hep sahip olmak istediğimiz biri
January 24th, 2012
{başlık çok post-modern. olmaz bu. değiştirelim. bu kişi hikayenin sonunda ölecek gibi duruyor. öldürülecek. bak ne yap biliyor musun, ajda’nın çok çok eski halini hatırla. banu dolap kapaklarının içini onun kartpostallarıyla kaplardı ve türkan şoray’ın kartpostallarıyla. annesi (teyzen) banu’ya ödev yaptırırken ‘utanmıyorsun değil mi? birinci sınıftaki çocuğa soracağım gör bak nasıl verecek cevabını şimdi’ diye bağırır ve hiddeti hiç eksilmeden sana dönerek: ’söyle kızım söyle de duysun, iki kere yedi kaç eder?’ hiç cevap vermediğin halde, o zamandan anlaşılmalıydı olacaklar, banu’nun duvarındaki sylvie vartan ve johnny hollyday’in nazarı altında (referanslar…)}
aynı yıl {cennetten kovulmuştun, babanla evlenmek istemiyordun artık, evden kaçmak da, hatırla bunları hep, zihnine kaydet, okulun ilk günü annen ve babanın ortasında çekilmiş bir fotoğraf} bir çocuk sana takmıştı, durmadan şikayet ediyordu ‘öğretmenim. şimdi harfleri yazmamız gerekmiyor mu?’ ‘evet çocuğum’ ‘o zaman arkadaşımıza sorar mısınız neden resim yapıyor defterine?’ bütün bakışlar sana dönüyordu. çünkü ben bunların hepsini biliyorum, demiyordun. herkes bir şeylerle uğraşırken, bütün dünya, sürekli kendine dönen bir sonsuz sıkıntı içinde büyüyordun. ne yapsan, ne yapmasan herkes tarafından, daima görünüyordun, üstelik, bu küçük azap dolu yaşamında izlenecek bir şey varmış gibi parmakla gösteriliyordun. saydam olmak istiyordun. aynaya baktığında yüzünden çok uzak ve derin bir yere düşecekmiş gibi olurken tam… annen bağırıyordu. anne ne zaman biter, hayat başlardı? bir gün kendini annenden koparabilsen o hayat acaba neye benzeyen bir şey olacaktı.
burda keselim.
‘düşün ne kadar çok şeye bağımlıyız.’ diyor. ’suya. havaya. onlar olmazsa yoksunluktan nasıl kıvranırız. eroin de bunun gibi’ ‘efendim?’ ‘14 yıl oldu bırakalı.’ matematik profesörü: ‘ama 2011′den 1997′yi çıkarınca 14 etmez ki’ diyor. ‘6-7 sene en fazla.’ ikisi de dönüp bana bakıyor. ‘14′ diyorum. ‘14 doğru’. oda içindekilerle birlikte viski ve sigaraya boğuluyor. imam: ‘iyi bir müslüman olduğuna şahit misiniz?’ ‘ne dediniz?’ yine metal bir mahremiyet hissi. utanç. (lütfen çelenk göndermeyeniz. o gün birini sevindiriniz.) birini sevindirecek miyiz? uzun zamandır görmediğim adam motorcu ceketiyle yaklaşıyor. sarılıyorum, iki kolum bedenini kavramaya yetmiyor. belimden çekip başımı omuzuna gömüyor, neye ağladığımı bilmiyorum. ölene öfkeliyim, kendime öfkeliyim, hala bütün bunların kesin sebebi ve sorumlusu olarak devam etmekle kabahatliyim. hiçbirimiz cesedin mezara patates çuvalı gibi devrilişini görmek istemiyoruz. bunun için farklı çarelere başvuruyoruz. iyi haber: 150 TL ekstra ücretle tabutla gömülebiliyormuşuz. kötü haber: bu cesedin dekompozisyonunu geciktiriyomuş. ölüm sıralamasında bir yanlışlık olduğundan emin, bizden önce giden birinin daha suçunu taşımak üzere küçük eve doluşmuşuz. ‘eroin beni bıraktı.’ diyor. ‘yoksa ben onu bırakamazdım’. ‘pardon?’ bu duman, bu kekre tat tamam ama ölüm bile bize sinisizmi bıraktıramıyorsa bir sevince vesile olmayı nasıl ümit edebiliriz?
başı ve sonu birleşmez. başka yönlere işaret ediyorlar. ölenle ölünüyor. sonra, sonra aklıma işte hep bu geliyor, halbuki cezmi ersöz de bu ağır utancın parçası. {purosunu yakarak ‘kızım seni tanıştırır mıyım hiç! çiğ çiğ yutar. hem shakespeare’i yalamış yutmuş birine hiç yakıştıramadım} -şehirler. paris’in arap ve japon değmemiş yerlerinde sulu, yumuşak, yanlış öpüşmeler. los angeles’te aynada kokain çizgilerinin arasındaki koca yeşil gözlerin üzerine kapanan kirpiklerin- ama bu dizeleri atamıyorum bir türlü, oysa ben beni çiğ çiğ yutma ihtimali olan herkesten kaçıp kurtulmuştum Anlaşmak diye birşey yoktur aslında
dillerin ve yüzlerin altında başıboş zamanlar
dolaşır
sokaklarda bir kıç,bir penis,bir çocuk-köpek gibi
dolaştığım zamanlar
bir kelime seç.
hassiktir.
bunu seçiyorum. (ama bu iki kelime) gülüyor. aynaya bakıyorum. aynaya kendimi görmek için değil sırrı görmek için bakıyorum. yoksa bıktım bu surattan ölene kadar vakit dolduruyorum. insan nasıl daha daha daha uzun yaşamak ister, suratı saçı kıçı değişmesin 60 yıl aynı kalsın ister aklım almıyor. hassiktir. yine aynısı olacak. (birini sevindirecek miyiz?) ’seninle uyumak istiyorum’ tamam sik, diyeceğim. sinirlenecek. kötülüğünün sınırlarına hala eremediğim kadar korkunç bir kadının genleri yüzünden sen de sen de sen de behçet kemal çağlar’ın ellerine şiir yazdığı (istanbul minareleri) önüne kırmızı halılar şampanyalar ödüller adamlar dizilen korkunç kadının genlerine kapılıp babacığım keşke spermlerini biraz daha hızlı koştursaydın ne çok şey heba oldu kendi evladı bile ben daha çoğunu geride bırakacağım
Güvenmek diye birşey yoktur aslında
dillerin ve yüzlerin altında başıboş korkular
bana teknoyu kıçıma kadar mini eteği bukowski’yi polisin kucağına kusmayı yakıştıramayacaksın ama bu kötü güzel gen öyle baskın ki (seninle uyumak istiyorum) uykusunda kusan osuran sıçan uykusunda kötü şiirler yüzünden zıplayıp kafasını tavana vurup uyanınca gene aynı güzel korkunç suratla İki karanlık orman birbirini sevse








