Online Dating



karnım

June 15th, 2009

amy-stein-domesticated-1

ağacı salladım: düşmüyordu meyven
‘azla yetineceğine öl’ dedi karnım
yüzümü çaresizce toprağa dayadım
altında: olmayıp da olabilecekler
geçmişle gelecek arasında, bu koparttığımız yer
ona şimdi dokunması zor
günler geçer üzerinden, açlıkla terbiye olmaya alışkınım
hayat dediğin günlerden ibaret bir şey değil mi zaten?

ara sıra özlemin yükselme ümidiyle kanat çırpışı
ben buna uyum sağlamaya daha yatkın olduğumu sanmıştım
ama bir şeyi içerde unutmuşuz: kimseye ait olmayan titrek parçamız
kemiği karnımı kanatıyor
meyveyi alıyorum topraktan. yemem
sana en çok yokluğun kadar sahip olabilirim:
bu kadar

satıcının ölümü

May 26th, 2009

nobuyoshi-araki-blow

“mesela” dedim. “artık yolda yürüken kimse takılmıyor peşime.” onun seninle alakası yok, dediler. artık kimse bir kadınla tanışmak için onu istiklal caddesi boyunca takip ederek cesaret toplamıyor. artık internet var. artık ben de sabahları dans ederek kalkmıyorum yataktan. yolda şarkı söyleyerek yürümüyorum. yıldızların altında sevişmiyorum. yatakta yabancıları düşünmüyorum. sokakta yabancılarla konuşmuyorum. artık ben de yabancılarla öpüşmüyorum. yıldızların üzerinde. haşlanarak piştim. tenceredeki kurbağa.

satıcı öldüyse rahibe ibadete başlasın. her akşam mumu yaktığımda kibritin kokusuyla başım dönsün. duvağım özenle katlansın. saçlarımı tararken katmerlensin inancım. taş gibi iradem vardı. yıllar ve yıllar boyunca, defalarca denedim, kıramadım. kollarımı kestim, telefon kablolarnı kopardım, eşyaları yerle bir ettim. olmadı. böyle sevemedim ben, sevdiğimi söyleyemedim (annem). çatlayacağım dedim, çatlasam da ne varsa dökülse hepsi. taş oldum boynum tutuldu sırtım tutuldu çenem kasıklarım sorma işte kımıldayamaz haldeydim ben. bilsen ne kadar çok çektim. bunun için şükranla başlamalıyım duama her akşam.

ben taşlaştıkça etrafımdaki gürültü arttı. zaman fokurdayan tencere zamanı, gürültü ve kalabalıkla çevrili olmak büyük başarıydı. annemin kehaneti (yalnız kalacaksın!) gerçekleşmedi. deipnozofide mükemmmelleştim. sağırım. ağzım dolu. bir ibadet biçimi olarak sessizliği tesadüfen, anne kehanetinin varoluş amacı olduğunu tecrübeyle öğrendim. sessizlikle boşalmak mümkün. sessizlik ancak yalnızlıkla. yalnızlık ne zaman?

elim tanıdik bir dehşetle telefona gidiyor. “sessizlikte insann zihinsel halleri büyüyüp korkunçlaşır. ama ardından gelen jouissance, o dipteki, ürkütücü zamanlara değer.” burda hiç ayna yok. burda hiç lamba yok. burda hiç perde yok. burda hiç anne yok.

iyi geceler.

koka kola

May 20th, 2009

david-lachapelle-angelina-jolie-lusty-spring

kutularla dolu bir odada 8 saat boyunca aynı sıkıcı işi paylaşan iki kişi, benim gelişime neredeyse sevinmiş gibiler. fikret bey laptopumu raftan indirdi. üzerinde seloteyple yapıştırılmış bir 10 kuruş vardı. “galiba küçük çocuğunuz var.” dedi. “evet” dedim. “benimki de dün kuzenimin telefonunu tuvalete düşürdü.” irsaliyeyi imzaladım. fikret bey kutulu ve halılı ofisinde kaldı, ben her zaman olduğu gibi, dışarı çıktım.

güneşin birdenbire bu yaprakları, sokak taşlarını, gözbebeklerini aydınlatmasının, böyle terleyecekmiş gibi ama üşür gibi sokaklarda yürürken gökyüzünün tepemde açılmasıyla altında ne varsa daha iyi görebilmenin, tatlı sevişmeyi müteakip yeniden doğma yanılgısına benzer bir güzelliği yok mu sizce de fikret bey (kurt) ?

bence öyle. hepimiz her şeysiz yapabiliriz. bahar bunu iyice açığa çıkarmadı mı sizce de (büyükanne)? doktor babamın bağırsaklarından kestiği 5 polipi gösterdi bana, damarları nasıl bağladıklarını anlattı. hiçbir doktor bu koca şeyi böyle almaya cesaret edemezdi, dedi. kendisini tebrik ettim. bu bahar bitmeden formaldehit içinde yakından tanma fırsatı bulduğum 5 polipten faydalanmaya karar verdim. çünkü doktor bana dedi ki: “sizin de baktırmanız lazım.” “ultrason mu?” dedim. gülümsedi. “kolonoskopi” dedi. gülümsedi (yemin ederim).

p#5: boş bir kap. koyarsan alırım. koymazsan havadar kalırım. açığım. pasifim

p#4:zaman. o da benim koyduğum kadarını alıyor. ideal ilişki diye buna diyorum.

p#3: erkekler mi, kadınlar mı? buna artık karar verelim. verilere dayanmayan bir karar olsun bu. karından gelen

p#2: kırmızı başlıklı kız. mümkün olsa da hiç olmasalar: kırmızı, başlık, peksimet, orman, sepet, burun, büyükanne, avcı. doktor (fikret) bunları da koparın ve bana formaldehit kavanozlar içinde teslim edin lütfen.

p#1: yarın ne olacağını hiç bilmiyorum. hayatın tadı. hayatın gerçek tadı.

ascension day

April 25th, 2009

vücut ve ruhumuzdaki boşlukları geçiyoruz. artık anladık, onlar dolmayacak. kadınları ve erkekleri geçiyoruz. her ikisini de denedik, denemekle olmuyor. zevki küçümsüyoruz, manüel. kağıdı kıvırıp gezdiriyoruz: supernova, sapporo, susamuru. soyunup diz çöküyoruz, dua: lütfen beni yalnız bırak. gözlerimizi yumup yazı bekliyoruz. zamanı gelmişti, çoktan zamanı gelmişti. belki de karanlıktan bir denizkızı çıkar karışık ve mutlu. silinmeye hazırız. denizkızı ve susamuru.

kumsal söyle neren acıyor?

william-eggleston-untitled

hileli çekiliş, plastik değişim çubuğu, büyük baskı unsuru: doğumgünü. bugün soyundum. yıldönümlerinin şiddetini, arkadaşlığın şiddetini, yüzüklerin şiddetini, bağlılığın şiddetini, tatilin şiddetini, taahüdün şiddetini, hediyenin şiddetini, kontrolün şiddetini, kutlamanın şiddetini, geçmişte geçenlerin şiddetini, gelecekten beklenenlerin şiddetini… 80′lerden sonra çıplak bir insan kendini nasıl hissederse öyle hissediyorum.

yürümekten ve yürütmekten yorgunum. annemden öğrendiklerimden yorgunum. döverek almaktan yorgunum. bana hiçbir şey verme.

bir oh! diyelim gel. aşk yuvamızda mojito 12 lira. artı sıfır. eksi sıfır. sayıyla: 0

hayvan

April 9th, 2009

kımıldadı.

maleonn-portrait-of-mephisto-no-5

açlık insanı terbiye etmiyor. tersine. bebeğin ağzını memeye yapıştıran saflık ve düşüncesizlikle yöneliyorsun kaynağa. ama artık sen bebek değilsin ve yapıştığın yerden tatlı süt akmayacak genzine. nafile.

bu yüzden ben ve hayvanım, “her şey dahil” paketine rağbet etmiyoruz, ihtiyaçları en basit bileşenlerine ayırma taraftarıyız. çağ uzmanlaşma çağı. japonlar bunu uzun zamandır böyle yapıyor.

“gel” diyor. basamaklardan aşağı iniyorum. karanlıkta yolumu kokularla buluyorum. tehlike de kendisini arayana doğru ilerliyor belki, aradığım koku bu: pis, tatlı, sıcak. uzmana tamamen teslim olmam gerektiğini biliyorum ama açlık beni açlığından korkar biri yaptı. soyunuyorum. eğer bileşenleri birbirine karıştırmazsak, başımız belaya girmez, girmeyecek. “hadi” diyorum. açım dedim ya, çabuk bitirelim işimizi. ama çok karanlık, çok yabancı ve çok uzun sürüyor. steril metal var, sessiz tüyler, geçici fısıltılar, başkalarının gölgeleri, sonra geceleri baş aşağı duran gerçekler var, gözlerimi sıkıca kapatıyorum: bu da beni korur. zorlama var, iz kalır mı? (doktora da bunu sormuştum. “kalmaz” demişti. görünüşte kalmadı.) şimdi bu yaptığımızın adının tek ve daima aynı olması ne tuhaf, halbuki birinin diğeriyle alakası yok. yan yana getirmek mümkün olsa artmaz, aksine birbirlerini yok ederlerdi. ama bu anlattıklarım da X dosyasına fareler ve ölü spermler arasına arşivlenecek. faks kağıdı üzerine kaydediyorum bak: “iz kalmaz”. önemli olan tenimizin sınırından taşmamamız. ama öyle olsa kımıldamazdı ki bu. ağladığımı gördü. bizi birbirimize yapıştıran ıslak ve kocaman dillerimiz ve baş aşağı duran gerçekler, kendi tadını alamayan dillerin ayrı gerçekleri yüzünden. gırtlağımı yırtarak bağıramadım: HAYVAN

(bulunduğumuz yerin hiç penceresi yoktu, bana dünyanın her yerinde o an, yağmur yağıyormuş gibi geliyordu)

lohusa şerbeti

March 25th, 2009

kristin-oppenheim-headstand

bebek odasında, alt değiştirme masasının üzerinde kıvrık bir kağıdın köşesine elle “sonsuza kadar yeniden başlayabilirim” yazılmıştı.

“bunu sen mi yazdın?” diye soramadım. yağmurda donuma kadar ıslanmıştım. bırak yeniden başlamayı, ben kalan bütün ocak, şubat, mart ve temmuz aylarını hayatımdan çıkarma kararı almıştım. birbirimize sürekli “mutlu musun?” diye soruyor, sonra soruyu sorana göre “evet” veya “değilim” diye cevap değiştiriyorduk. benim ipim çözülmüştü. hayatıma neden dahil olduklarını anlamadığım ve nihayetinde insanlığın büyük bölümünü temsil ettiklerine kanaat getirdiğim insanlar uygar pençelerini savurup duruyorlardı. bize çok fena şeyler yapabilirlerdi ve talihe bak ki benim ipim çözülmüştü. bir hedefe doğru hareket etme imkanım yoktu. oysa ki hayatın ilerleyişi esnasında bazı şeylere sahip olmak ve onları korumak, hatta arttırmak gerekiyordu. bunun için savaşmak mecburiyeti vardı. sırf bu savaşlar için meydana getirilmiş çeşitli meslek kolları vardı. insanlığın büyük bölümü yaşadığını bu mücadeleden anlıyordu  bu yüzden “ne istiyorsan al da siktir git hayatımdan” desen de gitmeye niyetleri olmuyordu. bu yüzden yağmurdan donuma kadar ıslanmış vaziyette işaret ettikleri bütün sayfalara imza attım. bu şantaj savaşında gereken kozlara sahip olmadığım için beni tekrar ayıpladılar ve bütün imzaları atmış, kendilerine milyonlar vermiş olsam da sıırf bu sebeple başıma gelebilecek korkunç durumları bir kere daha  hatırlatarak ödemeyi ne zaman tamamlayacağımı sordular.

ödemeyi hemen yaptım. eskiden kimseye hiçbir şekilde borçlu olmamayı rahat bırakılmak için yeterli sanırdım. neyse sana en azından şunu garanti edebilirim: canım yanmıyor. kan kaybından ölsem farkında olmam. işte bu canımın yanmıyor olması insanlığın büyük bölümünün esas sıkıntısı. canımın iyice yandığını anlasalar belki bırakacaklar. son tekmeyi de savurup “hadi bakalım şimdi sonsuza kadar yeniden başla” diyecekler. ben tatlı tatlı inleyerek kendime acıyacağım. insanlığın diğer bölümü dikkatle yaralarımı sararken kendini iyi hissedecek. böylelikle insanlığın tamamı sorumuza hep beraber, hep bir ağızdan “evet” cevabını verecek.

böylece gene en başa döndük. ben bebeğin ayaklarını öpüp kokladım. hediyesini bırakıp “güle güle büyütün” dedim. hayatımdan iptal etmemiş olduğum nisan ayı gelmek üzereydi. nisan ayı geldiğinde ben her zamanki kadar kırmızı ve kusurlu, aynı yerde olacaktım. burada. sonunda benim de canımı yakabilecek bir babayiğit elbet çıkacaktı. ama onun insanlığın büyük bölümüyle uzaktan yakından alakası olmayacaktı.

batteries not included

March 20th, 2009

gregory-crewdson-woman-stain

aktim var. ters çalışan bir kafa ve v’leri basmayan klavye sahibi için tehlikeli vaziyet. bu yüzden bu vakitte hayata girmeye çabaladım, gerçek ve ortak olana. mesela işte o bahsettiğim kamusal alanlara. süpermarketlere, bir tanesini seçtim, defalarca. her ziyarette onlarca şaşkın tur atarak, sonunda, defne yaprağının, fındık yağının,  günlük sütün yerini öğrenene kadar… güzel bahçelere yapılan floresan lambalı vinil zeminli çirkin binalar, konuşurken dudakları dışında bir yerleri kımıldamayen öğretmenleriyle okullara. bunlarla nasıl hayal kuracak, hayatı değiştirebileceklerine inanacak çocuklar? yemek kitaplarıma geri döndüm. eve sandalye sayısından fazla misafir çağırıp, ödünç peçeteliklere rengarenk peçeteler yerleştirdim. bir miktar edebiyat, bir miktar hayat: günlerim böyle geçti geçti. günlerin bu kadarcıkla geçebilmesine hayret ettim.

başa döndüm. “neden yaşıyoruz?” diye sordum. ömür dediğimiz, zamanın geçişini kolaylaştırmaya çalışmakla geçen süre midir?  metroda yaşının üstünde yaşlanmış kadına, may kasahara’ya, her gün şöförle spora, kışın kayağa, yazın çeşme’ye giden lise arkadaşıma, yeni bir kartı lanse eden reklam filmine, ajda pekkan’a. yaşadığımızı hissettiğimiz anları, gündelik devamlılığın azaplarıyla geçen zamana oranlarsak dükkanı acele kilit vurmamız gerekmez mi? yaşamamak bir alternatif olmadığı için, dediler, koro. halbuki bütün kadınlar gibi benim kurtuluşum da bir tatlı yalana bakardı, yılda bir defa açtıktan sonra ölen nazlı bir çiçek, hepimizin  karnında parıldayan gizli bir yıldız. kanıt aramazdım.

bir evin her allahın günü binbir kimyasalla baştan aşağı temizlenmesi ve her allahın günü tencereye pişecek bir şeylerin konması mecburiyetine, ve her ay durmadan yapmazsak bu mecburiyetlerin ne olacağı meçhul ödemelere, birbirimizn genzine her allahın günü kriz diye parmak atarken hala arolduğumuzu para saçarak ispatlama gayretimize, gaipten bir fısıltı desin ki: “mana bundadır. bunları yapacaksın. her gün. aksatmadan. ibadet gibi. gaflet arayıştadır. rutinin seni uyuşturmasına izin versen huzura varırsın.”

bütün bu olup biten manasız etkinliklere bir alt metne, derin bir öteki yüze kolayca  inanabilirdim. aynanın sırrını çok bekledim.

bu yüzden gelemedim. hiç olmazsa bunun karşılığını almayayım dedim. ayna kırılsın. arkasında fokus grup müşterileri gibi çenesini kaşıyanlar yok bunun. iki yüzü var, ikisi de yalnız karşısındakini gösterir.  ayna kırılsın ama biz gene de yüz yüze gelmeyelim seninle. sırrımız baki kalsın.

beni anlayan sensin. bu yüzden şimdi bu gece, senin güzelliğin karşısında utanıyor ve önünde secde ediyorum. bir şeye inanıyorsam o sensin, bir tek sen anladığın için. bir tek sen olmadığın için.

Ay ve Ben’in çok özel ilişkileri

March 6th, 2009

rongrong-and-inri-mt-fuji-series-2

ne kadar sevsem seni ne kadar,
ne kadar açsam sana kalbimi ne kadar zırhsız
ne kadar yanına otursam, gülümsesem
ve sıkı sıkı kucaklasam seni içime almak umuduyla
gözlerim dolsa sen uzaklara bakarken
okyanus gibi derinden çırpınsam
her kavgadan sonra yeni bir doğum sancısından
mahmur uyansam
ne kadar katmerli bir sevince gömülsem
sadece burda, yanımda olduğun için sen
öyle ki bu anı defalarca yaşıyorum sansam
bacaklarımızı dolayıp seninle
bunu hiçbir şeye değişmeyeceğimizi itiraf ettiğimizde
seni bir türlü bensiz düşünemeyip
bensiz kalıp bitmenden korktuğum gecelerde-
Ay beni yüzünde bir felaket ifadesiyle izler.

seni alıp götürmesinden korkarım o zaman
ve hemen ardından başımı kaldırır
Ay beni terk etmesin diye yalvararak
aceleyle bir kez daha söz veririm
ve bu sözün ağırlığı her mutlu ve huzurlu anımızda
Ay sırtıma çıkmış başı omuzumda
içimdeki sesi merakla dinlerken
kendimi sana armağan etmemi engeller.

-14 Şubat 1994

süreyya

March 5th, 2009

leora-laor-untitled

sudan çıktım. yeni haber değil. bunu biliyorsun. üstüm burda yaşayabilir. altım yaşayamaz. bu yüzden saçlarım, yüzüm, kollarım dışarda kurur, göbeğimden aşağısı suda kıvrılırken, güneşin altında, kollarımın ulaşabileceği noktada bir kitap ve içki… böyle kalmak isterim. mekan ve zamanı bu şekilde belirleyelim.

suyun altındayken sorsan muhtemelen başka cevap verirdim. şimdi: ne diyebilirim? insan ilişkileri midemi bulandırıyor. kendimi o kadar zorluyorum ki, öyle fena rol yapıyorum ki bir bilsen. bazen partinin, sohbetin, flörtün tavan yaptığı sırada “acaba anladı mı?” diye kasılıeriyorum. anladıysa da önemli olan repliğimin dışına çıkmamış olmam öyle değil mi? hiçbirimiz nasılsa açık vermeyeceğiz öyle değil mi?

yakınlık sıkıntısı çekmiyorum. kediye ihtiyacım yok. anneye ihtiyacım yok. eski arkadaşlarım var. çok şey geçirdik beraber. artık duygularımızın eskisi gibi olmadığını sessizce biliyoruz, bundan hiç şikayetimiz yok. suyun altında onları özlemişim. yüzlerinde eski halimi görüyorum. zamanla ikimiz, ilişkimizi gözden geçiriyoruz.

nefes almayı öğreniyorum. midem bulandıkça nefes almam gerektiğini hatırlıyorum. iyilik ve sevgi açığa çıkınca bozuluyorlar. halbuki burda her şeyi ifade edilişiliyle ölçüyorlar. bense feda edilene bakarım biliyorsun. alışmak sevmekten daha zor.

gördüğün gibi geldim. suyun altındayken bu bir mecburiyetti, şimdi de tercih meselesi değil. dedim ya feda edebilmekle ilgili. bu yüzden beklediğini veremiyorum sana.karşılık veremiyorum.  bu karşılık meseleleleri bu sistemsellik nefesimi kesiyor. bana söylediklerin çok kıymetli olduğu için, saklayıp sustuğum bundan.

zaman o kadar uzun ki. burda geçişini kolaylaştırmak için korkunç şeyler yapıyorlar, görmen lazım. poker oynuyorlar mesela. şöför onları spor salonuna bırakıyor. çocukların büyüdüğünü görüp avunuyorlar. mutlu olduklarına inanıyorlar. biz de bunu isterdik, seninle ben, öyle değil mi?

neyse, benim için önemli olan adını koymaktı. baharda sokaktan bir de yavru kedi alacağız. küçük şeylerle eğleneceğiz. süreyya kaybettiği şeylerin bir listesini yapacak: 1. zara’dan gelen hediyenin değiştirme kartı. 2. komadan kurtulan arkadaşım bahadır’ın telefon numarası 3 . köpeğ… “ben yazmıyorum” diyeceğim, “kendin yaz.” gülecek.

çok güzel bir gülüşü var.

derken

February 26th, 2009

dafna-talmor-untitled-2

küçük ve çok feci bir şey oldu. bir kaplumbağa ters döndü. mutlu bir hatıra unutuldu. zaman artık sadece tek yönde ilerliyordu. akşam televizyonda boğaz köprüsünden atlayıp kurtulan adam büyük kelimelerle saçma sapan konuşuyor, okan bayülgen ona bön bön bakarak “neden? sorusunu sormayacağım.” diye geveliyordu.

küçük ve feci bir şey oldu.  öldüm ve bu dünyada unutuldum.

burası yapılacak işlerle dolu. sessizliğe imkan vermeyen bir yer. güzel kelimelere kıymet verilmeyen bir yer.  birisi “aşk’a!” diye kadeh kaldırdığında bir kıpırtı olmuyor. sayısız karıncalardan biri gibi zamana riayet ediyorum. daha çok acı çekmediğim, perişan vaziyette olmadığım için şükran duymam gerekir. burada, zıplayamam, çığlık atamam, isyan edemem. elimi uzatsam kimseye dokunamam. pek tabii buranın da bir çıkışı var ve herkes kendi hikayesinin kahramanı ya, çaresi de mutlaka bende bir yerde. ama bunun anlam ve önemi olmadığını görmek için televizyona bir kere bakmak, bir defa metroya binmek yeter. herkes kaybetmiş anahtarlarını. öyle ya da böyle…

adı süreyya. beni bekliyor. ben sigortacıyla konuşurken, metroda giderken, öğle yemeğinde aşk’a kadeh kaldırırken, saçımı kestirirken, karamazov  kardeşler okurken beni bekliyor. ama ben ölmeden önce de daima geç kalan, bazen hiç gelmeyen biriydim.  sevmeyi ve üzülmeyi kendime saklamayı severdim. gene de ona söyleyeceklerimi söylemem lazım. yoksa gidemeyeceğim belli. vasatlığa mahkum edileceğim. terbiye edile edile sonunda gündelik şeylerin uzmanı olmayı öğreneceğim.

kötü bir yokluk. bir sonu belirsizlik hali. haftalarla ölçüyorum. bunu da idare ettik, diyorum. yaz da gelecek. orta karar filmler, televizyon programları, tatminsiz arkadaşlar, doldurulması gerekn buzdolabı, yıkanması gereken çamaşırlar, sürdürülümesi gereken standartlar derken…  derken yaz gelecek. ömür fazla uzun, ama geçiriyorsun işte. sike sike.

ben tanrı misafiriyim. birisi yerimi göstersin bana.