim dedi: burası dünyanın en büyük ‘deri etkinliği’. ama türkçede hayvanınki de insanınki de, şimdi dağladığın da giydirdiğin çizmedeki de aynı kelime, öküz dedim. bayılırsam hakikaten bitecektim. en iyisi direnmemek. direnmezsem bırakır gider bu göt beni. tadı kalmaz belki. o an kolum çatırdadı. can havliyle haykırdım. artık ölürüm diye düşündüm alışmamış beden bundan fazlasını kaldırmaz. öyle olmadı. götsurat işin piriydi belli.

en az 6 hafta yatak istirahati dedi doktor. ben ilgilenirim dedi pislik. n’oluyo korku filmi mi çekiyoruz be. doktor, dedim bu adam beni bu hale getirdi. imzanız var dedi, buradaki kazalara (kullandığı kelime: casualty) müdahale edemiyoruz. burada öldüğüm takdirde sorumlu tutulmanız için de bir imza atacağım bunu bilin, dedim. sonra hermafrodit şarlatan geldi. ve aynen şöyle dedi: okyanus gibi geniş ve kabul edici ol bebeğim. olayları yönlendirmeye uğraşma. bahar gelince otlar büyümeyi planlar mı? uçmuşsun bilge dedim, bende doğal akışa uygun bir hal görüyor musun?

kaşıkla ağzıma ne verdiyse hepsini suratına püskürttüm. arada ‘çevir beni!’ diye haykırıyordum. burdaysa geliyordu, değilse, katılana kadar ağlıyor, sonra ıslak yastıkta pis ve sığ bir uykuya dalıyordum. şöyle bir hipotezim vardı: günleri saymayı bıraktığımda sona erecek. kalkıp yürüyüp siktir olup gideceğim. kendi sidiğimin, terimin kokusundan bana gına geldi. hiç olmazsa pasiflora yok mu burda, dedim. güldü, konudan sapıyorsun, dedi. saçlarım sapır sapır dökülüyordu. ayrıca sağ gözünü hiç kapatmıyorsun. geceleri bile açık, farkında mısın? acının ihtimali kendisinden de beter, o yüzden, ama tabii cevap vermedim. hala hayattaysam, sağ gözüm sayesindedir.

bütün gün vücut çalışıyordu. yeni bir yarışmaya mı hazırlanıyordu, yoksa bende kıracak kemik kalmadığı için atıl kalan enerjisinden mi bilmiyorum. ilaçlar ve yerime sabitlenmek beni aptallaştırmıştı. iyice sıyıracağımı hissettiğim zaman aklıma frida kahlo’yu getiriyordum. beni güzelleştiren bu fiziksel ağrılar. yalana bak.

pek tabii ardından büyük fetiş geldi: tekerlekli sandalye. sana kalsa beni belden kesip kutulardın, dedim. bedelini ödemiyor muyum? dedi arkamdan bokböceği. o beni iterken bize bakanların bakışlarındaki merhamet en beteriydi. suratımı iğrenç bir ifadeyle buruşturup, hırlayarak, bu katastroftan nemalanmalarını önlemeye gayret ediyordum.

beni arayan soran yok mu? diye sordum bir gün. olmaz mı? dedi. hepsinin içini ferahlatıyorum merak etme meleğim. asıl sen stokholm sendromundan ümitlenme götelek dedim. başına ne büyük bela aldığının farkında değilsin.

bir gün bir hemşire getirdi. hemşire koluma serum taktı. adını soyadını sordum, bunlar hukuki yükümlülükten korkar diye düşünerek. tracy edelstein, dedi. keşke dedeni zamanında sabun yapsalarmış tracy, dedim. tracy’nin deldiği damardan bana artık allah ne verdiyse zerk etti. sonrası flu.

 

 

‘saçımı yolmasan’ dedim çırağa. ‘taramaya uçlardan başlanır’.
arkamdan öbürüne kaş göz yaptı.
pek araz kalmadı ama sırf bu yüzden üstüme bir uyarı plakası asmak istiyorum: handle with care!
beni haşat ederek iyi olacaklarını sanan boklar. hepsi aklımda. intikam için değil. onların verdiği güçle ilerleyebilmek için. intikamdan çoktan vazgeçtim. benim işkence aletim zihnim. ne olursa olsun iyileşebilen birini acıtırken dikkatli olmalı insan. 

 

(fake can be good too)

September 28th, 2009

Sen benim yanlışımsın, bir yanlışlık olmuş!

Birbirine benzeyen her yabancı, yanlışlık..

- Haydar Ergülen, Sokak Prensesi

clay-gardner-missing-persons-5

çantamı yere bıraktığım sırada, çakır çukur kapıyı üzerime kilitledi. otel odası kadar kimliksiz, terk edildiği an unutulabilecek kadar belirsiz yeni yer. süper! ait olmadığımı bilmek iyi bir his. perdeleri aralıyorum. sanki yabancı bir şehirdeyim. arkaları boş gibi görünen, pis, büyük pencereli eski binalar. dönüş yolunu bilmiyorum. gelirken gözlerim bağlıymış gibi. veya uyumuşumdur. acı baki tabii, uyuyunca bile geçmiyor, ama ben zaten ilk ve yegane olandan başkasına inanmıyorum. gerisi tekrar. beceriksiz, acımasız kopyalar. türevin türevinin türevine yönelik imkansız girişimler. ama şunu da hatırlatmak isterim: zaman organik, kronolojik değil. o halde, ilk için daima şansımız var mı demektir? bara soralım. bar gemi şeklinde. vernikli ahşaptan bir dümeni bile var. rolümü benimseyebilsem viski ve sigara içmem gerekir, ama kokularına dahi dayanamam. gidip televizyonu açayım: var mısın, yok musun? banyoya giriyorum. (bu yerlere basamam. burada kaldığım süre boyunca ayakkabılarımı çıkarmayacağım, yatakta bile, asla) aynadaki yüzüm, iyi tanımadığım bir yüz. aynalar ne kadar gösteriyorsa, o.

yolda, ona dedim ki: mümkünse bana aşık olmayan biriyle sevişmek isterim. güldü. toplam nüfusa oranladığımızda şansın oldukça yüksek, dedi. ama onlar buraya gelmezler ki, diyemedim. iyi ya, dedim. bir bildiğin var senin robot. seni de kafan iyi, dedi. yok canım, dedim. bu sefer ben güldüm. müziğin sesini biraz açmasını rica ettim. gözlerim kapalı, ardıç yağı koklayarak, başımı suni deri koltuğa ittim: zaman, içimden geçen su.

çantamdan kağıt kalem çıkarıyorum. canım bir mektup yazmak istiyor. cevap almayacağım garantili bir mektup. fakat anlatacak bir şey bulamıyorum. ne yazmaya başlasam sanki altından başka manalar çıkıyor, mektup gönderdiğimiz kişiyi irkiltmemeli. onun yerine listeler yapıyorum: bugüne kadar yaşadığım apartmanların, okul sıralarında yanımda oturmuş çocukların, yarım bıraktığım kitapların, eskiden tanıyıp da son 5 yılda hiç görmediğim kişilerin isimleri… sonra da rakamlara başlayacağım. bir eşyayı pencereden aşağıya bıraktığım en yüksek kat, hayatımdaki önemli tarihlerde en sık rastlanılan rakam, vücudumda kaç yara izi, gemi barda kaç şişe içki bulunuyor… bütün listeler tamamlandığında tek bir cevaba ulaşacak kadar bozuk bir aklım var. hava kararıyor: zaman, içimden geçen su.

bir kağıdın üzerine ‘bakalım kim gelecek?’ yazıp, şıkırtılı çekmece anahtarlarıyla birlikte kapıya asıyorum. merak etme, diyorum, hiç de zor olmayacak. vakit kaybetmeden baki acılarımıza dokunmaya başlayacağız. kendimizinkileri hafifletme gayretiyle öbürününkilere bastırarak, bu şekilde birbirimize tutunacağız. ben her zamanki gibi, sevişmemiz bitince herkesin çoktan unuttuğu bir şeye (I) duyduğum hasretle ağlamaya başlayacağım. misafirim bu sırada banyoda. bir de ıslık çalıyor olursa, mükemmel.

votka, gazoz, buz, limon, howling bells, the death of bunny munro, tuzlu fıstık. sonra zaten uyku. acı geçmiyor ama uykuda en azından mücadele yok. rüya ne derse onu yapıyoruz. şimdi, mecbur olduğum için burda değilim. istesem duvarlardan bile geçer giderim. kendime bir söz verdim, bu yüzden biraz daha kalacağım. şartım yerine gelmezse bırak ayakkabıları çıkarmak, gözlerimi bile açmam.

özü belirsiz bir şeyin taklidi. teklif için teşekkür ederim.

varım. (alkışlar)

death wash

September 26th, 2009

nan-goldin-valerie-axelle-and-joanna-in-pulp-paris

yaz bitti. söylediğim gibi… ama tam da değil, (ne zaman olur ki?) içerde organik (çürüyebilir) hiç bir şey bırakmadım. kalan biraları bir japon yarışmacı gibi aralıksız ama rakibim olmadığı için de fazla acele etmeden, pencerenin dışındaki, her zamanki binalara ve içindekilere bakarak içtim. açılmamış cipsleri, ton balıklarını, çikolata paketlerini bir torbaya koyup dış kapının önüne bıraktım. kavanozdaki iki kırmızı balığı da… bilmiyorum biri alır mı onları, artık kediler mi yer. başka hiçbir şeye dokunmadım. şortun çıkardığın yerde, tokam lavabonun kenarında, senin diş fırçan fıskiye gibi açılmış, benimki nefes aldıran kutusunda, buzdolabında civardaki market, pizzacı, çin lokantası mıknatısları. zaman kopmuş olmasa, hepsi her zamanki işlevlerine devam etmeye hazır vaziyette. kağıtlarda isimsiz telefon numaraları, yanında, çeşit çeşit ayak-ayakkabı karalamaları… birbirimize hiç not yazmamışız. ben geldiğimde sen hep evde oluyordun zaten. bu da bu yazın sevinci olsun. hayatımın değil, hayır hayatımın değil, hayat…

aslında her şeyi toplayıp tasnif edip birilerine verebilirdim. böylece, organ bağışı gibi, başka yerlerde, vücutlarda yaşarlardı, değişim mümkün olurdu. yapamadım. kıyafetleri de bıraktım. boyundan bağlı elbisemi, güneş gözlüklerini, dudak koruyucuları, parfümü, küçük dantel külotlarımı, yarım kalmış barton fink dvd’sini, 118. sayfadan kıvrılmış vahşi hafiyeler’i… zaman bunlara ne yapacak? beton duvarlar sakladıklarını yavaş yavaş zehir ve rutubet üfleyerek mi harap eder? bir kaç sene sonra ben artık seni kesinlikle unutmuş olduğumda, bir kavramsal sanatçı kırsa kapıyı fotoğraflasa, bir zamanlar yaşanmış bu hayatın işaretleri neye dönüşmüş olacaklar kaldıkları yerde? izleyiciler bu bozuk hatıralara şöyle bir bakıp geçsinler, hemen ileride dev bir pentür var, oraya yönelsinler.

son olarak fişleri çektim. kapıyı kapattım. anahtarları yanıma aldım. içerde bırakırsam yeniden başlamam iyice imkansızlaşır gibi geldi. anahtarları ne yapacağımı bilemeden yürüdüm, geriye kalan hayatımın uzunluğu gözümde çok fena büyüdü. ağlamakla geçmeyeceğini, öğrendiğim pek çok yöntemin yetersizliğini hatırlayıp, şuradan patlatılan bir kaza kurşununa kurban gitmem dışında, içerde kalan bütün o eşyalar gibi zamanla, yavaş yavaş içten içe kurumak dışında bir şansım olmadığı düşüncesiyle kavruldum. sahile kadar öyle yürüyüp anahtarları denize attım.

kavgalı kahkahalı gitmeli gelmeli dairemiz. artık ölüevi. kimsesiz. bir daha hiç ziyaret edilmeyecek, mağlubiyet müzesi.

şanslıyım: bu akşam kalacak bir yerim var. her akşam kalacak bir yerim var. ölene kadar ve öldükten sonraki bütün uykularım kapıldı. herkes gibi olabileceğime inanmam lazımdı, bunu engelleyen şeylerin (büyük derin hassas şeyler-çürüyebilir-çürüyecekler) son ibaresini de yok ettim bak.

işte burdayım.

zaman, içimden geçen su.

where i end and you begin

September 3rd, 2009

bill-henson-untitle1
şöyle oldu:

zayıf düşmüştüm. takatsiz. sence sevilmek, bence zedelenmekten. parçalarımın kime faydası dokunabilir? kah kah kah/gülüyordum ama sonra, beni kendimden başka şey olmak zorunda bırakmayan kuvvetli bir kadının yanından ayrıldığımda, yığılmak üzere olduğumu fark ediyordum. oksijeni kısıtlı herkes gibi, asgari nefes ve hareketle yapabileceğimin en fazlası, hayatta kalmaktı.

halbuki pek çok ihtimal bana hazırdı: her şeyi yerli yerinde bir yaşam, bonus olarak sevilmelerden hangisini seçersem o, istersem üçü bir arada. hatta çekinmeden söyleyelim artık, nasılsa anlamını kaçıracağımız kadar kaçırdık: aşk. permütasyonlarını da düşünürsek: yavru kedi, uykuda boşalmak, karamela sepeti. ne istediğini bilen bir kadın, daha ne isteyebilir? tek yapmam gereken ayakta kalmak, bir tebessüm ‘evet’ manasında, yumruğumu sıkmayı bırakmak, bu kadarcık. ben kendi zorluğuma dayanamazken, ‘bak zorluğu sevenler de varmış’ diye gülümsüyordu kuvvetli kadınlar, bu çılgın kalabalıkta, bu oburlukta, bak herkes nasıl paralıyor kendilerini, böyle sabırla bakılmak inan ki ikramiyedir.

ama ben yığılmak üzereydim. bıçağı ensemde hissediyordum, belki vurulmuş bile olabilirim, ılık bir şey akıyor içime.
düştüm.

maşuğu denememeli insan, hele böyle ölüm kalım meselelerinde. ama düşüşte mutabakat aranmıyor ki. düştüm ve düşerken oh dedim, veya ah. zemin yakaladı sırtımı. dedim ki: işte buraya kadar. ama biri gelir de elini uzatırsa, yeryüzünden aldığım bu güçle onu gebertirim. eğer düştüysen düşenin ne beklediğini bilirsin, toprakta, yerdeki küçük otlar, böceklerle yan yana, büyük gökyüzüne karşı. böyle denedim, senin aşk, benim yamyamlık dediğim şeyi. gözlerimi yumdum. dizlerimden itibaren hissetmeyerek, ’al’ dedim. ben aşkı uğruna feda edilenlerle ölçerim.

gözlerim yumdum ama uyumadım. sabaha karşı çiğle kaplanmıştı üzerim. üşüyordum. birazdan hayvanlar ortaya çıkardı. hiç kımıldamadım, nasıl düştüysem öyle. ama bir şey değişmişti sanki. alemin kökünden gelen, çok önemli. 100kaplangücündeyim. yeryüzü ve gökyüzü dinleyin: ben aşık oldum. katiyetle, kusursuzca. ilk ve son defa. sade ve kendisinden derin. istesem uçabilirim. hızla, çok yükseklere. yapraklar ve omuzlar ve gece ışıklarına bu mucizeyi söyler, herkesi iyileştiririm. bütün ihtimaller geride kaldı. etrafta ne görüyorsan bunun için oldular. aç hayvanlar birazdan kutlamaya gelecekler. içimden ılık bir şey akıyor. yeryüzü ve gökyüzü anlatın: insanlar mucizeye inansınlar. ıslak, serin, korkunç ormanda kımıltısızım. çok parlağım, çok açığım, müteşekkirim.

güzel hayvanlar. işte ben. güzel ziyafetiniz. afiyetle yiyin.

müzedeki hayalet

September 2nd, 2009

anoush-abrar-realdolls-2

canım acıdığı zaman, ırgat gibi çalışmak istiyorum, dışarıda gece mi gündüz mü bilemeyecek kadar, telefona bakamayacak, çişimi yapmaya gidemeyecek kadar… yönümü göreyim, düşüncelerim terbiye olsunlar… canım acıyor çünkü: mümkünse kimse beni sevdiğini iddia etmesin. inanmıyorum bunlara, bu kadar avuntu, dikkat dağınıklığı, bu kadar kalabalık geçmişler varken… eyleme inansam, sevilen ben değilim ki, zihinde bütün bunlarla şekledilen gene bir başka muhteşem ucube. büyük sevgi: bütün renklerin karıştığı pis gri. geceleri göğsümün ortasını tutarak uyuyorum bu yüzden. çok acıdığı için, orası vurulduğum yer.

bunu böyle büyük harfle yazayım: bana pek çok ayna tutuldu. hiçbirinde tutanın gözlerinden başka şey görmedim.

şimdi bir gün daha geçirmem gerek, sonra üzerine kimbilir daha kaç tanesi. bir gün ne uzun şey, ne kadar çok tünel ve kuyudan, dalga ve delikten geçiyorum bir günde. kenarlara tutunuyorum ilerlerken. halbuki her şeyden, herkesten vazgeçebilirim. bunu defalarca yaptım. her şeyden kolayca vazgeçebilen, bir günü dengesi bozulmadan geçirmeyi nasıl beceremez?

gözlerimi siliyorum, saçlarımı topluyorum. biri çalıştırsın beni, kırbaçla, geberterek. araftan koparsın fırtına, fırlatsın. vazgeçmeme izin verilsin. hayatın bir yerine konulup, sadece gitmeye kalkıştığım an yerime sabitlemek için ellenmekten rengim kaçtı, eskidim, soldum. masumiyet müzesi’ni bırakmak istemiştim, ama şimdi Füsun oluyorum, türk romanının en zavallı kadını. kafeste. kimse çekmiyor ve itmiyor, ben artık okuyamıyorum işaretleri, söz ve hayat başka şeyler söylüyor.

göğsümden bir şey çıkacak mı? bence çıkmayacak. yaratıcılık dediğin kakofoninin kardeşi. daha binlerce tatile, barbeküye, kucağa gitmem, binlerce defa daha güleryüz göstermem, kur yapmam, konfirme etmem, irtibata geçmem, idare etmem, itiraz etmem, kabul etmem gerekecek. seven, beni sevdiği o yüce yerden gözlerini kısarak bakarak, sevimli, şöyle diyecek: ‘senden bir şey istemiyorum ki’ paslı bir kulp gibi bıraktığı yerde durduğum müddetçe kendini iyi hissedecek, herkesin tek isteği bu: kendini iyi hissetmek.

sabret oku: ben bu silik, bulanık, belirsiz alemde, kesinliğim, keskinliğim, kapladığım ve karşılığı olmayan yer yüzünden duyduğum azapla gaza basacağım, frene değil.

hiç korkmuyorum.

vibration is life

August 21st, 2009

benim kör olduğumu biliyorsun değil mi?

andre-kertesz-lovers-budapest

körüm. fokus gruplarda tek taraflı gösteren camdan izlediğin deneklerden, yatakta gözü siyah satenle bağlanan fahişeden çok daha körüm. bu benim zayıf yönüm, bu benim sığınağım. sen beni anlıyorsun eminim. ama benim bu karanlıkta anladığım en fazla sende anlaşılmasını istediğin şeye denk gelebilir. buna hassasiyet göstermelisin. ben buraya baştan yenilginin hürriyetiyle geldim.

1102 sayfalık e.e. cummings kitabını duvara fırlatıyorum. ne kadar serdar ortaç ajda pekkan şarkısı bulduysam indiriyorum, dora maar gibi gerginlikle sigara içen bir kadın olduğumu hayal ederek ayağa fırlıyorum. topuklu ayakkabılarımı giydiğim gibi hiç vakit kaybetmeden geceye koşmalıyım. ama bu akşam reina’da deplasman futbolcusu götürme şansım olmadığı gibi, gitmek zorunda olduğum düğünden gelinin erkek kardeşiyle kaçmam da mümkün değil, bu defa evlenen gelinin erkek kardeşi. kan dökmem lazım. muharebeye ihtiyacım var. her gün başka bir kız arkadaşla istanbul’un bütün house café ve kitchenette’lerini dolaşarak olmayacak bu. kan dökmem lazım çünkü, insan öğrendiğinden başka türlüsünü yapamıyor. müstehzilikle ‘coco’nun erkek erotizmi sitesi var’ dediğinde içim sızlamıyor mu sanıyorsun? olmayan bir erkeğin gözüne girmek gayretinde olma fikri midemi bulandırmıyor mu?

bana bağlam içinde düşünmeyi sen öğrettin, öyleyse şimdi bak bakalım ben buraya nasıl geldim: maço yazarlar, yasemin evcim ve yılbaşı gecesi dansözleri, hafta sonu gazetesi ve hürriyet’in arka sayfasındaki banal fotoğraflar, 6 yaşımda pantolonundaki sertlik dışında bir yere oturmama izin vermeyen komşu oğlu, 12 yaşımda elini külodumun altında bulduğum eniştem, tamamı erkek mastürbasyonuna yönelik neşriyat, aynı hedefli hetero ve homoerotik video klipler, verince yok, vermeyince aşık olan hırslı oğlanlar, kusar gibi öpüşen, sevgilisi olduğum anda beni seksi bulmaktan vazgeçen adamlar… tatu kızlarının meme elleyen görüntülerinden tahrik olduğumda, lezbiyen eğilimim mi var, yoksa bütün bu karmaşanın içimde büyüttüğü penis mi kalkıyor artık nerden bilebilirim? erkeğin spermini saçmaya, kadının üreyeceği kişiyi seçmeye programlı olduğuna dair saçmalığın durmadan kafama kakılması karşısında nasıl başka türlüsünü yapabilirim? histeri 150 yıl önce hastaneye kapatılıp vibratöre bağlanma sebebim olacaktı, şimdi de hala histeri işte, insan kendini aklamak zorunda hissediyor.

benim büyük hürriyetim, bir erkeğin önünde diz çöktüğümdekidir. bir de adı Annie Hall olan bir kadın erotizmi dergisi okumak isterim. şimdiye kadar pırlantalı, yumuşak bir hayatım olmadı. dövmem yok, sigara içmiyorum. öğlen olmadan şaraba başlıyor, e.e. cummings kitabından rastgele, 291. sayfayı açıyor, victoria silvstedt’e benim de anlayamadığım bir hayranlık duyuyorum.

la sable mouvant

August 3rd, 2009

Banyonun ışığını açınca kurtulmak istediği fareyle karşı karşıya geldi. Göz göze. Bir fare nedir? Ceviz büyüklüğünde ancak. Ama fare karşısında meçhul bir savunma tekniğiyle, kımıldamadan donup gözlerine bakınca, öldüremedi fareyi. Babam.

nicola-ranaldi-8

Bütün güzel hikayelerim babamla ilgili. Bu yüzden benden çok şey beklemelisin sen, erkek. Babamın kültablasını bir defa bile boşaltmadığım için şimdi sana içinde buzları çıtırdayan viskini getireceğim. Televizyonda futbol maçını sesi sonuna kadar açıp seyrederken ayaklarına, telefonun çalıp arkadaşınla ABİİ diye bağıra çağıra konuşurken sırtına masaj yapacağım. Ağzının kenarındaki mayonezi, klozetin kenarındaki çişi, aklının arka kısmındaki bütün diğer şeyleri sen fark etmeden, usulca sileceğim. Canın yanmasın diye tırnaklarımı acıyana kadar kısacık keseceğim. Bu bolluk ve hafiflik ve açıklıkta isteklerin önemi kalmayacak, eskiden birilerinin bize durmadan ne istediğimizi sorduklarını, istediklerini bizi parçalaya parçalaya aldıklarını unutacağız. Kucağına oturacağım. Burnumu bıyığında gezdireceğim, ağzının tütün ve alkol kokusuyla sersemleyeceğim. Yüzümü yüzüne koyunca, bütün fazlalıklar buradan, göz kapaklarımın köşesinden çıkıp gidecek. Kadınları bile düşünmeyeceğim. Hiç. Kadınlardan çok bıktım, biraz da bu yüzden geldim buraya. Çok konuşuyorlar, çok hesapçılar, göz dikiyorlar, kan emiyorlar. Senin erkekliğine sokulup biraz orada kalmak bana iyi gelir.

Gerisini biliyorsun, yumuşak, serin ve sıcak, ikimizin birbirimizde gezintisi, debiye göre akmak. Buraya ilk gelişimizde ‘aşk yuvamız’ demiştin ya şakadan, şu geçmekte olan zamanın burasında biraz yuvarlanacağız biz. Hiç abanmadan ve geride hiçbir şey bırakmadan teslim olacağım sana. Almadan vereceğim. Gereksiz yükleri böyle atacağım. Böyle yükselteceğim seni. Sonra gene güzel erkekliğine bırakacağım. Banyo pırıl pırıl, mutfaktan tatlı kokular, buzdolabında buz gibi biralar, bütün aletler çalışır vaziyette, yatakta gökyüzü kokan kütür kütür çarşaflar, camlarda tek leke yok, burası, bu yaz dairesi, bizim küçük gizli yeterli kusursuz aklımız…

Ama ben fareden bahsedecektim bir metafor olarak, evdeki fareyle yüzleşmenin, fare cinayetini işleyeceksen, bunu mertçe yapmanın öneminden. Zehir kullanarak kurtulmanın imkansız, kaybetmenin mümkün olduğundan. Gerek kalmadı. Köşe bucak her yeri temizledim. Sanma ki ellerim çirkinleşti, fedakar bir hal aldım. Saçlarımı taradım, ipek elbisemi giydim, topuklu ayakkabılarımı… Anahtarı masaya bıraktım. Hiç iz kalmadı. Bu yaz, hayatımın en güzel yazı.

:

July 14th, 2009

Bir sikiş ki iki nokta üstüste
Pirinç karyolada canlı, sevince

-Mustafa Irgat’ın notlarında Lebbeyk Tempo şiirine yaptığı bir ek

ron-tetteroo-silvy-in-love

retribution. geceye girebilmek için bu hastalıklı katolik düşünceleri bertaraf etmem lazım hemen. bana biraz bundan bulur musun? sonra bana biraz şundan bulur musun? müzik zonklarken başım bir bu tarafa bir o tarafa bi bu bi o i-bi-za-go-a-is-taaan-bbbbbir tarafa duşeceğim ve nasılsa tutacaksn beni daha güzel beraber düşeriz bbbbbbbbbbbbbbbbbi dakka

seninle olduğum için mutluyum seninleolduğumiçinçokmutluyumseninle bir dua gibi şimdi hiç durmadan bunu tekrarlıyorum arada omuzlarımdan başıma merkezime dokunarak bir haç evet bu dövme yeni o beni azat etti unutmak en büyük erdem ama saçmalayarak bir çuval inciri şimdi gidiyorum koşa koşa seni aramaya: kime baksam kolumdan tutuyor
seni sormak istiyorum ben konuşamadan daha tutuyorlar beni düşmeme izin vermeyecekler
müziği bırakamıyorum gözlerimi açamıyorum nereye gitmek istediğimi hatırlayamıyorum peki sen ama hani: işte burdasın odada serin ve sessiz yatakta pencerede: karanlıktan bize doğru bir tül uçuşuyor beni kabuğun altında elma olmadığını anlayamayacağımızdaki gibi sakin ve maharetli soyuyosun
açık pencereden içeri küçücük periler giriyor bu perileri kimse göremez bana müthiş bir şey söylüyor periler gülüyorum bir keresinde sevişirken güldüğüm için azar işitmiştim ama bu aklıma gelmiyor çünkü

hızlanıyoru:z sanki gözümde güneş gözlükleri var ve bacaklarımda kuru buz ürperiyorum biraz daha kendimde olsam sana söylemek istediğim şeyler var biraz daha kendimde olsam yapmak istediğim şeyler ama düşüyorum çığlığım pencerenin dışından geliyor sanki birinin karnını deşiyor olmalılar öyle bir haykırıyorum ki içimdeki hayvan canhıraş ağzımdan fırlıyor kocaman korkunç bir hayvan senin umurunda olmayan ben hafifliyorum tek elinle kaldırıyorsun beni o kadar hafifliyorum üfleme sakın üflesen uçarım: buradaki bütün bu fotoğraflardaki gibi ağzım açık açım beni doyuruyorsun ağzımla seni içime çekiyorum tamamen huuuuuuuuup ağzımın kuvvetinden korkuyorum içime o kadar iyi geliyorsun öyle tamamız ki: kötü periler kaçışıyorlar pirinç karyola dağılıyor biz devrilirken benden bir şelale olarak dökülüyoruz böyle boşaldığımı bilmiyorum ben bu sular nerden camlar patlıyor gözlerine bakıyorum acaba aynı şeyleri mi görüyoruz gözlerinde bunlardan bambaşka: bir alem bak ben kendimi tamamen nasıl bıraktım şimdi ölsem:
sessiz
uyandım. sessizlikten daha sonsuz sesin (uyu) dedi uyudum bir kirpik bir kirpik bir unutuş bir dip bir bacak bir bacak bir peri bir kuş bir daha :

ayşegül tatilde

July 11th, 2009

jamie-reid-more-love
’selim de oraya geliyor biliyor musun? kıza geri dönmüş. ‘peşimi bırakmıyodu. coco bana yeterince ilgi gösterseydi dönmezdim’ dedi’

kadehimi önce sana kaldırıyorum selim. alacağın olsun. sonra da peş bırakmayan kız arkadaşlara kaldırıyorum. ikinci cinse. hedef odaklı. proaktif. bana onlardan biri annelik yapsın istemezdim.

gözüm karardı. ne sınav be! daha çürüklerim bile geçmedi. aşkolsun sana. demek benimle küçük bir mola vermiştin. belki onu bile vermedin. bir kaç iş yemeği, başının ağrıdığı üç beş gün. bunlar olağan durumlar bebeğim, her ilişkide başa gelir. biletler alınmış paralar ödenmiş. 7 gün 7 gece herşey dahil çplak manzaram karşısında geber diye düşünemedim selim, bana kalsa kör ve görünmez olmayı seçerdim. hırsımdan, kalan her günü belgrad ormanında yere yığılana kadar koşarak geçirdim. ne sebeple sana böyle yapıştığını henüz anlamadığım kronik sevgilin ve seninle paylaştığımız bu tatile paramparça bir kalp ve taş gibi bir bedenle geldim. önemli olan da buydu, kalbin durumu nasılsa dışardan görülebilen bir şey değil. gene de ne fark etti bilmiyorum. senin birkaç haftada saçların seyrelmiş gibiydi, kızsa götü yerde çenesi arşta feci bişeydi. bu canımın acısını belki biraz hafifletmiştir. üstelik başka bir çocuğu gerçekten beğendim. hatta öpüşmüş bile olabilirdim. ama o bu sabah kahvaltıda ‘dün gece ‘bana sakın fazla yaklaşma. yoksa canını yakarım’ diye bağırdın’ diyerek çekti gitti.

açık büfe kuyruğunda sevgilinin taşlı parmak arası terliklerden fırlayan ayaklarıyla burun buruna tatil yapmak beni biraz zorlamış olsa da seninle yeterince ilgilenmediğime hiç pişman değilim selim. elalemin müstakbel kocasını kendime çekmek için uğraşacak kadar üşütmedim. sen ve ben, boşuna kendimizi kandırmayalım. nasılsa bozuk konsantrasyon artı verimsiz enerji sarfiyatın sebebiyle böyle savrula savrula sonunda çeneli kızın sabrına teslim olacaksın. onun kabullenişini bir avantaj sanıp aldanacaksın. bir çocuğunuz olacak. sonra tabii boşanacaksınız. çene hanım, azimle sıçmakla heykel yapılmadığını anlayacak. sen başarılı bir iş adamı olarak 100/100′ün değerini artık onu verecek ve alacak kapasiten kalmadığında anlayacaksın. boşandıktan sonra oğlunu hanımda bırakıp benim için bu yaz mumlarla donattığın eve geri taşınacaksın, komşu olacağız. mahalle kafelerinde bu defa sen, senin gibi kel ve tıknaz adamlarla etrafı keserken karşılaşacağız. ben kalbimi yormaktan hala vazgeçmediğim için yanımda tatlı ve tutkulu sevgilim, belgrad ormanında hıncımı kilometrelerden aldığım günlerin hatırasıyla gülümseyeceğim. sen bakışımdakini istihza sanıp başını çapkınca eğeceksin. sahip olduğun mayo firmasının ilanlarına artık brezilyalı top modeller çıkıyor olacak, gene hiçbirini kaçırmayacaksın ama tabii artık viagra’sız olmaz. bir de seksüel ganimetler de para gibi değil mi? arttıkça marjinal faydası sıfıra yaklaşıyor.

düşünüyorum da selim bu yaz iyi ki tamamına erdirmedik şu işi seninle biz, kazayı bir kaç çürük ve 36 beden bikiniyle atlattık. yorgun ve sarhoşum, artık odama çıkıyorum. sana direkten dönen hayatında şimdiden mutluluklar diliyorum.